ALLAH SEVGİSİ NASIL ELDE EDİLİR?

ALLAH SEVGİSİ NASIL ELDE EDİLİR?

1. İman-Niyet : Ahiret âlemi, ruhlar âlemi ve Allah'ın cemâlini görmek âlemidir. «Nefsini temizleyen kurtuldu.» (Şems sûresi, âyet: 9)
2. Kalbi Temizleme : Allah’ı sevmenin birinci şartı, dünyadan yüz çevirip, kalbini dünya sevgisinden temizlemektir. Bu ise zühd ve takva ile olur.
3. Amel: Allah'ın marifetini tahsiletmek, tohum ekmek gibidir. Sonra devamlı olarak zikirle meşgul olmak, o tohumu sulamak gibidir.
Marifetin kemâlini (tam bilgiyi) elde etmenin iki yolu vardır:
Birincisi, tasavvufçuların yoludur. Bu, mücahede ve devamlı zikirle kalbi temizlemektir.
İkincisi, marifet ilmini öğrenmektir. Marifet ilminin başlangıcı Tefekkür ile Allah Teâlâ’nın acaip işlerini görmektir. Bu ise, Kur'an ve kainat kitabını okuyarak yani tabiat ilimlerini öğrenerek Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımakla olur. Bunda bir sınır yoktur. Çünkü Allah'ın varlığı sınırsızdır.
4. Şart: İnsanların su ve topraktan meydana gelen bedene alâkası ve dünya arzularıyle ilgilenmesi müşahedeye mani olup marifete mani değildir. Bedene olan alaka ve arzularla ilgilenme kalkmadan Allah’ın cemâli görülemez.
5. Ahiretteki Durum: Belki herkesin müşahedesi ve lezzeti marifet miktarı kadar olur. Tam saadet olan müşahedeye marifet kâfi değildir. Belki Allah sevgisi de gereklidir. Allah sevgisi de kalbi, dünya sevgisinden temizlemekle olur.
Tasavvufun esası dünyanın güzelliklerinden yüz çevirmek, mal, mülk, mevki, şan, şöhret gibi dünya zevklerinden kalbini ayırarak Hakk’a yönelmek, ibadete ve taate sarılmak, zikir, tefekkür, riyazet ve mücahede ile nefsi terbiye etmektir.
Zikir : Tasavvufi yaşayışın temel unsurlarından biridir. Pek çok ayet ve hadiste emir ve tavsiye edilmiştir. “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikrediniz!” (Ahzab 33/41), Allah rasulüne, “Cennet bahçeleri nedir?” diye soruldu. “Zikir meclisleridir.” Buyurdu.
Zühd : Allah’ın dışındaki şeylere(masiva) geçici, aldatıcı, değersiz dünyaya gönül bağlamamak. “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın…” (Lokman 31/33), “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise hayatın ta kendisidir.” (Ankebut 29/64)
Riyazet : Az yemek, az uyumak, az konuşmak şeklinde özetlenen nefsin ve bedenin arzularını asgariye(zaruret miktarına) indirerek daha çok ibadetle, zikirle, tefekkürle meşgul olmak.
Mücahede : Nefsin ve şeytanın arzu ve heveslerine karşı mücadele etmektir.
Tasavvufa göre Hakk’a kul olma seyr-i süluk(manevi yolculuk) ile mümkündür. Bu da üç aşamalıdır.
a) Tarik-i Ahyar: Namaz, oruç, hacc, cihad, zekat gibi ibadetlere devam etmektir.
b) Tarik-i Ebrar: Mücahede ve riyazet yoludur.
c) Tarik-i Şettar : Şevk(aşk), zikir, fikir, şükür, sabır, rıza yoludur. On esası vardır.

Önce tevbe gelir. Bu, kulun iradesiyle Cenab-ı Hakk'a dönüşüdür. Nitekim ölüm de iradesiz bir gidiştir. Çünkü ölüm, Allah'ın emridir. Tövbe, günahların hepsinden sıyrılmak ve Allah'a sığınmaktır.
Sonra dünya malı ve makamları gibi zevklerden uzak kalmak olan zühd gelir. Nitekim ölüm de bunlardan ayrılmaktır.
Tevekkül: bu yolda gidenler sebeplerin de yaratıcısı olan Allah’a tam tevekkül etmelidir. Tevekkül, Cenab-ı Hakk'a dayanarak butun sebeplerden tamamıyle çekilmektir. Nitekim ölüm haline de öyle gidilir.
Kanaat: Dünyadan zaruri ihtiyaçlardan fazla almamak, azla yetinmek, nefsin arzularından uzak durmaktır. Nitekim ölüm de bu sonuca varıştır.
Sabır: Mücahede ve çabalama ile nefsi, sevdiklerinden alıkoymaktır. Nitekim ölüm de o makama ermektir.
Uzlet: Bütün bunları yapmak halktan uzak kalmakla, halkla ilgisini kesmekle daha kolay olur. Buna da uzlet denir. Nitekim ölüm de insanlardan ayrılıp gitmektir. Uzletin en üstünü, yalnızlığa çekilip bütün duyu organlarını çalışmaktan alıkoymaktır. Nefs bunlarla ruha hâkim olur. Bunlar, insanı yerin dibine batırır, dünyadaki şeylere bağlar. Mürid(Salik) Allah’ın dışındaki her şeyden(masiva) Allah’a yönelmesi gerekir. Buna teveccüh denir. Teveccüh, dünyayı ve onun varlığını çağıran her çağrıdan yanı her turlu maddi arzu ve isteklerden sıyrılmaktır. Nitekim ölüm, o hale düşmektir.
Bu yolda kalbi temizlemenin ve kalpte Allah nurunu uyandırmanın yolu devamlı Allah’ı “zikretmek”tir. Zikir dünyaya ait olan her şeyi unutup yalnız onu zihinde anmaktır. Nitekim ölüm, bütün dünyayı unutmaktır. "La ilahe illallah" güzel sözü, manevi bir macun gibidir.
Bu yaşayışta sürekli kalbi kontrol edip onu kötülüklerden uzak tutmalıdır. Kendi hareket ve kuvvetinden sıyrılmaktır. Nitekim ölüm de o yokluğa gitmektir. Bu da murakabedir.
Bütün bunların sonucunda “rıza” denen kulun Allah’tan gelen her şeyden memnun olduğu, razı olduğu en üst makam gelir. Rıza, kulun Allah'ın rızasına girmesi ve nefsinin rızasından sıyrılmasıdır. Nitekim ölüm de o makama ermektir.
Bundan sonra o aşık, Allah'ın ezelî hükümlerine teslim olur. Karanlık vasıflarından ve nefsinin fena arzularından kendi iradesiyle ölene muhakkak Cenab-ı Hak, inayet nuruyla yeniden hayat verir. Bu on esasla “Ölmeden önce ölünüz.” hadisinin izahı anlaşılmış olur.

Nefs-i mutmainnenin küçük sıfatlarından biri hayâ'dır. Diğerleri ise; cömertlik, şecaat, tevazu' (alçak gönüllülük) yumuşak huyluluk, iyilik severlik, sabır, şükürdür. Bu mertebedeki kimseler çirkin huylardan kurtuldular. Bunlar nefs-i emmârenin huylarıdır ve şunlardır: Hevâ ve nefsine tâbi olmak, gadab ve öfke, hırs, şehvet, kibir, gurur, ucub, riya gibi çirkin huylardır. Sonraki makamda salikte kötü ahlak sıfatları yok olmaya başlar. Allah’tan gelen her şeye tam rıza gösterir. Nefs-i raziye. Sonra salik Allah’ın fiillerinin tecellisinden esma ve Hakk’a ait tecellilere nail olur. Nefs-i marziyye makamı. Hakka’l-yakin de denir. En üst makam, mertebe ise nefs-i kamile(olgunlaşmış nefs) veya nefs-i safiye(saflaşmış, temizlenmiş nefs)dir. Ruhi yön, cismi yöne tam hakim olmuştur. Bu mertebedeki kişilerin sözleri hikmet, işleri hayır ve ibadettir.

“Kim bu dünyada kör ve amâ ise âhiret gününde de kör ve a'mâ olacaktır. Ve yol bakımından da daha sapıktır." (El-İsrâ sûresi, âyet: 72) Bundan maksat gönül gözünün körlüğüdür, suret gözünün âmâsı değildir. Yâni; her kim ki dünyada basiret ve kalb gözünü elde edemediyse o kimseye âhiret gününde kalb basireti verilmez.

Allah(c.c.), bu alemi, meleklerden farklı olarak özgür iradesiyle insan kendisini tanısın, sevsin, ilim ve ibadet yoluyla Allah'ın ahlakıyla ahlaklansın diye yaratmıştır. O halde, amaç cennete ulaşmak veya cehennemden kurtulmak değildir. Saf, karşılıksız Allah sevgisini elde edebilmektir. Karşılıksız sevme üç sebepten doğar:
1. Güzelliktir: İnsan, tabiatı gereği sureten güzel olan her şeyi sever, ona muhabbet eder ve ister.
2. İhsandır: İnsan, kendisine iyilik, güzellik ve fayda sunana karşı vefa gösterip gönül borcu duyarak onu sever ve saygı duyar.
3. Kemaldir. İnsan, fiillerinde olgun, mükemmel olan şeyleri sırf bu sebepten sever ve hürmet eder. Halis sevgi de budur.

Şimdi bunların hepsi Cenab-ı Hak'ta en mükemmel şekilde bulunur.
1. Allah, hüsn-ü mutlaktır. Kusursuz güzeldir. Bu sebepten kendi güzelliğine duyduğu aşk varlığı yaratmasına sebep olmuştur. Kusursuz güzelliğini görmek ve göstermek istemiştir.
2. Bütün varlık, nimet ve sanatlı güzellikler O'nun ihsanıdır. Dolayısıyla her türlü ihsan O'na aittir.
3. İlim, merhamet, adalet, kerem, yücelik, kudret, sabır gibi her hasletin en kemal derecesi Allah'a aittir.

O halde insanın en çok sevmesi gereken varlığın Allah(c.c.) olması gerekir. Eğer bu böyle olmuyorsa sebebi, sevgiye götüren bu üç sebebin bilinmemesidir. Yani Allah marifetinin, bilgisinin noksanlığıdır. O halde yapılması gereken kalbi dünya sevgisinden temizleyip Allah'ın marifetini bahsedildiği üzere ilim yoluyla elde edip sonra devamlı zikirle Allah'a duyulan aşk ve şevki artırmaktır. Toprağı taşlardan temizledikten sonra tohumu ekip onu düzenli sulayarak meyvedar bir ağaç haline getirmeye çalışmaktır.

Çok güzel, mahir, sanatkar, cömert, her bakımdan kusursuz sıfatları olan bir büyük padişah düşünelim. Bu özelliklerini göstermek için kusursuz, ihtişamlı bir saray yaptırıp halkını oraya davet ederek kendini bütün bu özellikleriyle tanıtıp cömertçe ihsanlarda bulunarak böylece halisane ve hayretkarane sevdirmek istiyor. Bu mertebeye ulaşanlarla da bizzat görüşmeyi arzuluyor.
Şimdi, padişahın kusursuz güzelliği halkı saraya girmeye sevk eden bir teşvik hükmünde, bütün ihsanlar teşrifatçı hükmündedir. Bunların vesilesiyle davet olunan saraya girenler padişahın has yaverinin anlattığı kurallara uyarak bu cömertlikleri, ihsanları, merhameti, padişahın her türlü kemal sıfatlarını müşahede edip idrak ederek hayretkarane ona muhabbet etmeye başlayarak her incelik, sanat ve mükemmellikte padişahı överek ona olan sevgi, muhabbetlerini gösteriyorlar. Padişah da bu mertebeye gelenlerle en son görüşmeyi arzuluyor.
İşte kainatın ve insanın hakiki yaratılış hikmeti budur. O padişah Allahu zülkemal, ihtişamlı saray ise kainattır. Has yaveri Hz. Muhammed(s.a.v.) olup onun gösterdiği emirlere uyarak o yoldan gidenler Allah muhabbetine ulaşarak Zat-ı Akdesi müşahede şerefine liyakat kazanarak sonsuz mutluluğa ulaşacaklardır. Dünyadaki kötülük, çirkinlik, bela ve musibetler, bu çok büyük iddia olan ilahi aşk davasının şahitleri, delilleri hükmündedir. Delilsiz ve şahitsiz dava kazanılmaz.

Reklam