Birlikte Yaşamak Epistemolojik mi, Siyasi Bir Sorun Mu?

Ebuzer Demirci: Toplumların farklı açılardan barındırdığı renklilikler gittikçe artıyor. Dünya görüşünden, doğal özelliklere, çıkar ilişkilerine kadar çeşitlilik gösteren bu farklılıklar öyle veya böyle çatışmalara neden oluyor. Tarih çoğunlukla bu sorunun çözümü için “tek tipleştirme”nin bir yöntem olarak kullanıldığı çözümler içeriyor. Yakın zamanlarda ise “bir arada yaşamak” gibi bir fikir ortaya çıktı ve birlikte yaşamanın felsefi temelleri (dinsel çoğulculuk) oluşturulmaya çalışılıyor.

Yasin Aktay: Evet, sizin de işaret ettiğiniz gibi toplumların farklı açılardan barındırdığı renklilikler gittikçe artıyor. Aslında bir açıdan artıyor, bir açıdan da yok oluyor. Dünyada kültürel farklılıkların giderek yok olduğuna dair bir tez de var. Çünkü ortak tüketim kalıpları, dünyada gelişen yeni teknolojinin ortaya koyduğu ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği kaynaşma, dünyanın bir köye dönüşmüş olması dolayısıyla her tarafında aynı kültürün giderek daha fazla teneffüs ediliyor olduğuna/yaşanıyor olduğuna dair bir gözlem, bir tecrübe de var. Bu tecrübe bizi, kültüre ancak teknolojiyi ve maddi dünyayı merkeze alan bir yaklaşım sergilemeye sevk ediyor. Kültür burada maddi dünyanın etkisi altında şekillendiği ölçüde, birbiriyle aynılaştığı söylenebilecek bir şeydir. Müslüman’ı da gayrimüslimi de aynı yemeği yiyor/tüketiyor, aynı davranış tarzıyla tüketim yapıyor. Yaşam kalıpları aynı, mimari aynı, insanların bindikleri/ulaşım için kullandıkları araçlar birbirinin aynısı.

Temelde insanların nerelerde farklılaşıyor olduklarına daha yakından bakmamız gerekiyor. Tarih, dünya görüşünden doğan özelliklerden çıkar ilişkilerine kadar çeşitlilik gösteren, bu farklılıkların öyle veya böyle çatışmalaraneden olduğuna da şahitlik ediyor. Şimdi bu farklılıklardan hangisi çatışmaya neden oluyor? Doğrusu ona iyi bakmak gerekiyor. Hepimizin aynı giysileri giydiği, hepimizin kola tükettiği, hepimizin aynı televizyonları seyrettiği, aynı eğlence dünyasına neredeyse bağlandığı ve ondan zevk aldığı bir dünyada, küresel anlamda maçların yapıldığı ve o maçların hepimizin ilgisini çektiği bu ortamda yine de farklılaşan bir şey kalmış mıdır ona gerçekten iyi bakmak gerekiyor.

Marksist temelli olan bir başka iddia ise kültürün giderek birbirine yaklaştığını, aslında tek tipleştiğini savunuyor. Ama buna rağmen çatışmalar halen devam ediyor. Peki, bu çatışmaların gerçek sebebi kültürel farklılıklar mı yoksa başka bir şey mi? Bunu gerçekten iyi gözlemlemek gerekiyor. İnsanlar birbirleriyle çatışmak için nasıl bir farklılık üretiyorlar. Hangi temelde insanlar gruplaşıp başka gruplarla kendilerini ayrıştırıp o gruplara karşı kendilerini bir kimlik sahibi kılıyorlar? Kimlik tartışmalarının büyük handikaplarından bir tanesidir aslında bu.

Tarih bu sorunun çözümü için “tek tipleştirme”nin bir yöntem olarak kullanıldığı çözümler üretiyor diyorsunuz, ama tek tipleştirme hiçbir zaman bir çözüm oluşturmamıştır. Aksine tek tipleştirme bizatihi sorun kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü tek tipleştirmeye çalışırken belli farklılıkları bastırmak, bastırırken de önce altını çizmek ve bu farklılığın bir problem olduğunu zikretmek ve ona dair dışlayıcı, aşağılayıcı bir tutum içinde olmanızı gerektiriyor. Ve bu tutum tertipleştirme potasına sokulmak istenen farklı unsurların daha dirençle karşı koymasını da sağlıyor. Daha büyük bir dirençle kendi varlıklarının farkına varmasını sağlıyor.

“Bir arada yaşama”nın tema olarak yeni olduğunu kabul edebiliriz, ama bir olgu olarak çok da yeni değildir. Bir arada yaşamak Müslümanların geçmişte fazlasıyla tecrübe ettikleri bir konudur. Müslümanların tarihsel tecrübeleri; başka kültürlerle, başka inançlarla, başka etnisitelerle bir arada yaşamanın örnekleri ile doludur. Haddi zatinde Avrupa’da da bütün imparatorluk rejimlerinde bir arada yaşamak aslında var olan bir şeydir. Bu sadece Müslümanlara özgü bir şey de değildir. Müslümanlar, bunun epistemolojik/teolojik temellerine sahiptir denilebilir. Rusya’da tarihin belli dönemlerinde, çok uzun dönemlerde Müslümanların çok rahat yaşamış olduklarını, başka dinlerin çok rahat yaşamış olduklarını söyleyebiliriz. Roma imparatorluğu altında çok farklı dinlere mensup insanlar çok rahatlıkla yaşayabilmişlerdir ki, aslında Hıristiyanlık Yahudiliğin baskısı altında kalmamış olsaydı Roma içerisinde çok daha rahat yaşamaya devam ediyor da olabilirdi. Çünkü bir imparatorluk genellikle çok genişleme arzusu/istidadı taşıdığı için bu istidadı ancak çok kuşatıcı olmakla, farklı kültürleri bastırmadan onları olduğu gibi kabullenerek bunu gerçekleştirebileceğinin fevkalade bilincindedir. Ancak İslam’ın bu konuda bir fark ortaya koymuş olduğunu yine de rahatlıkla söylememiz gerekiyor.

Ebuzer Demirci: Sizce “bir arada yaşam” sorunu, epistemolojik kabullerimizi değiştirmemizi gerektiren felsefi bir sorun mudur, yoksa siyasi imkânlarla çözülebilecek sosyal ve psikolojik bir sorun mudur? Meseleye hangi noktadan yaklaşmamız gerekir? Neden?

Yasin Aktay: Bir arada yaşama sorunu epistemolojik kabullerimizi değiştirmemizi gerektiren felsefi bir sorun değildir. Çünkü Müslümanlar tarih boyunca başka kültürlerden olan insanlarla bir arada yaşarken hiç öyle ne epistemolojik ne de teolojik bir sorun hissetmişlerdir. Aksine bizzat Kur’an’ı Kerim yani Müslümanların teolojik bilgi kaynağı, normatif bilgi kaynağı Kur’an’ı Kerim, bize öyle bir tablo çiziyor ki adeta dünyanın sonuna kadar Müslümanlarla başka insanların bir arada yaşayacaklarının haberini veriyor. Bu haberi nereden anlıyoruz? Müslüman olmayan Ehl-i Kitap’tan olan insanlarla, Sabiilerle hatta müşriklerle beraber yaşamanın tasvirleri ve hukuku oluşturuluyor. Deniyor ki, kestikleri yenmeyecektir, onlarla evlenilmeyecektir, ama tarihin her döneminde müşrikler olacaktır ve onlarla beraber yaşanacaktır.Yine tarih boyunca hep Hıristiyanlar da Yahudiler de Sabiiler deolacaktır ve onlarla özel bir hukuk oluşacaktır. Dikkat edin, tarihin herhangi bir döneminde farklı unsurların yok edileceği bir dünyanın hayali bile kurdurulmuyor Müslümanlara. Bu bir farktır; şundan dolayı bir farktır: Yahudilik de Hıristiyanlık da kendi ideal geleceklerini hep kendilerinin dışında başka unsurların yok olması temelinde kurgulamışlardır.

Bu farkı açmak istersek; Hıristiyanların Milenyalizm diye bir ütopyası bir ahir zaman tasavvuru vardır ki o dönemde Hıristiyanlardan başka hiç kimse kalmamış olacak veya herkes Hıristiyan olmuş olacak ya da yok olacak. Yahudiler zaten başka insanlara en ufak bir saygı telkin eden teolojik bir yaklaşıma sahip değildirler. Dolayısıyla Hıristiyanlık ve Yahudilik eğer bir arada yaşamayı dert edinecekse teolojik bir revizyon yaparak bunu gerçekleştirmek zorundadır. Ama Müslümanların böyle bir şeye ihtiyacı yok. Çünkü Müslümanlar zaten başka milletten olan insanlarla bir arada yaşayacak şekilde kurgulanmışlardır diyebiliriz. Bunun mütekabil siyasi çözümleri veya modelleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de daha fazla üretilmeye devam edebilir. Çünkü tek bir model üretilemez. Her zaman bütün mekân ve zamanlar için tek bir model üretilemez. Ama bir arada yaşama sorununu da çözmek için demokrasi, cumhuriyetçilik, saltanat, monarşi hatta feodalizm gibi toplum biçimleri tarihsel biçimler olduklarından, Müslümanlar bu tür tarihsel formasyonlara uygun kendi yöntemlerini geliştirebilirler.

Müslümanların bugün sanki başkalarıyla bir arada yaşayamazmış gibi bir töhmet altında bir tür toleranssız, bir tür baskıcı insanlarmış gibi resmediliyor olması talihsiz bir resmediliştir. Bunu en az hak edenler Müslümanlardır. İslam’ın özünde “La ikrahe fid-din” var, yani dinde zorlama yoktur. Dinde zorlama olmadığı için bir defa Müslüman olmayan insanlara en ufak bir baskı bile yapılamaz; Müslüman olanlara da bir baskı yapılamaz. İslam’da dinin özü özgürlüktür. Özgür olmayanın dini yoktur. Dolayısıyla sanki Müslümanlar fırsat ellerine geçtiğinde başkalarına baskı yapıp kendilerine dönüştüreceklermiş gibi düşünmek son derece yanlıştır. Buna dair var olan modelleri kesinlikle reddetmek gerekiyor. Bunların İslam’ın ne tarihsel tecrübesiyle ne de teolojisiyle izah edilir bir tarafı yoktur.

Ebuzer Demirci: Müslümanların bu konuda farklı yaklaşımlar sergiledikleri görünüyor. Bir kısmı “hakikat bendeyse, toplumun selameti için gerekirse zorla kabul ettirmem meşrudur” yaklaşımı içerisinde; bir kısmı farklı dinlere karşı hoşgörülü ve birlikte yaşamanın imkânlarını arıyor, ama İslam düşüncesi içerisindeki farklı yorumlara karşı çok tahammülsüz; kimisi ise İslam’ı inanca ve ibadetlere indirgiyor ve sosyal yaşama dair düzenlemeleri Batı’dan olduğu gibi ithal ediyor. Siz bu yaklaşımları nasıl görüyorsunuz: İslam’ı nasıl anlamalı ve birlikte yaşam fikrine nasıl bakmalıyız?

Yasin Aktay: “Bendeki hakikatse onu zorla kabul ettirmem meşrudur” diye düşünen bazı Müslümanların olduğunu söyleyebiliriz, ama bu Müslümanların genel bir eğilimi değil ve iyi ki de değil. Doğrusu bu şekliyle çok tehlikeli bir yaklaşımdır ve aslında geçmişte Müslümanlara çok az isabet etmiş; Müslümanların çok nadir zamanlarda kapıldıkları bir düşünce biçimi olmuştur. Belki tam da bundan dolayı, İslami devlet kavramının fonksiyonları üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. İslami devletin bir hakikat iddiası olacak mıdır, bir doğruluk iddiası olması gerekiyor mudur ve bunu başka insanlara empoze etmek gibi bir hakkı var mıdır, herhangi bir mezhep iktidara geldiğinde diğer mezhepler üzerine böyle bir baskı uygulama hakkına sahip midir? Eğer anlayışı buysa, kendisinin dışında kalan herkesin hayatını değiştirmek, herkesin hayatına müdahale etmek gibi bir eğilimi varsa tabii ki iktidar kavramının bu düşünceler için anlamını yeniden düşünmek gerekiyor.

Doğrusu, toplumda insanların her zaman bir çeşitlilik üretebileceklerini hesaba katmalıyız. Çünkü toplum dinamik bir varlıktır. Bugün çok iyi Müslüman olan toplumlar İslam’dan sapabilirler. İslam’ın içinde farklı eğilimler ortaya çıkabilir ve bu farklı eğilimler nedeniyle ulemasıydı, entelektüeliydi aydınıydı, etkilendiği farklı kültürlerden çok farklı şeyler üretebilirler. Bu alan, sivil toplumun çok etkili olması gereken bir alan… İslam tabii ki sadece bireysel ibadetlere indirgenebilecek bir şey değildir ve zaten böyle bir şeye de sığmaz. Tarihsel tecrübesi itibari ile hiçbir İslami pratik bununla sınırlı kalmamıştır.

Bugün dünyada en çok apolitik olduğunu iddia eden cemaatlerin bile aslında ne kadar siyasetle iç içe olduklarını, siyasi alana ne kadar müdahale etme istidadına sahip olduklarını sayısız örneklerle yaşadık/yaşıyoruz. Bir yandan da İslam’ın, nasıl anlarsanız anlayın, dünyaya müdahale etme, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme konusunda ceht ve çaba içerisinde olmaya sizi telkin eden asgari bir düsturu ve muhtevası var. Bu muhtevaya sadık kaldığınızda tabii ki çevrenizi olumlu yönde etkilemeye/değiştirmeye çalışacaksınız. Ama bunu değiştirmeye çalışırken çok iyi bir çerçeve de kurmak gerekiyor. Bazı konularda fikirlerin ve görüşlerin farklılaşmasını tolere etmek, onu hazmedebilmek, ona hazır olmak bakımından çok güçlü bir hazırlığa sahibi olmak gerekiyor. Geçmiş Müslüman tecrübeleri aslında bu hazırlığın örneklerini vermişlerdir.

Müslümanlar birbirleriyle hemen hemen her konuda ihtilafa düşmüşlerdir aslında.Her konuda ihtilafa düşmüşlerdir, ama bu ihtilafların Müslüman toplumu parçalaması tehlikesine karşı İslam uleması “ehli kıbleden olan tekfir edilemez” diye bir prensip geliştirmiştir ve bu prensibe bağlı kalmışlardır. Yani insanlar ne kadar farklı düşünürlerse düşünsünler tekfir edilemezlik prensibi geliştirmişlerdir. Meğerki herkes kendine Müslüman diyor olsun, ehli kıble diyor olsun, aynı kıbleye yöneliyor olsun… Dolayısıyla sizin sorunuzda söylediğiniz şeyde haklılık payınız çok yüksek bir biçimde var. Başka milletten olan insanlara karşı gösterilen tahammül bazen kendi içimizde gösterilemeyebiliyor. Bekli de Şerif Mardin’in mahalle baskısı derken kastettiği şey bu. Genellikle mahalle baskısı kendi mahallenizden olan insanlara yapabildiğiniz bir şeydir. Yabancı mahallelere baskı yapamıyorsunuz ve yahut da sizin dininizden olmayan insana fazla baskı yapamıyorsunuz. Belki İslam toplumları ile diğer toplumların farkını burada yine çizebiliriz. Müslümanlar başka mahallelere baskı yapmazlar, Batılılar ise kendi içlerinde tamamen farklı unsurlara da baskı yapmışlardır, kendi iç baskılarını da ayrıca sürdürmüşlerdir. Müslümanlar hiç olmazsa başka mahallelere hiçbir şekilde baskı yapmazlar; bununbir garantisi vardır. Ancak kendi içinde farklılıkları tolere etme konusunda bir problem var ve bu sadece Müslümanlıktan kaynaklanan bir problem değil. Bu biraz insandan kaynaklanan bir problemdir. İnsan genel olarak gruplaşmaya, farklılaşmaya meyillidir ve bir grup bilinci oluşturup başka insanlara karşı bunu bir asabiyeye dönüştürmeye yatkın bir varlıktır. Bazen bu asabiye için İslam’ın teolojisini de bir enstrüman olarak kullanabilir. Sonuçta kendi asabiyenizi ifade etmek ya da hissetmek için yaşayabilmek için bir unsura ihtiyaç duyarsınız. Bir kimlik, bir grup unsuruna ihtiyaç duyarsınız ve Müslüman milliyetçiliği de bunu sağlayabiliyor.

Ebuzer Demirci: Sizce bir arada yaşayabilmek için; bütün kesimlerin merkeze eşit mesafede bulunduğu ve bir yuvarlak masanın etrafında eşit hak ve sorumluluklarla temsil edildiği bir model, doğru bir model olabilir mi?

Yasin Aktay: Tabii ki doğru bir model olabilir. Sonuçta anayasal vatandaşlık, insanların inanç ve düşünce konusunda farklılaşmalarına imkân veren kendi özgür iradeleriyle, kendi akıllarıyla, kendi içtihat yetenekleriyle kendi farklılıklarını üretebilmelerine imkân veren bir anayasal yapı olmalıdır. Devlet dediğimiz aygıt, insanlara neye nasıl inanmaları ya da düşünmeleri gerektiğini icbar eden bir kurum değil; her neyi tercih etmişlerse insanlara bunun güvenliğini ve garantisini temin eden bir kurum olarak işlemek durumundadır. Onun için devleti biraz da ideolojiden ve inançtan arındırmak, biraz klasik İslami devlet algılarımıza ve kabullerimize ters düşse de gerekli bir şeydir; bir ihtiyaçtır böyle bir şey. Çağdaş Müslüman devleti bu temelde oluşturmak, bugün yaşamakta olduğumuz bazı tecrübeler muvacehesinde de giderek daha fazla akla yatkın görünmektedir. Esasen devletin şeklî uygulaması konusunda İslam’ın bizi icbar ettiği belli bir form yoktur. Bu formlar, en iyisi konusunda ihtiyaçlara binaen Müslümanların kendi çağları ve fıkıhları doğrultusunda geliştirecekleri bir model olacaktır. Bunun bütün zamanlar için ve bütün mekânlar için vazgeçilmez tek bir modeli yoktur. Bugün böyle bir model üzerinde Müslümanlar düşünebilirler. Düşünmelerini gerektirecek bir takım şeyler olmaktadır nitekim. İran’da bir devrim vardır ve İran’da devrim, kendi İslami anlayışını herkese empoze ederken çok da İslami olmayan bir model üretmektedir. Her şeyden önce insani olmayan bir model üretmektedir. İslami olmaması biraz da bundan kaynaklanıyor. Başka ülkelerde, özellikle bugün kendi devrimlerini yapmış, demokratik modellerini üretmeye doğru gitmekte olan Müslüman ülkelerde; Mısır, Tunus, Libya, Irak, Suriye gibi ülkelerde benzer bir problem yaşanmaktadır. Bu ülkelerde de iktidara gelmiş belli bir dini grubun diğer insanlar üzerinde uyguladığı bir şiddetle sürekli karşılaşabiliyoruz. Bu şiddetin tek sebebinin teolojik olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir kısmı tabii ki doğal hatta evrensel sayılabilecek asabiyeden kaynaklanıyor olabilir. Mezhep asabiyesi, ırk asabiyesi, millet asabiyesinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak büyük çoğunluğunun da birileri tarafından manipüle edilen bir tarafı da vardır.

Ebuzer Demirci: Birlikte yaşam çözümlerini “kendi İslam’ımız”da aradığımız zaman, toplumun diğer kesimleri ve diğer görüşler bunun “kendilerine ait” olduğunu düşünmeyeceklerdir. O halde nasıl bir yaklaşım içerisinde olmalıyız: Bütün farklı görüşleri bir araya getirebilecek ortak değer nasıl oluşturulabilir? Ve bu ortak değerin “İslamiliği” sorunu nasıl aşılabilir?

Yasin Aktay: Bize ait dediğimiz şey nedir? Bugün içinde bulunduğumuz şartlar aslında “Kendi İslam’ımız” kavramının üzerinde düşünmek için bir vesiledir. Tarihte de hep böyle olmamış mıdır zaten! Bu tür kriz şartları insanları kendi teolojik referanslarıyla yeni çözümler üretmeye sevk etmiştir ve o referansların imkân verdiği ölçüde çok yaratıcı çözümler ve modeller de ortaya konabilmiştir. İslam medeniyetinin ortaya çıkardığı ürünler/modeller biraz da o referansların gücüyle de mütenasip, o referanslarla beslenen ümmetin mensuplarının basiretleriyle mütenasip olmuştur. “Kendi İslam’ımız” kavramıyla ilintili olarak tabii ki ortak sözleşme kavramı ve kültürünü de geliştirmek gerekiyor. Sözleşmede hiçbir şey her zaman sizin istediğiniz gibi olmaz. Sözleşme biraz taviz ile olan bir şeydir. “Bana ne! Ben taviz vermem” diyorsanız o zaman peygamber efendimizi hiç anlamamışsınız demektir. Peygamber efendimiz yeri geldiğinde taviz vermiştir. İnançlarından, neye inanıp neye inanmayacağından tabii ki taviz vermemiştir. Ama bahsettiğimiz konu siyasi bir konu. Başka insanların varlığı durumunda her şey sizin istediğiniz gibi olmaz. Siz mutlaka başka insanların da taleplerini, isteklerini göz önünde bulundurmak zorundasınızdır. Hudeybiye antlaşmasının bütün şartları Müslümanların aleyhlerinedir ve Müslümanlar o şartlara rağmen, kurulan dar bir uluslararası bölgesel düzene tabi olmuşlardır. Ve sonuna kadar da ona uymuşlardır. Sözleşmeyi bozan taraf hep müşrikler veyahut da karşı taraf olmuştur. Müslümanlar sonuna kadar kendi sözlerine sadık kalmışlardır.

Bütün farklı görüşleri bir araya getirebilecek ortak değer nasıl oluşturulabilir? Doğrusu bu hiçbir zaman mümkün olmayabilir. Çünkü toplumun tabiatında çatışma vardır. Önemli olan bu çatışmayı idare edebilmektir. Bu çatışmayı ön görebilmektir. Bu çatışmayı toplumun dağılmasına yol açmayacak bir şekilde kontrol altında tutmayı sağlayabilmektir. Eğer her birisi, kendi isteği gibi olmasında diretmez ise bütün farklı görüşler ortak bir sözleşmede birleştirilebilir. Dışarıda kalmak isteyen insanlar çıkabilir. Teröre bulaşmadıkları sürece, toplumun geneline yönelik bir şiddeti tercih etmedikleri sürece onların da oluşturulabilecek bir sistem içerisinde kabul edilmeleri sağlanabilir. Ebuzer Gıffari de sonuçta bir sistemi kabul etmemiştir. Sistemin dışına çıkmıştır. Bir tür kinizmi tercih etmiştir. Kinizm de bir tavırdır, bir tutumdur. Ama böyle bir durumda kabul edilmeyecek tek şey, silahlı veya şiddet içerikli bir muhalefettir. İslam toplumu içerisinde muhalefet mutlaka olur, olmalıdır. Bu hem çok faydalı bir şeydir, bir renktir. Bu muhalefetin haklı olup olmadığı, muhalefetinde makul olup olmadığı gibi değerlendirmeler yapmak gereksizdir. Çünkü muhalefetin kendisi bizatihi böyle bir şeydir.

Peki, bu ortak değerin İslamiliği sorunu nasıl aşılabilir? Bir şey eğer birileri tarafından beraberce kabul edilmişse ve bu, İslam’ın herhangi bir prensibine aykırı değilse Müslümanlar için İslami’dir. Müslümanlar için İslami olan bir şey, başka insanlar için sadece insani olabilir. Bu birazcık da niyetle alakalı bir şeydir. Müslümanlar yemek yemeğe besmele ile başlarlar, her işe besmele ile başlarlar. Aynı işi yapan başka insanlar besmele ile değil normal bir şekilde başlarlar. Görünürde bir fark yoktur aslında. Bir şeyin İslamiliği veya İslami olmamasının görünürdeki farkı çok net değildir aslında. Bu biraz sizin sübjektif yaklaşımınızla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla biz başka milletten olan insanlarla “ortak iyi” diye tespit ettiğimiz bir değer adına bir araya geliriz. Bize göre bu bir araya gelmenin kendisi bizatihi İslami’dir. Bunun İslami olması için herhangi bir İslami modelin mota mot tercümesi ve yahut da taklidi olması gerekmiyor. Biz, İslami hayat derken taklidi bir hayattan bahsetmiyoruz. Hayat hep karşımıza yepyeni, şimdiye kadar karşımıza hiç çıkmamış formlar ortaya çıkarabilir. Biz onların da İslami olma keyfiyetini sürdürebiliriz ve yahut da onun, o İslami olma keyfiyetini devam ettirebiliriz. Dolayısıyla bir şeyin İslami olması için başında İslam diye bir kelime veya fetişleştirilebilecek bir takım formların olması gerekmiyor. İslam’a aykırı olmaması İslam’a uygun olması için yeterlidir. Niyetimizle ilgili olarak tabii ki… Bir şey İslam’a aykırı değilse ve siz ona içinizden veya dışınızdan besmele ile yaklaşıyorsanız o şey artık İslami’dir. Ama bir şey görünürde İslami… Namaz kılıyorsunuz mesela, ama namazı riya için kılıyorsanız o zaten İslami değildir.

Ebuzer Demirci: Bu konu çerçevesinde Müslümanlara dönük tavsiye ve önerileriniz nelerdir?

Yasin Aktay: Müslümanlar hayatı çok canlı dinamik bir biçimde okumak durumundadırlar. Hayat hiçbir zaman taklit edilebilecek formalarla karşımıza çıkmaz. Yeni bir dünyadayız ve bu yeni dünyanın gerekliliklerini karşılamak hususunda nerdeyse yüz-iki yüzyıl gecikmiş durumdayız. Onun için cenabı Allah’ın bize vermiş olduğu aklı çok iyi kullanmalı ve temel referans kaynaklarımız Kur’an ve Sünnet’i iyi okumalıyız. Bu arada hayatı iyi yaşamalıyız. İyi yaşamalıyız derken zevk-ü sefa içerisinde yaşamak demek istemiyoruz tabii ki. Hayatı dolu dolu yaşamalıyız. Sağlam pratikler ortaya koymalıyız. Bir arada yaşamak konusunda başka insanlara tahammülsüzlükle itham edilecek bir kesim değil Müslümanlar. Fakat Müslümanların da gerçekten böyle olduklarının söylenemeyeceği kanaatindeyim. Çünkü Müslümanların bu dünyada diğer insanlara göre çok daha fazla bir arada yaşama kültürüne sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Ebuzer Demirci: Zaman ayırıp sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederiz.

Yasin Aktay: Ben teşekkür ederim.

Kaynak: islami yorum

Reklam