DÜNYA GÜCÜ LİDER ÜLKE TÜRKİYE HEDEFİ

DÜNYA GÜCÜ LİDER ÜLKE TÜRKİYE HEDEFİNE NASIL ULAŞILABİLİR?

Ekonomi insan topluluklarının maddi ve hizmet anlamında üretim ve tüketim ilişkilerini belirler. Bütün ekonomi sistemlerinin temel amacı maddi ve hizmet anlamında üretim arttırıp bunu(yani refahı) toplumun genelinin hizmetine adaletli sunmaktır.

AMAÇ, HEDEF TESPİTİ

Her ülke güçlü ekonomiyi de beraberinde getirecek stratejik üretim alanlarında kendi üretim teknolojilerine sahip olmalıdır. Çünkü güçlü ekonomi ve güçlü ülke esasen ülkelerin teknolojik üretim kabiliyetleriyle ilgilidir.
Motor(araba ve uçak) üretme kabiliyeti, mikroçip üretimi, makine üretimi, kimya(özellikle ilaç) üretimi ve NÜKLEER enerji bilgisi hem ekonomik güç hem de stratejik güç olma anlamında yerli üretim kabiliyetine sahip olunması gereken alanlardır. Diğer bütün üretimlerin esası bunlara dayanır. Yoksa alt sınıf üretimlerle dünyada söz sahibi güçlü ekonomi yakalanamaz. Bunlar bir ülkenin bekası ve dünya devleti olması için elzemdir. Ayrıca ekonomik güç sadece para değildir. Mesela hiçbir üretim gücü olmayıp sırf yeraltı kaynaklarıyla para gücü olan bir ülke aslında her bakımdan dışa bağımlı demektir. Sadece ambargonun iması bile bu ülkeleri dize getirir. Onun için yerli stratejik üretim kabiliyetimizin ortaya çıkarılması çok gereklidir. Bu konuda yerli özel sektör, kamuya ürün alımları şeklinde veya kredi, vergi muafiyeti gibi imkanlarla desteklenmeli, özel sektörün yapamaması durumunda devlet eliyle bunlar geliştirilmelidir. Bunlar daha sonra yerli sermayeye özelleştirilerek kamudan çıkarılabilir.

Siyasi bağımsızlık, tarım ve hayvancılığa dayalı ekonominin yaşandığı dönemlerde askeri güçle sağlanıyordu. Modern zamanlarda siyasi bağımsızlık ise teknoloji ve enerji bağımsızlığı ile sağlanabilmektedir. Çünkü güçlü ekonomi ve güçlü ordu da ancak teknoloji ve enerji bağımsızlığı ile mümkündür. Kısacası modern üretim bilgisi ve bunun pratiğe dökülmesini sağlayan temel unsur olan enerji olmazsa tam bağımsız olmak ve dolayısıyla dünyada söz sahibi bir ülke, toplum olmak mümkün değildir.

GÜÇLÜ EKONOMİ NASIL KURULACAK

1. Esas : İnsan gücünün ekonomik faaliyetlerdeki doğru dağılımı refah artışının temel unsurlarından biridir.

Toplumdaki insan gücünü maddi üretim ve hizmet üretimi alanlarında doğru bölüştürülemezse toplumun üretim gücünden en üst seviyede yararlanılamaz. Eğitim, sağlık, güvenlik ve her türlü masa başı işleri gibi hizmet üretiminde verimlilik en üst seviyeye çıkarılarak daha az kişiyle bu işler yapılırsa maddi üretime daha fazla insan gücü ayrılmış olur. Böylece üç dört kişinin yaptığı hizmet işini bir kişi yapar, ama bu verimli çalışmasının karşılığı olarak daha yüksek ücret alır.

2. Esas : Yeni insan gücünün, yani nüfus artışıyla ortaya çıkan potansiyel iş gücünün çalışmaya, üretime yönlendirilmesi, sıfır işsizlik toplumun refahını artıran başka bir temel unsurdur. Yani toplumda üretim gücüne katılabilecek herkes bir işte çalışmalıdır ki üretim artmış olsun.

Ortaya çıkan yeni iş gücüne devlet para basma hakkını kullanarak(bu insanların emekleri karşılığında olmak üzere) iş imkanları sağlar.

Birincisi, basılan para dolaylı yoldan ve belli bir süre sonra yeni iş imkanları ortaya çıkarır.
Yeni iş gücü veya toplumdaki işsiz insanların üretim güçleri hesaplanarak buna karşılık basılan para işçiye, memura, köylüye(ürün destekleme primi vs.) emekliye maaş zammı olarak belli süre içinde yavaş yavaş verilir. Alım gücü artan insanlar daha fazla tüketir. Talep fazla olunca üretici üretimini arttırma yoluna gidecektir. Üretimi arttırmak için de yeni iş gücü alımı yapılacaktır. Böylece belli bir süreçte yeni iş imkanları ortaya çıkarılmış olur. Fakat burada dikkat edilecek husus şudur: İşsiz insanların iş gücüne karşılık basılan para alt gelir grubundaki insanlara verilmelidir. Orta ve üst gelir grubuna maaş ilavesi yapılması tüketime fazla yansımaz. Çünkü bu kesim zaten ihtiyaç duyduğu kadar harcama gücüne sahip olup maaşı 100den 120ye çıksa fazladan bir harcama yapmayacaktır. Veya lüks tüketime yönelecektir ki bu da genelde ithal ürünlere yönelim demektir. Yerli üretime pek katkısı olmaz. Üstelik dış ticaret dengesini bozucu bir etki yapar.
Bu işsizliği belli bir dereceye kadar çözecek bir mekanizma sunar. Fakat sıfırlanmayabilir.

İkinci yol olarak, işsizliğin sıfırlanmadığı durumda ise devlet senyorajla elde ettiği geliri kullanarak ki bu gelir işsiz insanların üretim gücü karşılığında ve oranında olur, temel maddi üretim tesislerinde, alternatifi bulma arayışına sevk etmek için minimum seviyede bir maaşla(asgari ücretten az) , özel sektörde iş imkanı bulana kadar geçici süreli iş imkanı sağlar. Devletin işveren olması verimlilik açısından kötü olduğu için bu maddi üretim alanları kolay ve temel ürünlere yönelik olur. Yani tarım ve hayvancılık alanlarındadır. Devletin sağladığı bu iş imkanları, devletin asli görevi olan eğitim, sağlık, güvenlik ve adalet gibi alanlardan farklı tutulmalıdır. İşsizlik ölçüsünde bu faaliyete devam edilir, işsizlik doğal olarak azaldıkça bu faaliyetler kısılır.
Ayrıca devlet büyük sermaye gerektiren stratejik ve mecburi üretim fabrikalarını kendi kurup sonra %49 u kalmak üzere özelleştirebilir. Böylece, özel teşebbüsün becerisiyle verimliliği artarken karın yarısı hazineye aktarılır. Bir anlamda o işletmeden %50 vergi alınmış olur.

Böylece isteyen herkese bir iş imkanı sunulmuş olur. Toplumun üretim gücü maksimum düzeyde kullanılmış olur.

Soru : Dünyada yaşanabilecek ekonomik krizler, ihracatın düşmesine bunun sonucunda da ülke içinde işsizliğe sebep olması önlenebilir mi?
Cevap : Amerika ve Avrupa'nın 2008'de başlayıp hala devam eden kriz süreci ihracat yapan bütün ekonomileri az veya çok mutlaka etkilemiştir. Bu gibi dünya krizlerinin ülke ekonomilerini olumsuz etkilememesi(ihracatın düşüp işsizliğe sebep olması bakımından) için bu krizlerin yaşandığı süreçte şu tedbirler alınabilir.
Öncelikle üretim tesislerinin faaliyetlerine devam etmesi için tüketim(pazar) bulunması zaruridir. Bunun için ihracatın belli ülkeler veya bir bölgeye değil de bütün dünyaya dengeli dağıtılması daha başlangıçta olumsuz etkiyi azaltır. Ayrıca, ülke içindeki tüketim miktarı arttırılarak iç pazar sayesinde üretim devam ettirilir. Bunun için işçi, memur, emekli ve çiftçiye yani sabit gelirli halkın geneline belli bir süreyi kapsayan geçici olarak gerçek aylığa ilaveten ek ödeme yapılarak iç tüketim arttırılmaya çalışılır. Ayrıca artan alım gücünün ithal ürünlere yönelmemesi için döviz kuru biraz yükseltilerek ithal ürünlerin tüketimi azaltılır. Ayrıca yerli üretim kısmen ucuzlayacağı için ihracatın olumsuz etkilenmesi de kısmen önlenmiş olur. Ayrıca sadece bu süreçte dış ticaret dengesinin bozulmaması için lüks ithalata ek vergiler getirilebilir.

EKONOMİNİN İŞLEYİŞİ VE ASIL GELİŞME

Döviz kuru ve faiz, enflasyonun yani adaletsiz gelir dağılımının temel taşlarıdır. Faizin de büyük ölçüde sebebi döviz kurudur.

O halde sağlıklı bir ekonomik işleyiş için hayati derecede önemli olan döviz kuru değişkeni ne seviyede olmalıdır ve nasıl kontrol edilebilir?
Döviz kurlarının NORMAL SEVİYESİ dış ticaretin dengelendiği veya belli ölçüde lehimize döndüğü(yerli para bir miktar ucuz tutularak) yani dış ticarette fazla verdiğimiz bir seviyedir. Bu seviye normal şartlarda serbest piyasada oluşur.

Peki kur seviyeleri neden değişir ve aşırılıklar nasıl önlenir?

Bunun iki temel yolu vardır:

Birincisi ve esas olan dış ticaret dengesizliğidir. Eğer açık varsa bu dengenin sağlanması için döviz yükselir, ithal ürünlerin fiyatı artmış olur ve tüketimi azalır. Böylece açık kapanır. Bu durumda esasen ithal ürünlerin fiyatları ve kısmen de yerli ürünlerin fiyatları yükselir. Toplumun alım gücü azalmış olur. Fakat bu durumun böyle olması ekonominin bir gereğidir. Çünkü bir ülke ancak dış ülkelere yaptığı ihracat kadar ithalat yapabilir. DÖVİZİN YÜKSELMESİ BU DENGEYİ SAĞLAR. BUNUN BÖYLE KALMASI GEREKİR. Fakat siyasi otorite kendi çıkarını düşünerek seçim meselesinden dolayı yıl sonunda alım gücünü yükseltmek için, yani enflasyon olmuş alım gücü azalmıştır, maaşlara zam yapar. Yani aslında azalmış olan miktarda tüketme hakkı varken daha çok tüketme hakkı verilmeye çalışılır ama bu olamayacağı için yani ekonomide üretilenden fazla bir şeyi tüketemezsin. Yapılan zam düşen ithalatı yeniden arttırır. Yani yeniden dış ticarette dengesizlik olur. Sonucu yine yukarıdaki gibi dövizin yükselmesi demek. Bu yanlış iş böyle sürdürüldüğü sürece döviz yükselir, enflasyon olur. Ardından maaşlara zam yapılır. Kısır döngü sürüp gider. O ülkenin parası sürekli değer kaybederek sıfır sayısı gittikçe artar.

Demek ki ithal ürünlerden daha fazla tüketmek için daha fazla yerli üretim yapıp ihraç edilmelidir. Bunda da getirisi fazla olan ürünlere yönelmek gerekir. Yani sanayi ve teknoloji üretimlerine.

Dünyanın ilk 10, (ilk 5-6) ekonomisinden olmanın tek yolu yüksek teknolojili ürünler üretmekten geçiyor. Bu da markalaşmayla olabilecek bir iştir. Biz de toyota, ford gibi araba, sony, samsung gibi dijital, microsoft gibi bilgisayar, ve savaş, makine sanayi, kimya, ilaç vs. alanlarında dünyaca tanınan markalar oluşturmanın yollarını aramalıyız. Açık ki bunda da ancak devletin özel sektörü desteklemesi ve koordineli çalışma sonucu belli bir süreçte başarılı olunabilir. Mesela bu tür firmalar doğrudan veya dolaylı(kamu ihalelerinde belli bir pay vererek)olarak desteklenerek gelişimleri sağlanıp iflas durumlarından kurtulabilirler.
Devlet, stratejik bir planlamayla bizzat kurulacağı veya özel sektörle beraber kuracağı marka şirketleri teşekkül ettirip kendi ayakları üstünde durmayı başardığında(üretim teknolojisine ve geliştirebilme imkanına sahip olduğunda) bunlar SANAL OLARAK ÜÇ MARKA ŞİRKETE BÖLÜNÜP %49 DEVLET KALMA ŞARTI İLE ÖZELLEŞTİRİLEREK ÖZEL TEŞEBBÜSÜN İŞLETME BECERİSNE devredilir. Üçe bölünmesi hem rekabet hem daha fazla pazar payı alması içindir. Ülkenin gücü ve bakası bu şirketlere bağlı olduğu için bunların kriz vs. sebeplerle iflasına izin verilmez. Yani serbest piyasa koşullarında satış yapamadığında gelişim aşamasında olduğu gibi kamu ihalelerinin verilmesi, vergi, enerji, kredi vs. gibi desteklerle ayakta kalması sağlanır.

Ayrıca ithal ürünler incelenip ticaret dengesizliğine sebep olan şeylerin ülkede üretilmesi ticaret dengesinin ülke lehine çevrilmesinde yeri çok önemlidir. Mesela 100 birimlik ticaret açığında 60 birim payı olan bir ürün ülkede üretilse açığı kapatmak için 100 birim ihracat yapmak yerine 40 birim ihracat yeterli olacaktır. Yani tüketim ürünleri ne kadar yerli üretimlerden sağlanırsa ticaret dengesinin ülke lehine çevrilmesi o kadar kolay olur.
Ticaret dengesinde lüks ithalatı caydırıcı vergilendirme de gereklidir.
Ayrıca ihracatın yapısı da çok önemlidir. Zira 100 birimlik ihracat yapabilmek için 80-90 birimlik ithalat yapılıyorsa yapısal sorun var demektir. Çünkü bu durumda ekonomi büyümüş, istihdam artmış gibi görünse de büyük üretim büyük enerji maliyetini gerektirdiğinden ayrıca bu işte istihdam edilenler ithal ürün tüketimi de yaptıkları için aslında bu tip ihracat belki de ticaret dengesinin ülke aleyhine dönmesine sebep olmaktadır. Tersi bir durum işsizliğe sebep olmaz. Çünkü tam istihdamın, yani sıfır işsizliğin gereği bu insanlar iç pazara yönelik üretim yapar hale gelecekler ya da ihracatın yapısı düzeltilerek bir kısmı yine %70-80 yerli olan üretim alanlarında çalışacaktır.
Ticaret dengesinde açık değil de fazla veriliyorsa ülke o kadar zenginleşmiş olur.

Dövizin iniş çıkışına sebep olan ikinci durum ise yabancı yatırımlarıdır. Bu yatırım fiziki yatırım olursa sorun olmaz. Fakat faize veya borsaya gelen ve sıcak para denen şekil olursa çıkışı kolay ve hızlı olacağı için sorun olur. Faizin olmadığı bir ülkede bu sorunlar yaşanmaz. Ayrıca doğrudan yatırım veya borsaya gelen para fazla olursa "aşırı sermaye hareketleri" kurun olması gereken seviyenin altına inmemesi için merkez bankası fazla parayı, gerekirse para basarak alıp stoklar. Çıkmak istediğinde de belli ölçülerde artabilir, bu para kullanılarak kur kontrol edilmiş olur.

GELİR DAĞILIMINDA ADALETİN SAĞLANMASI

1. Esas : Alt gelir gruplarından vergi alınmaz ya da 1-2 puan gibi sembolik miktarlarda tutulur. Gelirin büyüklüğü ölçüsünde artan oranlarda bir vergilendirme sistemi belirlenir.
“Yine sana neyi nafaka olarak vereceklerini soruyorlar. De ki: "İhtiyacınızdan geri kalanı verin!" Allah âyetleri size böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.” (Bakara, 219) ayeti bu prensibin temel dayanak noktasıdır.
Bu temel prensip çerçevesinde verginin zaruri tüketim ürünlerinde daha az olması yine alt gelir gruplarının alım güçlerini arttırmaya yöneliktir. Ayrıca birikimlerin atıl durmasını önleyip yatırıma yönlendirmek için nakit veya altında belli büyüklüklerin üstündeki birikimlerden servet vergisi alınır. Yatırım yapılırsa vergi alınmaz.

Vergi toplamada devletin zaafiyeti kabul edilemez. Fakat yine de mutlaka vergi kaçıran olacaktır diye düşünülebilir. Bunu özellikle çok yüksek gelirli olanların vergi miktarları çok fazla olacağı için yapması söz konusu olabilir. Bu durum da elde edilen gelirin yöneldiği servet unsurların ihtiyaç fazlası oluşu ve lüks olma durumu dikkate alınarak her yıl alınacak yüksek orandaki vergi ile çözülebilir.
Çünkü bütün kazançların ihtiyaçtan fazla miktarı ya altın, para gibi yatırıma ya da ev, arsa gibi gayrımenkule gider. Ayrıca gelir arttıkça tüketimin derecesi de lükse yönelir. Üretim araçlarına giderse zaten ekonomi açısından olumlu olacağı için sorun teşkil etmez. Ev ve arsa gibi gayrımenkullerde sayı ve büyüklük dikkate alınarak bir vergilendirme yapılır. Özellikle otomobil gibi hem zaruri sayılabilecek hem de lükse giren ve dış ticaret dengesi olumsuz etkileyen ürünlerde lüksten fazla vergi alınması esastır. Kasko bedeline göre ve motor hacmine göre lüks durumu tespit edilir.
Ev ve arsada ise iki veya üç gibi bir sayı ile 100-120 m2 gibi bir büyüklük değeri belirlenip bunun üstündekilere lüks muamelesi yapılır. Derece derece %30-40-50 gibi oranlarda vergilendirmeye tabi tutulabilir.

Üretilen bu ekonomik değerler toplumun ortak çalışması sonucu olmuştur. Bundan en altta yer alan kişiler dahi adalet gereği insanca yaşayacak bir pay almalıdır. Hiç kimse salt kendi emeği ile yüksek teknolojik ürünlere sahip olamaz. En bilgili, güçlü, azimli ve zeki olan bir insan dahi kendi başına bir ömür çalışsa dahi şimdi sahip olduğu villanın, mercedesin, televizyonun, bilgisayarın, telefonun en zayıf derecesine bile sahip olamaz. İsterseniz deneyin. Koyun bakalım bu kişiyi ıssız bir adaya. Şimdi sahip olduğu şeylere ne zaman sahip olabilir. Hatta kaç yüzyıl geçse de acaba mümkün olabilir mi?
Evet burada söylenmek istenen servet düşmanlığı değil, üretilen servetin ortak çalışma sonucu olduğu ve emeği olan herkesin en azından insanca yaşayacak ölçüde bu servetten pay alması gerektiğidir.
Böylece gelirin büyüklüğü ve birikim durumuna göre adil bir vergilendirme ile gelir dağılımı adaletinin sağlanmasına katkı sağlanır.

2. Esas : Üretimin, tüketiciye ulaşmasında aracı, kademe sayısının fazla oluşu ürünün nihai tüketiciye ulaştığında fiyatının artmasına sebep olur. Devlet, ürünün, üreticiden tüketiciye en kısa yoldan ulaşmasını sağlamada gerekli işleri yapar. Pazarların kurulması, ulaşımın kolaylaştırılması vs. gibi.

3. Esas : Rekabet teşvik edilir. Nihai tüketiciye ulaşmada aracı, dükkan vs. sayısının çok oluşu kar marjlarının normal seviyelerde kalmasını sağlayacaktır. Bunun için yeni teşebbüslere kolaylıklar, teşvikler sağlanarak rekabet ortamının güçlü olması sağlanır.

4. Esas : Barınma ihtiyacı da alt gelir gruplarının refah seviyesini düşüren, refahın dengesizliğine sebep olan önemli bir unsurdur. Konut üretiminin zor oluşu ve yüksek karlarla satılması(bir konut satışından belki çalışan birinin ömrü boyunca zor biriktireceği bir miktarda kar yapılması gibi.), kira olarak ise bir aylık kazancın belki yarısının kira giderine ayrılması alt gelir gruplarının alım güçlerini düşüren büyük temel bir sorundur. Bu anlamda devlet konut fiyatlarının ve kiraların aşırı yüksek olmaması için bazı düzenlemeler yapabilir. Mesela konut üretimine bizzat katılması, yüksek kira alanlardan ev vergisinin yüksek alınması, 2 veya 3,4 gibi belli sayıdan fazla evi olandan daha farklı vergi alınması gibi uygulamalarla her çalışan ailenin minimum ölçüde ihtiyacı karşılayacak konut sahibi yapılması sağlanmalıdır.
Ayrıca, eğitim, sağlık, konut, elektrik, su, ulaşım gibi mecburi ve sabit ihtiyaç giderleri ya belli ölçüde ücretsiz(mesela 10 metrekübe kadar su ücretsiz, 10-15 arası düşük ücret, 20den fazlası daha pahalı gibi-bu uygulama aynı zamanda daha ölçülü tüketime teşvik eder.) ya da karsız, maliyetine karşılanır. Böylece sadece bu mecburi gider kalemlerinin karşılanması bir aileye şu anki gelir seviyesine göre bir asgari ücret miktarı kadar tasarruf imkanı sağlayarak büyük bir refah artışı sağlamış olur.

5. Esas : Alt gelir gruplarının alım gücünün düşmesi(enflasyonun), refahın adaletsiz dağılımının temel sebebi faizdir.
Faiz dolaşımdaki para miktarını da azalttığı için ekonomiyi küçültücü etki yapar. Para bankalarda toplanır. Tabi bankaların topladıkları parayı kredi olarak ekonomiye döndürdükleri söylenebilir. Ama bu durum için faiz oranlarının düşük olması gerekir. Ayrıca faizle toplanan paralar düşük faiz ortamında kredi olarak tekrar ekonomiye döndürülse bile bu durum üretimin maliyetini arttırmış olup ürün fiyatını yükseltir ve nihai tüketicinin alım gücünü azaltır. Bu azalan miktar faizden kazananların tüketme hanesine geçer. Yani haksız kazanç. Çünkü tüketme hakkı kazanmak için bir üretim yapılmalıdır. Mal veya hizmet üretimi. Bankacılık işlemleri, mesela para havalesi, fatura ödeme, parayı koruma gibi işler hizmetten sayılır ama faiz bir hizmet değildir. Değişim aracı olan para satılamaz.
Banka kredileri olmazsa şirketler para bulamaz ve üretimlerini devam ettiremez şeklindeki kapitalist görüş yanlıştır. Bu para devlet bankaları tarafından şartları belirlenerek yani kime, hangi miktarda olacak gibi(esas mantık üretim potansiyeli olanlara vermek, yoksa ev, araba, eşya vs. için yani tüketim için değil) üreticiye faizsiz olarak verilecektir. Döviz kurunda aşırı oynama olmayınca, büyük işletme kredileri devlet bankaları tarafından faizsiz verilince, devlet faizle borçlanmayınca doğal olarak faiz yüzde doksan küsur oranında ekonomiden çıkmış olacaktır. Geriye kalan çok küçük bir kısmı da bankaların paradan para kazanma imkanları kalmadığı için faiz oranlarını %1'in altına indireceğinden dolayı (%1 pratik olarak sıfır demektir.) faiz hükmen kalkmış olacaktır.
Devlet faizle borçlanmazsa ihtiyaç duyduğu paraya nasıl temin edecek? Devlet, maaşı belli bir çalışan gibi veya aylık, yıllık kazancı belli olan bir şirket gibidir. Yani yıllık toplanacak vergi aşağı yukarı bellidir. Devlet işlerinin yürütülmesi için toplanan bu vergi mutlaka alınmalıdır. Bu bakımdan devletin borçlanma ihtiyacı diye bir şey söz konusu olamaz. Ancak, bazı küçük kayıplar, hatalar, iflaslar sonucu alınamayan vergiler, yüzdelik olarak az bir oran tutabilir. Bu açık, para basılarak karşılanır. BİR BAKIMA KENDİ KENDİSİNDEN BORÇ ALMIŞ OLUR. Alınamayan vergiler tahsil edilince buna karşılık basılan para, enflasyon yapmaması için dolaşımdan çıkarılır. Böylece devletin(yerel yönetimler de dahil olmak üzere) borçlanmaya ihtiyacı olmadığı anlaşılır. Ülkeleri faizle borçlandırmak, gelişmiş sömürgeci ülkelerin öteki ülkeleri sömürme ve kontrol altında tutup yönlendirmesinde, döviz kuru ile beraber kullandığı iki temel ve etkili yöntemden biridir.
Burada akla gelen bir durum şudur: Devletler(yerel yönetimler de dahil) ve özel müteşebbis hiçbir zaman dış borç almayacak mı?
Cevap: Bir devlet, temel devlet işlerini(savunma, eğitim, sağlık vs.) ülke halkının ekonomik faaliyetlerinden aldığı pay ile(vergi) yapar. Ekonomik faaliyetler ne kadar yüksek ise alınan vergi ve sonuçta hizmet de o kadar yüksek olacaktır. Esasen bu hizmetleri yapmak için teorik olarak ne içten ne dıştan borç almaz. Ekonomisinin gelişmişliği nispetinde bu faaliyetleri vergi ile yürütür. Mesela ekonomi zayıf ise altyapı, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin de kalitesi düşük olacak demektir. Çünkü bu, ülke halkının üretiminin yani kazancının bir yansımasıdır. Nasıl ki bir kişi az kazanç sağlıyorsa az tüketecek demektir, devlet hizmetleri de böyledir. Bir ülke, ekonomisinin imkan verdiğinin üstünde bir hizmeti borç alarak verirse bir süre sonra bu borçlarını çeviremeyeceği için ülke fiilen iflas eder ve yabancıların(alacaklıların) kontrolüne geçer. Aynen bireylerin kazançlarından fazlasını borçla tüketmesi gibi sonu hüsran olur.
Kısacası, devlet hizmetlerinin yüksek olması, ülkenin ekonomik olarak yüksek seviyeye gelmesiyle sağlanabilir. Borçla olmaz. Fakat, bazı özel durumlarda (mesela enerji üretimi için yabancı kaynak gerekiyorsa, enerji olmadan sanayi üretimi olmaz, üretime yönelecek ve dolayısıyla geri dönüşümü olacak projeler için veya savunma sanayi ürün alımı gibi) eğer DEVLETİN ELİNDE(MERKEZ BANKASI REZERVİ) YETERLİ KAYNAK YOKSA MECBUREN borç alabilir. Fakat bunda da ülkenin ekonomik imkanları gözetilerek ödenebilecek miktarda olmalıdır.
Küçük miktarlar zaten ya devletin döviz rezervi kullanılarak veya piyasadan döviz çekilerek(özellikle yerel yönetimler) temin edilir. Özel sektör ise esasen proje karşılığında devletin sağlayacağı faizsiz kredi imkanı varken zaten faizle borç almaz. Alınan nakti, dövize çevirip yurt dışı iş yapması gerekiyorsa bunu piyasadan yapar. Faizle borçlanılmamış olur. Ayrıca, eğer gerektiği düşünülen durumlarda özel sektörün dıştan borç alması kendi insiyatiflerine kalmıştır. Ödeyememe durumlarında şirketin iflası şeklinde bireysel iflas kişinin kendi sorumluluğundadır.
Burada aslolan mecburi durumlar dışında işlerin borçla yapılmaması gerekliliğidir. Çünkü, borçla çabuk ve büyük kazançlar sağlama kapitalist hırsla ilgilidir. Esas olan eldeki özkaynaklar nispetinde iş yapmaktır. Böyle olursa iflaslar yaşanmaz. Alacaklılara mahkum olunmaz.
Devlet özellikle, büyük yatırımları yapabiliyorsa kendisi değil de yap-işlet şeklindeki formülle özel müteşebbise yaptırır. Mecburi durumlarda piyasadan döviz çekilmesi kur seviyesini bir miktar yükseltir. Doğal olarak olması gereken budur. Böyle olunca, dış ticaret dengesi lehe döner. Üretimden kazanılmadan alınan borç para(döviz), daha çok üretim yapılıp daha az ithal ürün tüketimi şeklinde biriktirilir. Ekonomi işleyişi bozulmamış olur.

Halk, basit mantıkla, bütün bunlara ne gerek var, bunun yerine devlet para basıp ücretleri üçe beşe katlasa herkesin geliri yükselir, şeklinde düşünebilmektedir. Ancak bu fikir, ekonomiyi, yani üretim-tüketim ilişkilerini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Çünkü bu iş yapılsa, ekonomi birkaç ay gibi çok kısa sürede tekrar eski bölüşüm oranlarına dönecektir. Yani enflasyon olacaktır. Çünkü ekonominin temeli, işleyiş sistemi aynı kaldığı sürece sonuç değişmez. Mesela bir asgari ücretli toplumda üretilen 10 adet mal ve hizmetin 2 veya 3 tanesini alıyorsa para basımı yoluyla işçi, memur, emekli, çiftçi maaşlarının üç beş on kat fazlasını alsa da üretimden aldıkları pay yine aynı kalacak. Yine 10 mal ve hizmetten 2-3 tanesini alacaklar. Eğer adaletsiz şekilde 10 üretimden 7-8 ini bir kişi alıyorsa üretimin çoğunun bir kişiye gitmesini sağlayan mekanizma değişmediği sürece maaş zammıyla bu durum değişmez. Çünkü üretilen mal ve hizmetin bölüşüm mekanizmaları aynı kalmıştır. Mesela 800 TL asgari ücretli 400 TL kira veriyorsa maaş 3000 de olsa 5000 TL de olsa yine aşağı yukarı maaşının yarısını kiraya verecek yani enflasyon olacak. Sadece rakamlar değişmiş olacak. Maaş 6000 TL oldu ama kiralar da 3000 TL oldu. Yani yarısı. Bir emekli maaşı 30 kg. et, 50 kg. şeker alıyorsa maaş ne olursa olsun sonuç yine değişmeyecek, aynı miktar alınacak. Yani bol sıfırlı paralara giden enflasyon yolu.

İslam'ın da öngördüğü(kendine mahsus anlamda olmak üzere) serbest piyasa ekonomisinde, halkın genelinin tüketim miktarını arttırmak yani refahını yükseltmek, ÜRETİMİ YÜKSELTECEK VE DAĞILIMI ADALETLİ YAPACAK BİR MEKANİZMA kurmakla(yukarıda anlatılan prensiplerle) mümkün olabilir. Çünkü 100 üretim 120 üretime 200-300 üretime yükseltilirse herkese düşün pay da artacak demektir. Ya da üretim artmasa bile ADALETSİZ BÖLÜŞÜM KURALLARI DEĞİŞİRSE yine az alan daha çok alabilir. Tabi az da olsa bazıları serbest piyasa yerine komünist, devletçi bir yapıda gelir dağılımı devletin öngördüğü şekilde sabitlenebilir, diye düşünebilir. Bu durumda bölüşüm nasıl öngörüldüyse hiç değişmeden öyle gider. Ama bu ekonomi anlayışında da üretilen mal ve hizmetin miktarı ve kalitesi az olduğu için toplumun geneline düşen pay yine tatmin edici olmayacaktır. Üstelik bu anlayışın, kapitalist serbest piyasa ekonomisine mağlup olduğu da tarihçe sabittir. Kapitalist serbest piyasa ekonomisinin yerini, ancak İslami ekonomi anlayışı alabilir.

Bu ekonomi sisteminin, halkın refahını nasıl yükselttiğini, üretilen refahın daha adil paylaşımını nasıl sağladığını somut olarak şöyle ifade edebiliriz:
Asgari ücretin 800 TL, doların 2 TL olduğunu düşünelim. Yani asgari ücret 400 dolar olsun. En düşük kiralar da 400 TL olsun. Etin kg. fiyatı da diyelim 30 TL. Temel giderler(kira, elektrik su gibi giderler) minimum 400+250 = 650 TL kalan 150 TL= 5 kg. et alım gücü ya da tüketim gücü.
Alt gelir gruplarından vergi alınmayarak, eğitim, sağlık, elektrik, su gibi temel devlet hizmetlerinin sosyal devlet anlayışına göre ya kısmen ücretsiz ya da maliyetine sağlanması ve çalışan bir kişinin kısa sürede(5-6 sene gibi) temel konut ihtiyacını karşılaması sonucu büyük bir miktardaki gideri elinde kalacaktır. Bu şekilde adeta geliri iki kat veya daha fazla artmış gibi olacaktır. Çünkü kira ve elektrik, su gibi temel giderler hemen hemen 600-700 TL tutarken bu miktar elde kalacak.
Ayrıca faiz kalkınca üretimin içindeki faiz maliyeti kalkacağı için ürün fiyatlarında bir miktar ucuzlama olacaktır. Ayrıca rekabetin teşviki, düşük kar marjlarıyla çalışmayı getireceği için ayrıca temel tarım ürünlerinin halka ulaşmasında aracı sayısı azaltılarak yine bir ucuzlama durumu olacaktır.
Yine zamanla ülke ekonomisi devletin desteğiyle yüksek teknolojiye dayalı üstün markalar oluşması sonucu dış ticaret ülke lehine dönecek ve devlet bir miktar döviz veya altın stokladıktan sonra piyasadan para çekmeyince lehte olan ticaret dengesinden dolayı döviz fiyatı düşecektir. Diyelim zamanla 2 den 1 TLye indi. Bunlara ilaveten bir de kısmi maaş zamlarını da düşününce şöyle bir sonuç ortaya çıkacaktır:
Asgari ücret zamla 1000 TL oldu. Yani 1000 dolar. Kiracı sayısı azaldığı için kira ücretleri düştü. Diyelim 200 TL oldu. Fatura giderleri diyelim 150 TLye düştü. Etin de fiyatı hem döviz ucuzladığı hem de aracı sayısı, faiz vs. kalktığı için diyelim 20 TLye indi. Bu durumda sonuç, 200+200 =400 TL temel gider. 1000-400 =600 TL elde kalan tüketim gücü. 600 TL=30 kg. et tüketim gücü. Yani tüketim gücü 5 kg. etten 30 kg. ete yükseldi. Yani 6 kat artmış oldu. Veya bir aylık maaş(800/400) 2 aylık kira bedeli iken şimdi 1000/200) 5 aylık bedele yükseldi. Veya kiradan çabuk kurtulunduğu için kira gideri sıfırlandı.
Bu şekilde bir asgari ücretlinin alım gücü somut olarak en az 4-5 kat artmış oldu. Yani belki eskiden ömür boyu bir ev sahibi olamazken şimdi en kötü ihtimal 10 senede bir ev alma gücü ortaya çıkmış oldu. Artık yaşam standardının reel olarak nasıl yükseldiği meydana çıkmış oldu.

GELİŞMİŞ, GÜÇLÜ EKONOMİLER ÇÖKER Mİ?

Devlet organizasyonu, bir ailenin yönetimi veya bir şirketin yönetimi gibidir. Belli bir bütçesi vardır. Bu bütçe imkanları doğru kullanılmazsa ailenin veya şirketin iflası gibi devlet de iflas edebilir.
Yunanistan ve başka Avrupa birliği ülkelerinin içine düştükleri durum da yıllardır bu ülkelerin ekonomi alanında iyi yönetilememesi sonucudur.
Devlet bir yıllık kamu işlerini yürütmek için toplumda belli bir miktar para toplar. Bu toplanan vergi, eğitim, sağlık, güvenlik vs gibi kamu işlerini yapan insanlara verilir.

Ya hesabın iyi yapılmaması, ya tespit edilen verginin tam alınamaması(kaçak ya da özel sektör iflasları) sonucu ya da bu imkanların yanlış kullanılması(gereğinden fazla maaş, fazla memur, lüzumsuz ve hesapta olmayan harcama kalemleri vs.) gibi sebeplerden dolayı bütçe açık verir. Bir sonraki yıl fazla tahsilat ile açık kapatılır diye sonraki yıl borçla işler yürütülür. Yine açık, yine borç alma derken bir süre sonra elindeki para borçların taksitlerini ödeyemez miktara düşünce ülke iflas etmiş olur.

Tabi bahis konusu olan devlet olunca aile veya şirketten farklı olarak borçlarını kapatmak için halkından para talep edebilir. Yani vergileri arttırır, maaşlara zam yapmaz ya da azaltır, kamu hizmet ve ürünlerinin fiyatını yükseltir. Böylece daha çok para toplayıp belini doğrultmaya çalışır. Bunların adına da kriz ve krizden çıkmak için kemer sıkma veya acı reçete adı verilir. Tabi halk da maaşının verilmemesine veya kısılmasına, her şeye zam yapılmasına, işten çıkarmalara doğal olarak karşı çıkar. İsyan ve gösteriler, kargaşalık, seçimde de millet ülkeyi ve kendisini bu hale getiren hükümeti sıfıra indirip gönderir. Aslında ülkeyi iyi yönetemediği hatta iflasına sebep olduğu için bunun hesabının sorulması cezai müeyyidesi bile olması gerekir.

Fakat bu uygulamalar aslında ekonomiyi küçültücü etki yapar. Yani maaşların azalması, hizmet ve ürün fiyatlarının yükseltilmesi tüketimi azaltır. Tüketim azalınca üretim de kısılacaktır. Üretimin kısılması işçi azaltmak anlamına gelir. İşsiz kalanlar tüketemeyecek demektir. Zincirleme olarak üretim kısılacak ve işsizlik artacaktır.

Bu durumun çözülmesinde para kavramı çok önemli bir yer tutar. Krizden çıkışta yukarıdaki uygulamalar yerine halktan farkına vardırmadan para toplanarak devlet bütçesi oluşturulur.
Bu nasıl olur? Tabii ki para basımı yoluyla. Bir şirket krize girince para basamaz ama devletin böyle bir hakkı vardır. Daha doğrusu devletten güçlü kimse yoktur ki para basımını engellesin. Böylece ne vergi artırımı, ne maaşların azaltılması, ne faizle borç para almak. Bunlara gerek kalmadan devlet ihtiyaç duyduğu kaynağı bulmuş olur. Bu nasıl olur. Karşılıksız para basarak enflasyona sebep olmuş olup herkesten belirli bir oranda dolaylı yoldan vergi almış olur. Yani maaşlar rakam olarak değişmese de artık maaşı diyelim ki 100 ekmek yerine 94 ekmek almaya başlar. 6 ekmek parasını devlet dolaylı yoldan herkesten vergi almıştır. Ama ne vergi artışı ne işten çıkarma ne de belli ürünlere doğrudan zam yapmamıştır. Halkta pek bir tepki meydana gelmez. Böylece devletin bütçe açıkları kapatılır ve kamu hizmetleri yürütülür.

Bu çözüm birinciden daha iyidir.
Fakat bu ikinci yolu Avrupa biriliği ülkeleri yapamaz. Çünkü ortak para birliği vardır ve her ülke istediği gibi euro basamaz. Çünkü böyle bir şey sadece bir ülkeden değil euroyu kullanan başka ülke halklarından da dolaylı vergi almak anlamına gelir ki bir alman yunanlıların yanlış işlerinin faturasını ödemek istemez. Yani bir alman 1000 euro maaş için çalışsın ama bir yunanlı matbaada para bassın çalışmadan almanın ürettiği arabayı satın alsın. Bunu kimse kabul etmez.
O yüzden ortak para birliği olan Avrupa birliği ülkelerinde ekonomik krizler ancak birinci yöntem olan kemer sıkma, acı reçete yöntemleriyle çözülmeye çalışılır. Bu uygulamalar ülkenin iflasını önleyemeyebilir de. Çünkü bu uygulamalar yukarıda denildiği gibi ekonomiyi küçültücü etki yapar.

Bu yüzden ortak para birliği aslında ekonomisi güçlü olmayan veya iyi yönetilemeyen ülkeler için büyük bir risktir.
Bu durum bir ülkenin para basma hakkının hayati derecede önemli olduğunu göstermektedir. Belki de bu yüzden mesela İngiltere Avrupa birliği ülkesi iken ortak para birimini kabul etmeyip kendi para birimini kullanmayı tercih etmektedir.

NETİCE

Özetleyecek olursak, hedefe ulaşmak için :

1. Güçlü ekonomi hedefine ulaşma şuuru kazanılmalı.

2. Ekonominin işleyişinde insan ve para basma faktörü doğru kullanılmalı, herkese iş imkanı sağlanmalı.

3. Faiz kaldırılır. (Devlet faizle borçlanmaz, vergi açığı olursa para basarak karşılar, faizsiz proje kredileri verir.)

4. Doğru kur seviyesi belirlenir ve denetim altında tutulur. (TEMEL UNSUR)
(Ekonomiyi bir arabaya benzetirsek, doğru kur seviyesi ve para basımı bu arabanın direksiyonu gibidir. Ancak bu unsurlar doğru kullanılırsa araba istenilen yere götürülebilir.)

5. Devlet eliyle veya teşvikiyle stratejik yüksek teknoloji üretim markaları oluşturulur.
(zenginlik miktarı bu maddenin miktarına bağlı) (TEMEL UNSUR-2)

6. Rekabet ortamı teşvik edilir.

7. Halkın konut ihtiyacı ve eğitim, sağlık gibi diğer mecburi ihtiyaçları karşılanır. (Alt gelir gruplarından vergi alınmaz.)

8. Ekonomi doğru yönetilir. (Borçlanmalara ve vergi kaçağına dikkat edilir.)

Böylece;
* Tam istihdam(%1'in altında işsizlik) sağlanmış olur.
* Enflasyon olmaz.
* Ekonomik krizler yaşanmaz.
* Gelir dağılımı adaletli olur.
* Yıllık düzenli büyüme(nüfus artışı ve teknoloji gelişimi ölçüsünde) sağlanır.
* Böylece Türkiye, en az 2-3 trilyon $lık bir GSYH(kurun düşük olmasına bağlı olarak değil, reel değer olarak), kişi başı ortalama 20-30 bin dolarlık büyük bir ekonomi olarak, hem siyasi, hem ekonomi hem de sosyal ve kültürel olarak dünyaya örnek olacak bir niteliğe yükselerek dünyada sözü geçen saygın bir konuma ulaşır.

Bu şekilde, ekonomi, İslami bir nitelik kazanmış olur. Çünkü İSLAMİ EKONOMİNİN, kendine mahsus anlamda serbest piyasa ekonomisi(Bu hüküm, teşebbüs hürriyeti, rekabet ve gelişimi sağlamak, karın ve ücretin karşılıklı rızayla oluşması demek) ve faiz yasağı, zekat ve infak emri (Bu hüküm ise gelirin topluma adaletli dağıtımının sağlaması gerektiğini ifade eder.) olmak üzere İKİ TEMEL NİTELİĞİ vardır. Serbest piyasa ekonomisi korunarak, faiz kaldırılmış, para basma faktörü ve döviz değişkeni doğru kullanılarak işsizlik sıfırlanmış, yüksek üretim kabiliyeti ortaya çıkarılmış, sosyal devlet anlayışına göre barınma, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlar belli ölçüde ücretsiz veya karsız sağlanarak ve alt gelir gruplarından vergi alınmayarak(zenginden daha çok vergi alınması zekat ve infak emirlerinin bir yansımasıdır.) gelir dağılımı adaleti(refah) maksimum ölçüde sağlanmış olur.

Bütün bunlar;
Hedef ve zihniyetin teşekkülü 0-1 yıl,
Faizin kaldırılması, doğru kur seviyesinin oluşturulması 2 yıl,
Herkese iş imkanının sağlanması, 1 yıl,
Devlet eliyle veya teşvikiyle stratejik yüksek teknoloji üretim markalarının oluşturulması, 2-3 yıl

olmak üzere 5 veya 6 yıl gibi bir zamanda gerçekleşebilir.

Bir anlamda fidanın toprağa ekilip tutması ve biraz büyümesi ve meyve vermeye başlaması aşamaları tamamlanmış olur. Artık ağacın büyük olgun bir ağaç olması zamanla kendiliğinden olacaktır.

Bu ekonomik işleyiş düzeninin, hükümetlerin değişimine bağlı kalmadan yanlış uygulamalardan fazla olumsuz etkilenmeden devam etmesi için, hükümetten bağımsız bir ekonomi değerlendirme birimi kurularak (bu ekonomi prensiplerini özümsemiş 10-12 kişiden oluşan) yılda bir iki kez ekonomik gidişin bu ilkeler doğrultusunda olup olmadığının kontrol edildiği bir denetim mekanizması kurulabilir. Ayrıca esas denetim mekanizması olan halk, bu konuda lise eğitiminde verilecek temel ekonomi dersleri ile bilinçlendirilerek, özellikle siyasi istismar konusu olmaktan çıkarılabilir.

Ekonomiyi bu prensiplere göre şekillendirme ve yönetme işini ancak kendini topluma adamış ve halkın gücüne dayanan güçlü liderler yapabilir. Çünkü bu iş, ülke içinde faizden nemalanan bir kesimi olumsuz etkileyecektir. Ülke dışında ise emperyalist ülkelerin sömürü düzenlerini engelleyici bir tutum olduğu için hem içten hem dıştan gelecek saldırılara karşı konulması gerekecektir. Bu, hakla batılın yaratılıştan beri devam edegelen mücadelesidir.

Fakat ümidimiz, duamız ve inancımız odur ki Allah böyle basiretli ve dirayetli liderleri bahşedecek ve Allah'ın lütfu, keremi ve inayetiyle müslüman ülkeler geri kalmışlık zilletinden kurtulacak ve yeniden yeryüzünde Hakk'ın ve hakikatin temsilcileri olarak saygınlık kazanacaktır.

Reklam