Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

Kâinâtta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O her şeyi en güzel şekilde yarattı” âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta her şey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani neticeleri itibariyle güzeldir.
Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler. Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.
Allah(c.c.), bu alemi hikmetleri gereği insan merkezli ve özgür irade temelinde yaratmıştır. Zulüm ve kötülükler, insanlar tarafından irade ve tercih edilmektedir. Sorumluluk seçene aittir. Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışları bildirmiştir. Tercih insana aittir.
Bu gibi kötü, pis, çirkin şeylerin bir hikmeti de her şeyin zıddıyla bilinir olması düsturudur. Ancak bu şekilde iyinin, güzelin, rahatın, sonsuz kudretin, merhametin, adaletin, sağlığın, zenginliğin.... kıymeti hakkıyla bilinebilir. Çünkü acı olmasa tatlı kavramı da olmazdı ve tatlı diye bilinen şeyler sıradan olağan görülürdü. Ahirette her insanın mutlaka cehennemi göreceği, sonra müminlerin Allah(c.c.) tarafından çıkarılacağı ayetinin işareti de bu gerçeğe dayanır. Cennetin kıymeti zıddı olan cehennemin bilinmesi ile anlaşılabilir. Aynı şekilde layemut olma ancak ölümlü canlıların varlığıyla ortaya çıkar. İnsan ölümü tadacağı için ölümsüzlüğün kıymetini takdir edebilecek ve sonsuz hayatın nasıl büyük bir nimet, lütuf olduğunu, her şeyin varlığının Allah'ın varlığına bağlı olduğunu anlayacaktır. Bu gibi pek çok hikmeti olduğu için Allah kainatı insanın iradesine bakar şekilde yaratmıştır. Yoksa dünyadaki bütün zulümleri önlemek ona hiç de ağır gelmez. Ama zulümlerin sorumluluğu aklı ve iradesi olan insana aittir. Bu durum özgür iradenin niteliğiyle ilgilidir. Bu ise insana meçhuldür, bildirilmemiş bir sırdır. Allah, bütün bu hikmetleri özgür irade temelli yaratmayı murat etmiştir.
Doğrudan insanın özgür iradesine bağlı olmayan doğal afetler, hastalıklar gibi kötü durumlar ise dikkatlice düşünüldüğünde tama yakın bir ölçüde aslında yine insanların ihmal ve hatalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü doğa kanunları denen Sünnetullaha uymamaktan kaynaklanır. Mesela depremlerin bilimsel gerçeklerine göre yapılan yapılarda yıkılma, ölüm oranları yok denecek kadar azdır. Sel felaketleri, yangın felaketleri de çoğu zaman bilimsel verilere aykırı hareketlerden kaynaklanır. Hatta hastalıklar bile diğerleri kadar olmasa da büyük ölçüde yanlış beslenme veya davranışlardan kaynaklanmaktadır. O kadar çok çeşitli hastalık veya sorunları düşündüğümüzde aslında bunların hepsinin birer çaresi, devası olduğunu da ifade etmek gerekir. Hatta tıp ilerledikçe kanserden felce kadar birçok hastalığın tedavilerinde gelişmeler yaşanmaktadır. Belki gelecekte kanser ve felç de dahil tedavisi olmayan hiçbir hastalık kalmayacaktır. Yani dertlerin dermanı da beraber sunulmuşsa o takdirde bir noksaniyetten bahsedilemez.
Baş ağrısı gibi küçük ve geçici hastalıklar dışında özellikle doğuştan gelen fiziki ve zihinsel sorunlar ise Allah'ın belli maksatlarına yöneliktir. Bunların kendileri için bir sabır imtihanı olması yanında çevresindekiler için de onlara sahip çıkma, merhamet etme gibi bakımlardan birer imtihan vesilesidir. Ayrıca diğer insanların onların durumlarını anlayarak kendilerinin ne kadar büyük nimetlere sahip olduklarını anlamaları ve şükretmeleri için bir vesiledir. Ayrıca Allah'ın varlığına bir delil olarak da düşünülebilir. Çünkü eğer hayat tesadüfe bağlı gelişmiş olsaydı bu gibi arıza ve kusurlar belki çok daha fazla, büyük oranlarda olacaktı. İlaveten bu gibi şeyler insanların aslında ne kadar güçsüz ve aciz olduklarını anlamalarına, dünyanın aslında kalıcıymış gibi bel bağlanacak bir yer olmadığına, asıl olanın Allah'ın rızası ve ahiret hayatı olduğuna işaret etmek gibi hikmetlerinden bahsedilebilir. Ama Allah hikmetleri gereği çok küçük bir oran dışında herkesi bunlardan korumaktadır. Bu son grup için şöyle bir çıkarım da mümkündür: Bu durumda olanların sayısı oransal olarak %1den çok daha azdır. Üstelik bunların bir bölümü sonradan olan kazalar veya gelişmeler neticesinde belki hayatlarının büyük kısmını sağlıklı olarak geçirmişlerdir. Allah bu insanların bu durumlara uyum sağlamalarında da onlara rahmetle mukabelede bulunmaktadır. Hatta psikolojik destek sağlananlardan bazıları ki internette el, ayak gibi uzuvları olmayan böyle çok kişinin videosu, hayat hikayesi mevcuttur, sağlıklı insanlardan daha çok yaşamla barışık ve hayattan zevk almaktadırlar. Kendilerinin insan olarak yaratılmış olmasından dolayı şükür etmektedirler.
Sayısal oran haricinde ayrıca bir bakış açısı da kainatın milyonlarca, milyarlarca yılı içinde 60-70 yıllık insan ömrü aslında deryada bir damla misali bir göz açıp kapaması mesabesindedir. Özellikle ahiret hayatının sonsuzluğu yanında yok hükmündedir. Buna karşılık eğer bu imkan doğru değerlendirilirse sonsuz bir kazanç elde edilecektir. Hatta belki bu kişiler bu durumlarına şükür edeceklerdir. Kısacası biz bu kişilerin ahiretteki durumlarını bilmediğimiz için ve yukarıda söylenen ve belki daha başka hikmetlerinden dolayı Allah'ın rahmetini töhmette bırakamayız.
Ayrıca, elem ve acı verici olaylardan zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir. Zira, dünya asıl vatan değil sonsuzluğa ulaşmak için bir vasıta hükmündedir. Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

Yırtıcı vahşi hayvanların otçul veya kendinden zayıf hayvanları avlayıp yemesi ve nahoş görüntülerin ortaya çıkması merhamet ve hikmetle bağdaşır mı? Bunların böyle yaratılmalarına ne gerek vardı?

Allah(c.c.) mahlukatı sınıf sınıf yaratmıştır ve hepsini ayrı vazifeler ile donatmıştır. Vazifesinin ağırlığına göre de güç ve kuvvet vermiştir. Mesela; inek, deve, koyun gibi mahlukların vazifesi et ve süt vermektir, cüssesi de bu vazifeye orantılı olarak yaratılmıştır. At, eşek, deve, katır gibi hayvanların vazifesi ise yük taşımaktır, bu yüzden vücutları buna göre tanzim edilmiştir. Her mahlukun vazifesi ile bedeni arasındaki mütenasiplik, Allah’ın ne denli hikmet, adalet ve rahmet ile iş gördüğünün ispatıdır.
Aynı şekilde yırtıcı ve vahşi hayvanların da bir vazifesi ve buna uygun vücutları vardır. Bunların vazifelerinin başında ekolojik dengeyi muhafaza için, zayıf ve hastalıklı hayvanları yemektir. Ayrıca yaratılış olarak Allah'ın belli isimlerine ayna, medar olmaları bunların yaratılış hikmetlerinin başında gelir. Yaratılışlarındaki ihtişamları, kabiliyetleri, anne olarak fedakarlıkları, kendilerine verilen kabiliyetleri kullanarak hayatta kalmaları, tabiattaki hassas dengenin devamı vs. Allah'ın kadir, alim, hakim, rahim, müdebbir, rezzak gibi isimlerinin başka başka ve her gün tekrarlanan tecellileridir. İnsana Allah'ı tanıttıran ve sevdiren bir vesile ve ayrıca seyir zevki ve güzelliğidir. Belgeselleri tefekkür ederek seyreden bir insan bu hikmetlerin ihtişamını derinden hissedip anlayabilir. Böylece bu durumun bir kusur değil bir ihtişam olduğunu kavrar.
Bütün hayvanlar otçul olsaydı bunların sayısı zamanla çok artacağı için bitki örtüsü tahribi ve ardından aç kalacakları için kendi soylarının tükenmesi durumu ortaya çıkardı. Şimdi insanoğlu suni kontrol yapacak imkanlara kavuşmuş olabilir ama eskiden bu teknolojik maddi imkanlar yoktu.
Ayrıca Allah(c.c.), her şeye kadir ise bu sorunların yaşanmayacağı bir düzen tasarlayamaz mıydı sorusu sorulabilir. Tabii ki yapabilirdi ancak yaratılışta bu şekilde olmanın getirdiği yukarıdaki hikmetleri murat etmiştir. Allah, la yüsel olup yaptığı işlerden sorguya çekilemez. Yani istemeseydi denemez. Ayrıca bu vahşi hayvanlar kendilerine verilen vazifeye uyarak sadece ihtiyaç dahilinde avlanırlar. Keyfi ve zulüm işkence olacak bir faaliyet yapmazlar. Çünkü zaten normalde ihtiyaçlarını karşılayacak avlanmaları ancak yapabilmektedirler. Zira av durumundaki hayvanlar da üstün donanımlara sahip olarak yaratılmışlardır. Ayrıca insanlar da hayvanların etlerinden faydalanıyorlar. Hayvanların insanlar gibi akıl ve el beceri imkanları olmadığı için temiz bir görüntü ortaya çıkmıyor olabilir. Bunların da ayrı hikmetleri vardır. İnsanlara hayvanların nahoş tabiatları örnek gösterilerek insanın farkı ortaya konmuş olur. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Kötü ve çirkinlikler olmasaydı iyi ve güzel olanın kıymeti bilinemezdi.
Ayrıca, hayvanlar alemindeki bu acılara, nahoş durumlara felsefi açıdan bakıldığında şöyle bir durumdan bahsedilebilir: İnsanın anladığı manada acı kavramı ancak insani bir akıl ve bilinçle mümkündür. Yani acı kavramı anlamlandırılamadığı zaman acıdan bahsedilemez. Mesela küçücük mikroplarla, bakterilerle bir aslan veya ceylan arasında acıya anlam verme bakımından bir fark yoktur. Bakteri ya da mikroplar kimyasallarla öldürüldüğünde nasıl onlar için acıdan bahsedemezsek büyük hayvanlar için de aynı şey söz konusudur. Onların fiziki acılara karşı yaptıkları hareketler aslında birer reflekstir. Yani onlar acının şuurunda değillerdir. Acının kötü oluşu ancak insanlar için söz konusudur. İnsanlar arasındaki eziyet anlamındaki acılar ise iradesi yani sorumluluğu olan insandan kaynaklanır.
Kısacası tabiatta rahmeti tenkit ettirecek bir durum yoktur. Ayrıca insaf gözüyle bakanlar tabiatın bu ihtişamı karşında şaşkınlık ve hayranlık içinde kalmaktadırlar. Çekilen belgesellerin sayısı bunu ispata kafidir. Bu tenkit edilecek bir durum olmayıp hayatı fevkalade zenginleştiren bir durum olarak ancak methedilip bu güzellikleri bize ihsan edene şükretmeyi gerektirir.

Reklam