Aklı meşgul eden bir dizi sorunun cevabı

Aklı meşgul eden bir dizi sorunun cevabı :

1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?

2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

3. Allah kalpleri mühürler mi? Hidayeti Allah'ın vermesi adil midir?

4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?

5. Kalu Belada evet denmesini niye hatırlamıyoruz?

6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?

7. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?

8. Taş Devri yaşanmış mıdır? İlk insanlar ilkel ve vahşi miydi?

1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?

Evvela şunu belirtmek gerekir ki Allah bazı insanları cehennem için yaratmamıştır. Aksine cehennemi adaletin gereği olarak bazı insanlar için yaratmıştır. Mesela, devletler hapishane yapar, ama bu hapishaneleri bazı insanlar içeriye tıkılsın diye yapmaz. Suç işleyen insanlar için adalet gereği yapar. Suç işleme kişilerin özgür iradelerine bağlıdır. Ceza ise hak edene verilir ve adaletin ve merhametin bir gereğidir. Çünkü nice mazlumun hakkının zayi olmaması için zalimin cezasını görmesi gerekir. Zalime merhamet, mazluma merhametsizliktir. Çünkü zalim, başkasına olduğu kadar kendisine de zulmetmiş olur.

İnsanların cehennemlik oluşları Allah'ın merhametiyle ilgili değildir. Bu, iradeleriyle onların kendi seçimidir. Allah, hikmeti gereği özgür iradeli insanların bulunduğu bu kainatı yaratmıştır. Hikmetleri ortaya çıkmaktadır. İradenin doğal sonucu olarak yanlışa ve zulme girenler de cezayı kendileri hak etmiş olmaktadırlar. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler). (Nahl, 33) Yoksa Allah, onlar hakkında ceza murat etmiştir, denemez. Yine de kıyamet günü, Allah’ın cezayı hakkeden milyonlarca insanı affedeceğini sahih hadislerden öğreniyoruz. İmanlı olmak şartıyla, cehenneme giren milyonlarca insanı da bir gün cehennemden kurtaracaktır. Hatta bir zerre kadar küçük bir iman nuruna sahip olan veya iman nurundan bir kıvılcım taşıyan herkesi sonunda cehennemden kurtarıp cennete koyacak ve ebediyen onları da orada yaşatacaktır. Bütün bunlar da Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğini gösteren delillerdir.
Araf suresinin, "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık." (7/179) ayeti sonraki ayetlerle "Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir." beraber ele alındığında, Allah'ın hikmeti gereği yarattığı bu kainatta bazı insanların kendi iradeleri ile cezayı hak edecekleri, böylece kendi seçimleri sonucu cehennem için yaratılmış olma durumu ortaya çıkmış olacaktır, manasına gelir. Yoksa bu insanları Allah, cehenneme göndermeyi dilemiştir, denilemez.

Kur'an'daki bazı ayetler muhkem yani anlamları açık ve sağlam, bazıları ise müteşabihtir, yani açık değil mecazlı ve teşbihli ifadeler olup başka bilgilerle beraber düşünülerek açıklanmaya bağlıdır. Hatta bazıları mecaz ve teşbihin ötesinde sadece Allah'ın bilgisi dahilindedir. Sayının çokluğu ifadesi de böyle olup iki şekilde değerlendirilebilir:

Birincisi sayısının çokluğu gerçek anlamda düşünüldüğünde kalitenin sayıdan üstün olma durumunu ifade eder. Yani binlerce peygamber ve evliya haricinde sadece Hz. Muhammed gibi üstün ve kamil bir insan bile cehennemlik bütün insanlardan kalite itibariyle yüksektir. Toprağa gömülen yüz tohumdan on, on beş tanesinin büyüyüp de meyvedar ağaçlar oluşunda, çürüyen seksen doksan tohum için yazık oldu, bu işten zarar edildi denemez. Meyveli bir ağaç bile yüz tohumdan kıyaslanamayacak kadar üstündür.

İkincisi, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık, cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım gibi ifadeler yüzdelik olarak değil de sayı çokluğu itibariyle de düşünülebilir. Mesela, bir ülkede milyonlarca insanın uyuşturucu bağımlısı oluşu veya tutuklu oluşlarına bakarak bu ülkede ne kadar çok insan kötü yola düşmüş, sanki iyi insan kalmamış gibi ifadeler yüzdelik olarak çokluğu ifade etmeyebilir. Çünkü belki 15 milyon insan tutukludur ama ülke nüfusu 100-150 milyon ise bu on beş milyon yüzde 10-15'e karşılık gelir. Oran olarak çok düşüktür ama sayı dudak uçuklatacak kadar çoktur. İşte bunun gibi belki milyonlarca insan kendi iradeleri sonucu cehennemlik olacaklardır ama bu yaratılmış bütün insanlar içinde düşük bir oranı ifade edebilir.

Şimdi, günümüzde müslümanların sayısının az oluşuna bakarak geriye kalan büyük çoğunluğun cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Çünkü müslüman olmayan insanlar içinde çok sayıda insan ya doğrudan ya da dolaylı olarak yani karalama ve iftiralardan dolayı yanlış bilerek İslam'ı duymamıştır, yani sorumlu değillerdir. Bütün insanlık tarihi düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılır.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki cehennemin sonsuz ceza oluşu noktasında islam alimleri içinde, cehennemliklerin cezalarını çektikten sonra bir nevi o ortamla ülfet peyda edecekleri ve ilk acılarından azade olacakları (Said Nursi) veya cehennem ateşinin esasen manevi bir pişmanlık ateşi olduğu, Allah'ın cemalinden, cennet nimetlerinden mahrum olmanın, çok sevip bağlandıkları dünyadan ayrılmanın verdiği acı ve yaptıkları kötülüklerin vicdan azabı olduğu, bunun cismani cehennem ateşinden çok daha şiddetli ve kalıcı olduğu (Gazali) şeklinde yorumlar da vardır. Dolayısıyla biz, elimizdeki az bilgi ile Allah'ın rahmetini töhmet altına bırakamayız. Allah, mutlak merhamet ve hikmet sahibidir. Abes iş yapmaz. Ayrıca, "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23)

2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

Kâinâtta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O herşeyi en güzel şekilde yarattı” âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta herşey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani neticeleri itibariyle güzeldir.

Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler. Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.

Allah, bu alemi hikmetleri gereği insan merkezli ve özgür irade temelinde yaratmıştır. Zulüm ve kötülükler, insanlar tarafından irade ve tercih edilmektedir. Sorumluluk seçene aittir. Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışları bildirmiştir. Tercih insana aittir.
Bu gibi kötü, pis, çirkin şeylerin bir hikmeti de her şeyin zıddıyla bilinir olması düsturudur. Ancak bu şekilde iyinin, güzelin, rahatın, sonsuz kudretin, merhametin, adaletin, sağlığın, zenginliğin.... kıymeti hakkıyla bilinebilir. Çünkü acı olmasa tatlı kavramı da olmazdı ve tatlı diye bilinen şeyler sıradan olağan görülürdü. Ahirette her insanın mutlaka cehennemi göreceği, sonra müminlerin Allah tarafından çıkarılacağı ayetinin işareti de bu gerçeğe dayanır. Cennetin kıymeti zıddı olan cehennemin bilinmesi ile anlaşılabilir. Aynı şekilde layemut olma ancak ölümlü canlıların varlığıyla ortaya çıkar. İnsan ölümü tadacağı için ölümsüzlüğün kıymetini takdir edebilecek ve sonsuz hayatın nasıl büyük bir nimet, lütuf olduğunu, her şeyin varlığının Allah'ın varlığına bağlı olduğunu anlayacaktır. Bu gibi pek çok hikmeti olduğu için Allah kainatı insanın iradesine bakar şekilde yaratmıştır. Yoksa dünyadaki bütün zulümleri önlemek ona hiç de ağır gelmez. Ama zulümlerin sorumluluğu aklı ve iradesi olan insana aittir. Bu durum özgür iradenin niteliğiyle ilgilidir. Bu ise insana meçhuldür, bildirilmemiş bir sırdır. Allah, bütün bu hikmetleri özgür irade temelli yaratmayı murat etmiştir.

Ayrıca, elem ve acı verici olaylardan zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir.

Yırtıcı vahşi hayvanların otçul veya kendinden zayıf hayvanları avlayıp yemesi ve nahoş görüntülerin ortaya çıkması merhamet ve hikmetle bağdaşır mı? Bunların böyle yaratılmalarına ne gerek vardı?

Allah mahlukatı sınıf sınıf yaratmıştır ve hepsini ayrı vazifeler ile donatmıştır. Vazifesinin ağırlığına göre de güç ve kuvvet vermiştir. Mesela; inek, deve, koyun gibi mahlukların vazifesi et ve süt vermektir, cüssesi de bu vazifeye orantılı olarak yaratılmıştır. At, eşek, deve, katır gibi hayvanların vazifesi ise yük taşımaktır, bu yüzden vücutları buna göre tanzim edilmiştir. Her mahlukun vazifesi ile bedeni arasındaki mütenasiplik, Allah’ın ne denli hikmet, adalet ve rahmet ile iş gördüğünün ispatıdır.

Aynı şekilde yırtıcı ve vahşi hayvanların da bir vazifesi ve buna uygun vücutları vardır. Bunların vazifelerinin başında ekolojik dengeyi muhafaza için, zayıf ve hastalıklı hayvanları yemektir. Ayrıca yaratılış olarak Allah'ın belli isimlerine ayna, medar olmaları bunların yaratılış hikmetlerinin başında gelir. Yaratılışlarındaki ihtişamları, kabiliyetleri, anne olarak fedakarlıkları, kendilerine verilen kabiliyetleri kullanarak hayatta kalmaları, tabiattaki hassas dengenin devamı vs. Allah'ın kadir, alim, hakim, rahim, müdebbir, rezzak gibi isimlerinin başka başka ve her gün tekrarlanan tecellileridir. İnsana Allah'ı tanıttıran ve sevdiren bir vesile ve ayrıca seyir zevki ve güzelliğidir. Belgeselleri tefekkür ederek seyreden bir insan bu hikmetlerin ihtişamını derinden hissedip anlayabilir. Böylece bu durumun bir kusur değil bir ihtişam olduğunu kavrar.
Bütün hayvanlar otçul olsaydı bunların sayısı zamanla çok artacağı için bitki örtüsü tahribi ve ardından aç kalacakları için kendi soylarının tükenmesi durumu ortaya çıkardı. Şimdi insanoğlu suni kontrol yapacak imkanlara kavuşmuş olabilir ama eskiden bu teknolojik maddi imkanlar yoktu.

Ayrıca Allah, her şeye kadir ise bu sorunların yaşanmayacağı bir düzen tasarlayamaz mıydı sorusu sorulabilir. Tabii ki yapabilirdi ancak yaratılışta bu şekilde olmanın getirdiği yukarıdaki hikmetleri murat etmiştir. Allah, la yüsel olup yaptığı işlerden sorguya çekilemez. Yani istemeseydi denemez. Ayrıca bu vahşi hayvanlar kendilerine verilen vazifeye uyarak sadece ihtiyaç dahilinde avlanırlar. Keyfi ve zulüm işkence olacak bir faaliyet yapmazlar. Çünkü zaten normalde ihtiyaçlarını karşılayacak avlanmaları ancak yapabilmektedirler. Zira av durumundaki hayvanlar da üstün donanımlara sahip olarak yaratılmışlardır. Ayrıca insanlar da hayvanların etlerinden faydalanıyorlar. Hayvanların insanlar gibi akıl ve el beceri imkanları olmadığı için temiz bir görüntü ortaya çıkmıyor olabilir. Bunların da ayrı hikmetleri vardır. Bir defa av olan hayvan açısından aslanın dişleri arasında ölmekle insanların bıçakla boğazlarını kesmeleri arasında acı çekme açısından ne fark vardır ki? Belki bıçak daha kötüdür. Ya da bazı alimlerin belirttiği gibi Allah onların ölümlerini kolaylaştırmış olup bu esnada şiddetli acı çekmiyor da olabilirler. Öldükten sonra ise yırtıcı hayvanların vahşice yemelerinin acı verme hükmü yoktur. Ayrıca insanlara hayvanların nahoş tabiatları örnek gösterilerek insanın farkı ortaya konmuş olur. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Kötü ve çirkinlikler olmasaydı iyi ve güzel olanın kıymeti bilinemezdi.

Kısacası tabiatta rahmeti tenkit ettirecek bir durum yoktur. Ayrıca insaf gözüyle bakanlar tabiatın bu ihtişamı karşında şaşkınlık ve hayranlık içinde kalmaktadırlar. Çekilen belgesellerin sayısı bunu ispata kafidir. Bu tenkit edilecek bir durum olmayıp hayatı fevkalade zenginleştiren bir durum olarak ancak methedilip bu güzellikleri bize ihsan edene şükretmeyi gerektirir.

3. Allah kalpleri mühürler mi?

“Gerçekten o inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler. Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır” (Bakara, 2/6-7)
Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taati de çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir. Bu durum, yoldan sapmaları, taklidde kalmaları, sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir. Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler(bk. Fussılet, 53), bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken, bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri engellenir.

Cenab-ı Hakk'ın böyle "mühür" ve "perde" ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır. Allahu Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez.
Kalp ve gözün mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perde isnad edilmemiştir. Çünkü mühürlemek onların kesbine bir cezadır, gözlerindeki perde ise kendi meksublarıdır. Yani, gözlerini kapayınca görmemeleri gibi, kendi iradeleriyle böyle bir perde meydana getirmişlerdir.
Söz konusu ayetlerin nüzul sebebi özel bir kaç hususî kafirin durumu olduğu görüşünde olanlar da vardır. Taberî’nin İbni Abbas’tan ve el-Kelbî’den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Kâ’b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil olmuştur. (bk. Taberî, İbn Kesir, Vehbe Zuhaylî-et-Tefsiru’l-münîr, ilgili ayetin tefsiri). Demek ki, burada “tebliğin kendilerine fayda vermeyeceği belirtilen” kimseler belli birkaç kişidir. Yoksa, bütün insanlar veya bütün inanmayanlar için değildir.

O müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir. İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!.. Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin müslüman olamaması gerekirdi.

4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?

Hayır, değildir. Çünkü Allah insana yaratılmayı, yaşamayı ve imtihan olmayı sormuş ve insan da bu teklifi kabul etmiştir. Bu konuyla ilgili aşağıdaki hususların dikkatli düşünülmesi gerekir.

Allah, "la yüsel"dir. Yani yaptığı işlerden sorguya çekilmez. Ayet-i Kerime’de, “(Allah) yapmakta olduğundan suâl olunmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” buyrulmuştur. Ama kainatta yaptığı ve yarattığı hiçbir hadise hikmetsiz veya adaletsiz değildir. Dikkatli incelenip araştırıldığında gerçekler ortaya çıkar. Mesela, yakın zamanlara kadar insan vücudundaki apandis gibi bazı organların işlevsiz, gereksiz olduğu iddia ediliyordu. Araştırmalar ilerledikçe böyle olmadığı ortaya çıkarıldı.
Lakin farazi olarak düşünelim; eğer insana yaratılmayı isteyip istemediği sorulacak olsa idi, yaratılmadan önce sorulması mümkün değil. Çünkü olmayan birine nasıl sual sorulacak? Böyle bir düşünce mantıksal çelişkiyi barındıran bir paradokstur.
Geriye tek şık kalıyor dünyaya geldikten sonra sormak. O da ancak, çocukken değil, akıl bâliğ olduktan sonra sorulması gerekir. Bu durumdaki bir insana sorulsa ki, “Allah seni ebedi bir saadeti kazandıracak bir imtihan için yarattı. Lakin o ebedi saadet için bu dünyadaki imtihanın hafif meşakkatini çekmen gerekiyor. Eğer kabul etmezsen yaratılış hikmetin iptal olacağı için yok edileceksin!” Böyle bir durum da ayrı bir paradokstur. Çünkü, Allah'ın bu alemi yaratma hikmetlerinden biri de kendisine görmeden, gayde iman edip ibadet ve taat eden, kendisine yönelen ve ilim ve mücahede ile ahlaken olgunlaşıp kendisini tanıyan ve seven gönülleri ortaya çıkarmaktır. Böyle bir soruya muhatap olan insan Allah ile doğrudan muhatap olmuş olacak. Gaybda iman hikmeti ortadan kalkacak. Kişi, Allah'ı, cennet ve cehennemi cebri olarak kabul etmek zorunda kalacak. Dahası bütün bunlardan sonra zaten kimse hayır, ben yok olmayı tercih ediyorum, demez. Kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz nimetlere ve hayata kavuşmayı isteyecektir. Cenab-ı Hak ezeli ilmi ile zaten insanın bu teklifi kabul ettiğini bilmektedir.
Peki insanın bu teklifi kabul ettiği nasıl söylenebilir?
İnsan hal diliyle var olmayı kabul ederek bir anlamda imtihan dünyasına gelmeyi isteyip istememe teklifini kabul etmiştir. Çünkü bunu kabul etmeyen bir insanın yaşamına son vermesi icabeder. Zira hayatı insan kendi yaratmamıştır. Yaşamaya devam ediyorsa bunu kabul etmiş demektir.
Kişi yaşamına son vermemesini ölüm acısından dolayı olduğunu da iddia edemez. Zira böyle bir durumda da kendisini bu dünyanın nimetlerinden, güzelliklerinden, zevklerinden soyutlamış olması, yeme içme giyinme barınma gibi sadece zaruri ihtiyaçlarını ve onları da sınırlı derecede yani hayatta kalacak kadar minimum seviyede karşılaması gerekir. Halbuki bu düşünceleri ortaya atanlar da dahil olmak üzere kimsenin böyle yaşadığı görülmemiştir, ya da bu düşünceleri sadece böyle yaşayan insanların iddia etme durumları olabilir. Halbuki her insan yeme içmeden, tabiattaki güzelliklere, bilim ve teknolojiden sanata, spora, müziğe, sinemaya hatta aile kurmaya kadar (çünkü aile ortamı da maddi manevi güzelliklerin yaşanmasına vesile olmaktadır.) hayatın pek çok güzelliğini, zevkini ya fiilen yaşamakta ya da yaşamayı arzu ve hayal etmektedir. Yani insan Allah'ın sayısız nimetleriyle çepeçevre sarılmış ve onlardan istifade etmekte, böylece hal diliyle hayatı, imtihanı kabul ettiğini ifade etmiş olmaktadır.

5. Kalu Belada evet denmesini niye hatırlamıyoruz?

Biz elimizde yeterli bilgi olmadığı için gaybi bir konu olan bu hitabın ve cevabın mahiyetini bilmekten aciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir.
Halef denilen hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yarattıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak tanıyabilecek özelliklere sahip olmalarını şehâdet ve itiraf anlamındadır.
Yani insanların, Allah’ın Rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.
Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Ancak ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir.

6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?

Hz. Nuh bugünkü Irak topraklarında bulunan Kûfe’de ikamet ediyordu. Kavmi de o bölgede yaşıyordu. Bunlar inançsızlık ve dalâlette çok ileri gitmişlerdi. Bu kavmin sapıklıktan kurtulup hidâyete ermesi için Cenab-ı Hak Hz. Nuh’a peygamberlik vazifesi verdi. O sıralar Hz. Nuh kırk yaşındaydı. Hz. Nuh yılmadan ve bıkmadan insanları hakka dâvet etti. Onları Allah’a inanmaları ve tanımaları için çağırdı. Îman ve küfür mücadelesi bütün şiddetiyle devam etti. Fakat, kavmi inatla küfürlerinden vazgeçmediler, hakkı kabul etmediler.

Tufanın bütün yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı hususunda değişik rivayetler vardır. Suların en yüksek dağları bile aşmasından dolayı yeryüzünün her tarafını kapladığı görüşünde bulunan âlimler varsa da, ağırlıklı ve umumun kabul ettiği görüş, Tufan'ın bütün Dünyayı değil sadece Nuh aleyhisselamın kavminin yaşadığı bölgeyi kaplamış olmasıdır. Çünkü Hikmet cihetiyle bakıldığı zaman Nuh Tufanının, sadece Nuh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana gelmiş olması beklenir. Nitekim, bu kavimden sonraki Lût, Âd ve Semud kavimlerine gelen musibetler de, sadece o kavimlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştür. Eldeki veriler, getirilen yorumlar ve genel kanaat, Nuh kavminin Lût Gölü çevresi ile Mezopotamya arasında olduğu yönündedir. Dolayısıyla Nuh Tufanın da bu bölgeyi içine alacak tarzda meydana gelmesi muhtemeldir.
Ayet-i kerimede belirtilen hayvanlardan çift olarak gemiye alma durumu ise Hz. Nuh'un, yolculuk esnasında ihtiyaç duyacağı evcil hayvanlardan; tavuk, koyun, keçi, deve, sığır ve at gibi varlıkları almasını ifade eder. Yoksa tufan olayı bütün dünyayı kaplamadığı için dünyadaki yüzbinlerce canlı çeşidinin gemiye alınması diye bir şey söz konusu değildir.

7. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?

Kuran'da ifade edilen Hz. Adem ve Havva hikayesini hikmetlerini bilmeden değerlendirmek akla biraz garip gelebilir. Çünkü Hz. Adem ve Havva'nın yaratılıp cennette yaşamaya başlamaları, sonra şeytanın aldatmasıyla Allah'ın emrine karşı gelerek şeytanın ölümsüz olacaksınız telkinine inanarak yasak ağacın meyvesinden yemeleri ve hemen ardından ayıp yerlerinin görünmesi, utanıp yapraklı ağaç dallarıyla kapatmaları, Allah'tan af dilemeleri, Allah'ın dualarını kabulü ve onları belli bir vakte kadar belli hakikatleri öğrenmeleri için dünyaya göndermesi ve dünyadaki insanlık tarihinin başlaması şeklindeki olaylar zinciri masalımsı bir izlenim uyandırmakta ve akıl devreye girerek belli bir ağaç niçin yasaklandı, şeytan niçin onlara musallat edildi, cennette yasak olur mu, neden onları doğrudan dünyada yaratmadı, hata işlemelerine engel olarak sonsuza kadar cennette kalmalarını sağlayamaz mıydı, insanlara acı çektirmek mi istiyor gibi soruların sorulmasına neden olmaktadır.

Halbuki Allah, her şeyi daha olmadan bildiği için bunların böyle olmasını murat etmesinde insanın dünya hayatındaki durumu hakkında önceden bilgi vererek insanları uyarmak istemesi gibi hikmetler vardır. Yoksa bunların yaşanmasına izin vermeden insanları doğrudan dünyaya gönderebilir veya cennette devamlarını sağlayabilirdi.

Demek ki bu yaşanan olaylara temsili olarak değerlendirmek lazımdır. Bu olaylar, insan ve kainatın yaratılış hikmetini anlamada özet niteliği taşır. Yani Allah bu hikaye ile bir anlamda ademin(insanın) asıl yurdunun cennet olduğunu esasen orası için yaratıldığını, irade sahibi olarak yanlışa düşebileceğini, nefsinin ve şeytanın kendisini aldatacak, cennetten uzaklaştıracak iki unsur olduğunu, ölümsüz bir hayat isteği olduğunu veya cennette sonsuz hayat sahibi olacağını, fakat öncelikle kendi iradesi ve çalışmasıyla kendini ilim ve ibadetle geliştirerek kusursuzluklar diyarı olan cennete layık hale gelmesi gerektiğini, dünya hayatında neslin devamının dişi ve erkek temeli üzerine kurulacağını... anlatarak gelecek nesillere hayatın amacını ve ölçülerini somutlaştırarak öğretmiş oluyor.

8. TAŞ DEVRİ BİR ALDATMACADIR

Bu konuyla ilgili hadis-i şerif meali şöyledir: Adem, cennetten dünyaya inince, Hak Teâlâ, ona her sanatı, her ilmi öğretti. [Taberânî]
Hz. Adem ve çocukları da, ilimsiz, görgüsüz, vahşi değildi. Hz. Âdem ve ona iman eden torunları şehirlerde yaşarlardı. Okumak, yazmak bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi sanatları vardı. Yazı, ilk insan Hz. Ademle birlikte dünyaya yayılmıştır. Bugün 21. asırda bile, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında vahşiler yaşadığı gibi, Hz. Ademden sonra da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Hz. Ademden sonra medeniyette gerileyen kavimler olmuştur. Buna rağmen Hz. Nuh zamanında da maden ocakları işletilip, çeşitli aletler, makineler yapılmıştı. Hz. Nuh’un gemi yapması da buna işaret eder.
Eski medeniyetlerden kalan kalıntılarda taş işlemeciliği dikkat çeker. Taşa bu derece detaylı ve düzgün şekil verilebilmesi için güçlü çelik aletler kullanılması gerekir. Taşı taşla yontarak, taşı taşa sürterek ince desenlerin yapılması mümkün değildir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin göstergelerindendir.

Hz. Adem'den sonra, insanların çoğalması liderlik ve anlaşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Kimi insanlar Peygamberleri dinleyip ona uygun hayat yaşarken, kimi insanlar ise bir başka insanın peşine takılıp başka yerlere giderek kendilerine yeni bir dünya kurmuşlardır. Kimi ağaçlardan ev yaparken, kimisi mağaralarda yaşamayı tercih etmişlerdir. Bir yanda tarım yapılırken, öte yanda şartlara göre toplayıcılığı, avcılığı tercih edenler olmuştur. Ev yapma durumunda bazı insanlar tembelliğinden dolayı, (çünkü o zamanın zayıf imkanlarıyla ev yapmak zordur) hazır ev olarak gördükleri mağara gibi yerlerde yaşamış olabilirler. Az da olsa yapılan basit evler de zamana, deprem, yangın, sel vs. karşı direnememiş olabilir.
Bu gün Mısır piramitlerinin esrarı çözülememiş ve bir Keops'u bile yapabilecek bilimsel yeterliliğe ulaşılamamışken, karanlık çağ uydurmaları hiç de inanılır değildir.
Bu konuda neden hiç yazılı kaynak olmadığı sorusu da akla gelmektedir. İlk insanların sayısı az ve ihtiyaçları da sınırlı olduğu için iletişimde konuşma çoğunlukla yeterli olmuştur. Temel ihtiyaçların karşılandığı zanaatlerin öğrenilmesi görme, duyma şeklinde olmuştur. İhtiyaç halinde yazılan az miktarda yazı da aradan çok uzun devirler geçtiği için tahrip olup yok olmuş olabilir. Çünkü yazı, kağıt, deri gibi şeyler zamana karşı dayanıksızdır. Mağaralarda resimlerin olup yazının olmaması da ana topluluktan uzaklaşan grupların ilk medeni bilgilerin çoğunu ihtiyaç duymadıkları için unutmaları sonucu daha basit ve temel ihtiyaç merkezli yaşamaları sonucudur.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki kainatta Allah'ın varlığını gösteren nice deliller olsa da bu dünyada her şeyin akılla bilinmesi söz konusu değildir. Kapalı bir kapı da vardır. Çünkü her şeyin açık olarak herkesi cebri olarak imana getirecek şekilde olması zaten insanın yaratılış hikmetine aykırıdır. Çünkü, Allah, özgür iradeyle her şeyin olmasını istiyor. Aksi halde, insanlık, melekler gibi emredildiğini itirazsız ve kusursuz yapan canlılar olurdu. Meleklerde özgür irade yoktur. Emredildikleri üzere iş görürler. Makamları sabittir. İnsanın farkı iradeye ve kendini geliştirebilme özelliğine sahip olmasıdır.
Bu durum şuna benzer. Yüz kapısı olan muhteşem bir sarayın kapılarının doksan dokuzu açık, biri kapalı ise bir tane kapalı kapıya bakarak bu saraya girilemeyeceği iddia edilemez. İşte, aklın anlamakta zorlandığı gaybi bazı konular bu kapalı bir kapı hükmündedir. Ancak öldükten sonra Allah'ın bildirmesi ile bilinecektir. Allah, ayet-i kerimede bunu, aranızda ihtilaf ettiğiniz şeylerin hakikatini o size bildirecektir, şeklinde ifade etmiştir.
Kafirin durumu, açık kapıları bırakıp kapalı kapının başında bekleyen kişinin durumu gibidir. Bu tek kapı kapalı, içeri girmek için bunun da açılması lazım, aksi halde saraya girilemez hükmünü vermesi ancak onun ahmaklığını gösterir. Halbuki açık kapılardan içeri girilse sonra o kapalı kapı da içeriden açılacaktır.

Reklam