AKIL VE VAHİY İLİŞKİSİ

AKIL VE VAHİY İLİŞKİSİ

Dinen mükellef olmanın şartı akıldır. Akıl sahibi olmayan canlıların cezai sorumluluğu da bulunmaz. İslam'da akla ve aklı kullanmaya çok önem verilmiş ve pek çok ayette bundan bahsedilmiştir.

"İşte Allah, aklınızı kullanasınız diye ayetlerini iyice açıklıyor." (Bakara-242) "Eğer aklederseniz ayetleri iyice açıkladık." (A’li İmran-118)
"Allah, düşünesiniz diye ayetlerini işte böyle açıklıyor." (Bakara-219) "...Ancak akıl sahipleri öğüt alır." (Bakara-269) "... Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır." (Yunus-100)

Bu ve benzeri ayetler ve hadisler din konusunda aklın yeterli olduğunu ispatlamayı değil üstün ve külli akıl olan vahyin ve sünnetin esaslarının akıl süzgecinden geçirilerek hikmetlerine vakıf olunarak kabul edilmesi ve hayata tatbik edilmesi gerektiğini ifade eder. Dinin esası vahiydir. Vahiy olmadan insanlar akıl ile dinin hakikatların tamamına ulaşamaz. Akıl ise bu vahiy mahsulu olan dini anlamada kullanılır.
Vahye dayalı olmayan her türlü düşünüş sistemi dünyada mutlu bir hayat yaşamak için insana aklın yeterli olduğunu savunurlar. İslam âlimlerinin çoğunluğuna göre ise akıl çok önemli bir bilgi edinme aracı olmakla beraber yeterli olmadığı, vahiy ile desteklenmesi ve tamamlanması gerektiği savunulur.

Vahiy gelmemiş olsaydı bile dinde emredilen şeylerin güzel, yasaklanan şeylerin çirkin ve kötü olduğunu akıl bilebilirdi, ama bunların tümünü bilemezdi. Mesela Allah Teâlâ’yı bilirdi, fakat Onun sıfat, fiil ve isimlerini tam olarak bilemez, bu konuda herkes aklına göre farklı bir şey söyler, doğru ve gerçek olan bilinmezdi. İnsan Allah Teâlâ’nın varlığını akılla bulur; ama Ona ibadet edip etmeyeceğini, ibadet edecekse hangi şekilde ibadet edeceğini kestiremezdi.
Aklı etkileyen ve yanlışa yönlendiren faktörler vardır ki bunların başında “nefis” dediğimiz “heva ve heves” gelir. Bu nedenle Allah insana aklın yanı sıra, bu aklı kontrol edip hevanın elinden kurtaracak vahyi ve sünneti de vermiştir.
“Eğer vahye kulak verseydik veya aklımızı kullansaydık, cehennemlik olmayacaktık...” (Mülk, 67/10)

Kısacası akıl-vahiy ilişkisi şöyle ifade edilebilir:
a) Aklı aşan ve akılla bilinemeyen ibadet ve ahiret konularında vahiy insana sağlıklı ve güvenilir bilgiler verir, ebedi mutluluğa giden yolu gösterir.

b) Akılla bilinen ziraat, sanat, ticaret, iktisat, siyaset, hukuk ve ahlak konularında, vahiy akla yardımcı olur, onu destekler ve tamamlar.

c) Sırf akılla bilinebilen aritmetik, geometri, fizik, kimya, mantık, astronomi, tıp gibi akli ve tecrübi ilimleri vahiy tavsiye ve teşvik eder. Daha önemlisi bu ilimlerin insanlığa zararlı olacak şekilde kullanılmasını önler.

Bu üç alan nübüvvet bakımından önemlidir. Birinci alanda akıl vahye tabidir. İkinci alanda geniş ölçüde akıl hür ve serbest, üçüncü alanda ise tamamıyla hür ve serbesttir. Bu hiyerarşinin korunması halinde ne kadar hür ve serbest olursa olsun akıldan ve onun ürünü olan ilimlerden fertlere ve topluma zarar gelmez.

Her insan vahye, onun vasıtasıyla Peygamberin getirdiği dine uymak zorundadır. Kur'an ve sünnetten gerekli bilgileri çıkarmaya gücü yetiyorsa, yani müçtehit ise kendi anladıklarıyla amel edebilir. Ancak müçtehit değilse bir hak mezhebe uyması gerekir. Yani içtihad kapısı açıktır. İslam durağan bir din değildir. Ancak zamanın şartlarına göre yeni ortaya çıkan durumların hükmünü de herkes kendi anlayışına göre veremez. Bunun için müçtehit sıfatına sahip olması gerekir. Yani din alanında yeterli bilgiye sahip alim bir şahsiyet olmak icap eder. Hatta alim sıfatına sahip her kişi de kendini müçtehit olarak görmez. Zira nefsine uyarak yanlış hüküm vermenin sorumluluğundan çekinir.

Ancak bazıları bilerek veya aldanarak akla bu kadar önem veren ayetlere de bakarak Kuran ve hadislerden herkesin kendince hüküm çıkarılabileceğini öne sürmektedirler. Yani herkesin bir anlamda müçtehit olabileceği iddia edilmiş olur. Ancak diğer bütün alanlarda olduğu gibi din alanında da doğru hükümlere varabilmek gerekli olan temel bilgilere sahip olmayı gerektirir. Bir kişi önceki alim veya müçtehitlerin görüşlerini dikkate almadan sadece kendi aklıyla her şeyi yorumlamaya çalışırsa bazı doğrulara ulaşabileceği gibi yanılacağı pek çok şey de olacaktır. Hatta dini hükümler için Kuran'ın yeterli olduğunu sünnete bile gerek olmadığını ileri sürenler vardır. Öyle olsaydı hz. peygamber bunu sahabilerine anlatır, herkesin Kuran'ı kendisinin anlayabileceğini söylerdi. Ayrıca Kuran'da peygambere itaat edin, ne söylerse alın, denmezdi. Bunlar ya mümin maskesi altında İslam'ı fesada uğratmak isteyen İslam düşmanlarıdır ya da farkında olmadan onlara hizmet eden aldanmışlardır. Çünkü Kuran'ı anlamada peygamberi bile yok saymak insanın Kuran'ı tamamen kendi anlayışına, yani nefsine göre yorumlaması yolunu açacak, dört mezhep veya batıl da olsa sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen İslami yorumlar, insanlar adedince yani milyonlarca olacak yani din ortadan kalkmış olacaktır.
Zira yine akıl icabı olarak şöyle düşünmek gerekir. Bizden önce nice akıl, nice alim bizim de üzerinde düşündüğümüz şeyler hakkında düşünmüşlerdir. Bizim bir sonuca varmadan önce bunların fikirlerine müracaat etmemiz her şeyden önce bize hazır fikirler sunarak zaman kazandıracaktır. Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Hem de bizim düşünemediğimiz incelikleri başkaları düşünmüş olabilir. Akıl, akıldan üstündür. Medeniyet de zaten bu şekilde bilgi birikimiyle ortaya çıkmıştır. Önceki çalışmaları yok saymak çok mantıksız bir davranış olur. Akılı insan başkalarının akıllarından yararlanabilen insandır.

"Derler ki: “Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uyduk. Fakat onlar bizi doğru yoldan saptırdılar." (Ahzab-67) Bu ayet-i kerime bize bizden öncekileri dikkate almayın anlamında değil ister önce olsun ister günümüzde olsun din konusunda birilerinin fikirlerini kabulde dikkatli olmamız gerektiği, bir kabulden önce iyi araştırıp iyi akledip düşünüp ona göre davranmamız gerektiğini ifade eden bir uyarıdır.

Reklam