DİL ve EMPERYALİZM

DİL ve EMPERYALİZM

Dil, bir milleti millet yapan temel değerdir. Türk milleti demek aynı dili konuşan insanları ifade eder. Yani Türkçe konuşan insanlar demektir. Türk olduğu halde Türkçe konuşamayan yabancı ülkelerdeki Türkler, kendilerini Türk olarak tanımlasalar da bu da aslında yine Türkçe konuşan insanların bulunmasından, bu insanların belli bir vatanı bulunmasından kaynaklanır. Aksi halde Türkçe konuşmadığı halde kendini Türk olarak tanımlayan bir insan birkaç nesil sonra Türklükten bahsetmeyecektir. Şimdi karşı bir düşünce olarak Türkçe konuştuğu halde kendini Türk değil Rum, Ermeni olarak tanımlayanlardan bahsedilebilir fakat onlar için de aynı şey söz konusudur. Rumca’nın, Ermenice’nin konuşulduğu ve bu dili konuşan insanların yaşadığı bir ülke olması onları korumaktadır. Burada din faktörü de vardır ama belirleyici olan dildir.

Dil, kültürün temel bir unsuru ve aynı zamanda taşıyıcısıdır. Yani, tarih, gelenek ve görenekler, dünya görüşü gibi kültür unsurları dil sayesinde yeni nesillere taşınır. Bu yüzden emperyalist batılı ülkeler sömürgeleştirdikleri ülkelerde yaptıkları ilk iş yerel dil yerine kendi dillerinin konuşulmasını sağlamak faaliyeti olmuştur. Çünkü dil, değiştirilirse milletlerin tarihleriyle olan bağları kesilecek, kimlikleri, tarihi hafızaları da unutturulmuş olacaktır. Bu yüzden gelişmiş ülkeler milli dillerini korumaya ve geliştirmeye çok önem verirler.

Dilin bu kuvvetli milli yönü, dillerdeki yabancı kelime kullanımının da sorgulanmasına yol açmıştır. Acaba bir dilde yabancı kelimeler kullanılmalı mı? Kullanılacaksa hangi sınırlar içinde olmalı? Yabancı kelime kullanımı bir dilin milli olma özelliğini ortadan kaldırır mı? Yoksa hiç yabancı kelime kullanılmamalı mıdır?

Dillerde yabancı kelime kullanımının belli başlı sebepleri şunlardır:
1. Aşağılık psikolojisi, özenti veya moda
2. Bilgili görünme isteği, yenilik veya ilerilik yapma düşüncesi
3. Türkçe'yi bilmeme veya umursamama
4. İhtiyaç üzerine girenler ve kullanılanlar.

Bunlardan ilk ikisi insanların iradesine bağlı, üçüncüsü cehaletle ilgili bir durumdur. Birinci ve ikinci maddelerdeki düşünce sebebiyle yabancı kelimelerin dilde kullanımını özellikle Batı'nın üstünlüğünü kabul ettiğimiz Tanzimat'tan günümüze kadar getirebiliriz. Bu şekilde kullanımları doğru değildir. Çünkü burada Türkçe'de karşılığı varken sadece özentilik ve moda sebebiyle kullanım söz konusudur. Mesela merak yerine hobby, koruma yerine bodyguard, tamam yerine okey, ahlak yerine etik, hesap yerine adisyon gibi.

Bu özenti kullanımlar tamamen gereksiz olup yanlıştır. Cehaletle ilgili olan ikinci kullanımsa bilmemeye veya umursamamaya dayanan yanlış kullanımları özellikle çarşı pazarda dükkân isimlerinde görüyoruz.

Cafe Simao, Sport house, Monopoly Cafe gibi. Bunların daha birçok örneği var. Bu kullanımlar da tamamen yanlış ve gereksizdir. Bu kullanımlar ticaretle ilgili olduğu için aslında kanuni düzenlemelerle engellenebilir ve geç kalınmış olsa da yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir. Türkçe'nin yapısına uymayan ve Türkçe'de kullanılmayan kelimelerden yapılan isimlere ticaret sicili verilmemelidir.

Sonuncu maddede ise şu gerçeği görürüz ki her dil ihtiyaç duyduğu kelimeleri tarihi süreç içinde kültür alışverişinde bulunduğu dillerden almıştır. Bu durum dilleri zenginleştiren ve geliştiren bir durum olmuştur.
Her dilin yapısı az veya çok yeni kavramlar üretmeye müsaittir. Türkçe'de de tarihi süreç içinde halkın türettiği kelimeler olmuştur. Fakat her yabancı kelimeye karşılık bulunmamıştır. Buna gerek yoktur. Çünkü kültür dillerinin zenginliği doğal tarihi akışı içinde milletin beğenisinden geçerek geniş halk kesimlerine mal olan kelimelerden kaynaklanır. Gelişmiş bütün kültür dillerine baktığımızda aynı şeyi görürüz. İngilizce olsun, Arapça olsun, Farsça, Almanca, Fransızca ve Türkçe olsun aynı durum söz konusudur.

Tarihimizde maalesef Cumhuriyet'in ilk yıllarında, çeşitli tarihi ve sosyal etkilerden dolayı dilimizde kullanılan, halkın benimsediği ve dilimize zenginlik katan ister eski kültürümüzden gelen ister Batı dillerinden gelenler olsun yabancı kelimeleri dilden tasfiye etme çalışmaları yapılmıştır. Bu bazı kişi ve kurumlarca o kadar ileri götürülmüştür ki bir noktadan sonra Türkçe'nin kurallarına da aykırı olarak çok kaba zevksiz kelimeler türetilmiştir.

Her ne şekilde olursa olsun çoğunlukla Türkçesi olmadığı için dile girip halk arasında yayılan ve benimsenen ve asırlarca bir kültür hazinesi ortaya konan kelimeleri dilden çıkarmaya çalışmak dillerin doğasına aykırı ve tamamen baskıcı bir anlayışın ürünüdür. Dili kısırlaştırıcı bir durumdur. Fotoğraf makinesi: şekil çeken veya görüntü çekici, otobüs: çok oturgaçlı götürgeç veya büyük araç, kalem:yazdırgaç, hostes:gök konutsal avrat.

Yüksek seviyede olan hiçbir kültür "saf" değildir. Medeni milletlerin istisnasız hepsi başka milletlerin kültürlerinden yararlanmışlardır. Büyük şair ve fikir adam Paul Valery'nin bir sözü var. Diyor ki "Aslanın vücudu yediği hayvanlardan oluşur." Bu söz kültürlerin yapısı için de geçerlidir. Aslan yediği hayvanları nasıl kendi vücuduna dönüştürürse alınan kültür unsurları da milli bünyeye uygun hale getirilir. Dil kültürün en önemli unsuru olduğuna göre bu fikirler diller için de geçerlidir. Yani gelişmiş dillerin hepsi başka dillerden ihtiyaç duydukları kelimeleri alıp kendi dil yapılarına zevklerine uydurarak kullanırlar. Bu durum dilleri yozlaştırmaz, aksine geliştirir ve güçleştirir. Evet gelişmiş hiçbir kültür ve dil saf değildir. Meşhur Alman filozof Heidegger’in dil hakkında derin manalı bir sözü var: "Dil, insanın evidir." Bu sözü genişletirsek, dil aynı zamanda toplumun ve onun ürettiği kültürün evidir. Yani yaşadığı, var olduğu, korunduğu yerdir. Dil bir mirastır. Başka mirasları da içinde barındırır. Mesela Dede Korkut hikayeleri, Yunus Emre’nin şiirleri, Tanpınar’ın Huzur romanı, İstiklal Marşı, Çanakkale Şehitleri gibi eserler dilin mirasıdır.

Kelime ırkçılığı yapılarak gereksiz kuru hatta dilin yapısına uymayan kelimeler uydurulup dildeki yabancı kelimeler tasfiye edildiği zaman bu miras da tasfiye edilmiş olacaktır.

Bilim ve kültürce ileri olan milletlerin sözlükleri geri kalmış milletlerinkinden kat kat daha zengindir. Ünlü İngiliz şair ve eleştiricisi T.S. Eliot, İngilizce’nin en büyük şiir dili olduğunu söylüyor ve bu zenginliği İngilizce’nin dünyanın çeşitli dillerinden aldığı kelimelere borçlu olduğunu açıkça ifade ediyor. "İngilizce’nin kelime hazinesi öyle zengindir ki herhangi bir şairin kelime hazinesi onun toplam servetiyle kıyaslanacak olsa, çok fakir kalır." Sonra Eliot İngilizce’nin hangi dillerden beslendiğini sıralıyor ve ilave ediyor: "Bu dillerin her biri İngilizce’ye kendi musikisini de getirmiştir."
İngilizler bir zamanlar nasıl 'üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk' kurarak bir çok milletle temas etmişse biz Türkler de en az onlar kadar büyük devletler kurup birçok kültür ve medeniyetle temasımız olması sonucu aynı İngilizce gibi birçok kültürden beslenerek zengin, zevkli ve güçlü bir dil meydana getirmişiz. Türkçe de bir imparatorluk dilidir ve tarihin, coğrafyanın bir eseridir. Başka dillerden alınan her bir kelimenin ayrı bir anlamı, ahengi olmuş ve dilimizi zenginleştirmiştir.

Diller milletlerin en kıymetli, en tılsımlı servetleridir. Dillerin bir ses güzelliği ile duyurma, anlatma, inandırma gücüne ulaşmaları kısa sürede olmamıştır. İlk yazılı kaynaklarımız olan ve “Tengri teng tengri de bolmış Türk Bilge Kağan. Bu ödke olurtum. Sabımı tüketi iştigil.” cümleleriyle başlayan Göktürk Yazıtları’ndaki dili düşünün bir de şimdiki dilimizi. Dilimiz asırlar boyunca bir yandan ses ve yapı değişikliği bir yandan kelime alımlarıyla ne kadar zenginleşmiş, ifade kabiliyeti gelişmiştir. İşte dilimize giren bu kelimeleri atmaya kalkışmak dilimizi geriye götürmek, zayıflatmak demektir.
Hiçbir medeni milletin dili saf değildir. Ancak Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında dünyadan habersiz yaşayan kabilelerin dili saf olabilir. Saf ama yetersiz, gelişmemiş. Evet, saf olmak övünülecek bir şey değildir. Çünkü dilleri esas farklı kılan, milli yapan şey kelimelerden çok gramer yapıları ve kendine özgü ses ahenkleridir.
Biz dilimizin tarihiyle bir imparatorluk dili oluşuyla övünüyoruz. Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz.
Asya’dan Avrupa’ya her yerden derlenen ve asırlarca Türk zevkiyle işlenip Türkçeleştirilen kelimeler bizim zafer ve şeref asırlarımızın canlı miraslarıdır. Bu kelimeler atalarımız tarafından fethedilmiş ve vatan yapılmış topraklar gibi fethedilmiş ve Türk yapılmış kelimelerdir. Evet, atalarımızdan bize miras kalan en güzel ili şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise ikincisi Türkçe’dir.
Evet, imparatorluk dilleri hâkim oldukları topraklardan vergi alır gibi, mahsul toplar gibi kelime de alırlar. Farklı dillerden derlenen lüzumlu kelimeleri kendi dil yapılarına, estetiğine, ses yapısına göre millileştirerek kendi kelimeleri yaparlar. Evet, Nihat Sami Banarlı bu kelimelere çok güzel bir ifade bulmuş: “Fethedilmiş Kelimeler”
Ve dünyada imparatorluk dili denebilecek çok az dil vardır. Bunlar “Latince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir.”
Bu dillerin hiçbiri öz dil değildir. Hepsi başka dillerden beslenmiştir. Dilciler bu dillerdeki kelimeleri inceleyerek hangi dilden alındıklarını araştırmışlardır. Mesela İngilizce’nin %75’inden fazlası yabancı kaynaklıdır. Fakat İngilizce İngiliz olmaktan çıkmamıştır. Üstelik onlar bundan gocunmak şöyle dursun gurur duyuyorlar. Çünkü bu durum hem zenginlik hem de onların cihan hakimi olduklarının canlı bir şahidi oluyor. İngilizler arasında yaygın olan şu söze bakın. “Bahtiyardır o İngilizce ki onda her dilden kelime vardır.” Evet, fethedilmiş kelimeler…

Rusların Doğuyu işgal ettiği yıllarda şairin,
Verilmeyecek şeyler vardır,
Şeref gibi şan gibi…
Kars gibi Ardahan gibi…
mısralarından yükselen ses nasıl vatan toprağı verilemez diyorsa, aynen bunun gibi asırlarca Türk sesiyle, zevkiyle işlenmiş, evi aile, köy Türkçe’sine girmiş, vicdanlara yerleşmiş ve Türk olmuş kelimeler de verilemez. Çünkü bunlar da bizim zafer ve şeref hatıralarımızdır.
Ayrıca eski eserleri kelime değişimi yüzünden okuyamaz duruma gelmek feci bir kültür çöküşüdür. Kendi milletinin nerelerden geldiğini, neler okuduğunu, neler düşündüğünü bilen yeni nesiller, bugünü ve yarını daha iyi anlayacaklardır.
Eski kelimeleri terk etmek, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i, Mehmet Akif’i, Tanpınar’ı, Necip Fazıl’ı, Peyami Safa’yı, Halit Ziya’yı, Yakup Kadri’yi, Halide Edip’i, Atilla İlhan’ı hatta Mustafa Kemal’i yani muhteşem bir kültürü, edebiyatı terk etmek anlamına geliyor.

Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra birçok alanda olduğu gibi dilde de çalışmalar yapmış. Bu amaçla TDK'yı kurmuş ve önceleri yabancı kelimelerin tasfiyesini düşünmüş bir süre yeni türetilen öztürkçe kelimelerle yazarak denemiştir. Fakat sonra zaman ilerledikçe işi yarışa döküp soysuzlaştıranların elinde Türkçe'nin ve Türk kültürünün nasıl bir çıkmaza sürüklendiğini fark etmiş ve herkesin bildiği ''dahiyane'' bir taktikle ''Güneş Dil'' teorisini geliştirerek öztürkçecilik hareketinden vazgeçmiştir. Türkçe kaynak dil kabul edilerek Türkçe’de kullanılan yabancı kelimelerin aslında yine Türkçe'ye ait olduğunu ileri sürerek dilde yaşayan kelimelere saygı gösterilecekti. Bu teori bir hedef değil bir vasıta idi. Bunu anlamamak Atatürk'ü anlamamak demektir.

Evet Güneş Dil teorisi girilen çıkmaz bir yolu, milletin gönlünü incitmeden terk etmek şeklindeki çok ince bir buluştur.
Fakat Atatürk'ün ölümünden sonra bazı kişiler onun bu hayati emrini hiçe sayarak yeniden ''öztürkçecilik'' hareketine dönme gafletinde bulunmuşlardır.

İngiliz yazar George Orwell dil ile ilgili diyor ki: ''Milletleri dil yıkımıyla çökertip, sürü haline getirerek istediğimiz gibi yönlendirebiliriz.'' Evet dilleri yıkmak... Mesela bizde yalnız Türkçeleşmiş sözleri değil, bizzat Türkçe sözleri de değiştirip, kelime diye zevksiz, ahenksiz, kuru, mazisiz bazı anlaşılmaz sözcükler icat etmek, böylelikle birbiriyle doğru düzgün anlaşamayan kalabalıklar meydana getirmek, sonra da istenilen yola götürmek şeklinde uygulandı.

Evet, malesef bu oyun Türkiye' de ve Türkçe üzerinde Atatürk'ün vefatından sonra ve Cumhuriyetin ilk yıllarında acımasızca uygulandı. Sinsi plan doğru uygulamaların arasına sokularak gizlendi. Tıpkı zehirli bal gibi. Arapça, Farsça'dan giren bilimsel alanda kullanılan terimler ve yabancı tamlama kuralları kaldırıldı. Azm - ı terkova yerine köprücük kemiği, azm- ı harkafa yerine kalça kemiği veya bilek kemiği, göğüs kemiği gibi halk dehasının eseri olan ve yaşayan kelimeler bilim metinlerine konuldu. Hıyanet-i vataniye, ateş-i aşk gibi yabancı tamlamalar yerine vatan ihaneti, aşk ateşi şeklinde Türkçeleri kullanıldı.
Ama bunların yanında halk arasında yaşayan, halkın benimsediği yani yaşayan ve bize mazimi anlatan kelimeler de atılmak istendi.Böylece tarihle olan bağımız koparılmak istenmiştir.

Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri milli olamaz. Ama sesi, mimarisi yani cümle yapısı mutlaka milli olur. Mesela ayine kelimesi Farsça fakat, Türkçe'de ayna olmuştur. Böylece gul bizde gül olmuştur. Künc bizde genç olmuştur. Böylece bu kelimelere biz kendi sesimizi vermiş ve onları fethetmişizdir.

Arıdilcilerin tepeden inme baskıcı ve uydurmacı kelimeleri ise çoğu zaman zevksiz ve manasız olmuştur. Görüt, aygıt, kuday, utku,betik, yazgaç, yapıt, kalıt…

İşte bu hareket asırlarca Türk topraklarında Türkün zekası ile işlenerek zenginleşen kelimeleri yok etmek, dili fakirleştirmekten başka bir anlam ifade etmez.

Mesela Farsça guuşe Türkçeleşerek yani fethedilerek köşe olmuştur. Sadece bunu atmak bununla kalıplaşan bir çok deyimi de atmak anlamına gelir. Köşeye kurulmak, köşeyi dönmek, köşetaşı, ciğerimin köşesi…. daha neler neler..
Dilimizde buna benzer o kadar kıymetli, zevkli Türkçeleşen kelime örnekleri var ki: Mesela Acem’in gul dediğini biz ‘gül’ yapmışız. zerd-alu, şeft-alu’yu zerdali, şeftali yapmışız. Bu kelimeleri çıkarıp mazisiz uydurma kelimelerle yeni nesil yetiştirilirse bu nesil hem düşünmede hem konuşmada tam bir facia yaşar.
Kısacası bir dili, kelimeler değil ses ve yapı unsurlarının bozulması yozlaştırır ve dilin temeline dinamit koyar.
İşte bu yüzden dilde sadeleşmenin öncü ismi Ömer Seyfettin yabancı kelime kullanımına anlattığımız çerçevede doğal bulmakla beraber esasen yapı ve tamlama yanlışlarına karşı çıkmıştır

Öztürkçe olan ama unutulmuş yani ölü olan kelimeleri diriltmeye çalışmak da dili fakirleştirir. Mesela “akıl” anlamına gelen ve uslu, uslanmak kelimelerinde kalıplaşıp kalan “us” kelimesinin akıl kelimesi yerine kullanılmak istenmesi akıl kelimesiyle kurulan birçok deyimin de feda edilmesi anlamına gelir. Akıl vermek, akıl karı, aklım takıldı, aklında bulunsun, akıl sır erdirmek, aklı başından gitmek…

Zamanında Çinlilerin Türk birliğini bozmak için eski Türk hakanından, verecekleri bir prensese karşılık Türk vatanından bir taş parçası istedikleri bilinir. Hakan büyük bir gaflete düşerek bu tılsımlı taşı Çinlilere verince Türklerin Çinlilere esaretinin başlangıcı olurmuş.
Bugün de düşmanlarımızın bizden alıp koparmak istedikleri üç büyük tılsım vardır:
1.Milleti birbirine bağlayan tek ve güzel bir dil.
2.Türkleri, 1000 yıl dünyanın en ahlaklı en medeni ve en büyük kuvveti kılan Türk Müslümanlığı
3.Bizim için büyük şeref kaynağı olan milli tarih ve ecdat sevgisi.

Evet, şimdi dikkat edersek, açıkça görünüz ki elimizden gidenler hep bunlardır. Bugün artık birbirimizin dilini bilmiyor, değerini anlamıyor, inanışını küçümsüyor, tarihimize küfürler savurarak, geçmişimizden utanarak yetişiyoruz.

Şunu da belirtmek gerekir ki günümüzde devam eden süreçte yeni kavram ve teknolojilerin isimleri için şahıslar tarafından olsun TDK tarafından olsun kelime türetme çalışmalarının yapılması elbette yanlış değildir. Yanlış olan şu ki bir türetmeyi zorla benimsetmeye çalışmak, ders kitaplarında, resmi yazışmalarda ve medyada zorla kullandırmaya çalışarak halka yaymaya çalışmak doğru değildir.

Bu noktada kelime teklifi veya teklifleri yapılır. Halk zaten zevkine uyanları benimseyip ötekileri benimsemiyor. Mesela herkesin bildiği, sevdiği kalem yerine yazdırgaç, kağıt yerine yazgaç kelimesinde yıllar geçmesine rağmen ısrar etmek doğru değildir. Bunun gibi çok örnek var. Teyyare yerine türetilen gökgötürü tutmazken uçak kelimesini halk benimsemiştir. Yine aynı şekilde computer yerine bilgisayar, dominant yerine baskın, mantalite yerine anlayış gibi Türkçe’nin kurallarına uygun, güzel zevkli türetmeler halk tarafından zaten yapılıyor ve benimseniyor.

Dillerdeki kelime alışları karşılıklıdır. Yani mesela dilimizde Arapça’dan Farsça’dan Yunanca’dan İtalyanca’dan İngilizce’den kelimeler olduğu gibi bu dillerde de Türkçe’den kelimeler vardır. Bu alış verişte alınan kelime sayıları değişebilir. Mesela bir dilden yüz tane kelime alınmış, o dile on beş tane kelime verilmiş olabilir. Ama başka bir dilden ise yirmi tane kelime alınmış yüz kelime verilmiştir.

Mesela, Yunanca’da ve Farsça’da 3000 kadar, Rusça’da 2500 kadar, Arapça’da ve Macarca’da 2000 kadar, İngilizce’de ise 500 kadar Türkçe kelime olduğu tespit edilmiştir.

Yabancı dillerin tahakkümüne karşı dil hareketleri tarihimizde çok eskilere dayanır. Mesela Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklulardaki edebi dilin Farsça, devlet işlerinde kullanılan dilin Arapça oluşuna karşı çıkarak Türkçe’yi resmi dil ilan etmişti. Yine 17.yy.da Edirneli Nazmi gibi bazı Divan şairleri “Türki-i Basit”(Basit, sade Türkçe) hareketini başlatmışlardır.

1912’de Selanik’te Ömer Seyfettin öncülüğünde Genç Kalemler dergisinde başlatılan Yeni Lisan hareketi de bunlardan biridir. Cumhuriyetin başlarındaki öztürkçecilik” (arıdilcilik) hareketine kadar hiçbir hareket halk arasına yayılan mazisi olan kelimeler yerine yenilerini uydurma şeklinde anlaşılmamıştır. Mesela, Ömer Seyfettin’in kullandığı ifadeye bakın “lisan” demiş yani dil dememiş. Bu hareketler, resmi dilin Türkçe olmamasına, aşırı yabancı kelime kullanımına ve özellikle yabancı yapı kullanımına karşıdır.

Yine Karamanoğlu Mehmet Beyin Türkçe’yi resmi dil ilan ettiği cümleye bakın: “Bugünden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste Türkçe’den başka dil konuşulmaya.” Kelimelerin hemen hepsi yabancı. Ama onlar dil şuurunu yabancı kelime düşmanlığı şeklinde düşünmüyorlardı.

Yunus Emre kendi döneminde tek başına bir dil inkılabı yapmıştır. Halkın kullandığı kelimeleri kullanarak şiirlerini söylemiş Türkçe’nin ölümsüz enfes söyleyişlerini yakalamıştır. Fakat onun dili de öztürkçe değildir. Halkın diline karışan bütün kelimeleri ayırım yapmadan kullanmıştır. Onun dili de ortak İslam medeniyeti içinde Türkçeleştirilmiş kelimelerle zenginleşen bir dildir.

Peyami Safa Türk Dili dergisinin 1951’deki 12.sayısında şöyle yazmıştır: “Türk dilindeki her yabancı kelimeye bir karşılık uyduracak değiliz. Bu kadar ileri götürülen bir pürizmin karşısına dikilen gerçek şudur: Aydın ve halk dilinde ifade enerjisini kaybetmemiş canlı kelimeler yabancı da olsa atılamazlar. “kitap”, “lamba” gibi. Bunlara karşı savaş açmak dil Donkişot’luğudur.”

Evet, yazı dilinin aşırılıklardan temizlenmesine, sadeleşmesine kimse karşı olamaz. Fakat halkın belleğine karışan kelimelere düşmanlık yapmak yanlıştır. Bütün büyük edebiyatçılar da öyle kabul etmiştir:

Bakın Yahya Kemal bunu nasıl anlatıyor:

* Şiirde, yaşayan Türkçe’ye girmemiş hiçbir yabancı kelime kullanılmamalıdır.

* Yaşayan Türkçe’deki yabancı kaynaklı kelimeler onlara Türklerin verdiği ses ve mana içinde Türkçe saymak.

* Türkçe olmayan yapı unsurlarını ve ekleri yani tamlamaları ve cümle dizilişini kullanmamak.

Osmanlıca ile yazılan divan şiirlerinin dili büyük ölçüde ağır ve anlaşılmaz olabilir. Fakat bu dil esasen yazı dili olup küçük bir eğitimli grubun kullandığı dil olup halka hitap etme amacı da zaten yoktur. Divan şairleri ister maharet gösterisi olsun ister vezin gereği olsun halka mal olmamış yabancı kelimeleri kullanmakta aşırılığa gittikleri için bunun bedelini büyük ölçüde unutulmakla ödemişlerdir. Fakat yine de halkın diline yaklaşan çok sade veciz söyleyişler de yakalanmıştır.

Halini bilmez perişanın perişan olmayan (Ahmet Paşa)

Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş (Baki)

Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur (Ş.Yahya)

Hep seninçündür benim dünya cefasın çektiğim
Yoksa ömrüm var sensiz neyleyim dünyayı ben (Baki)

Evet, bu çerçevede Türkçe sadeleşme, millileşme zenginleşme hareketine devam edecektir. Yeni türetilen kelimeler ancak dilde en zevkli ve sanatkar millet olan Türk milletinin beğenisinden geçtikten sonra kullanılabilir. Hangi kelimenin yaşayacağına, hangisinin kullanılmayacağına kişiler değil halk karar verecektir. Bu, masa başında yapılacak bir iş değildir. Çünkü dil, halkın meydana getirdiği canlı bir varlıktır. Ancak bu doğal akış içinde değişimler meydana gelebilir. Zorlamalar dilin doğal gelişme ve zenginleşmesini engeller, dili bozar. Böylece dile zarar verilmiş olur.

Kelime türetmenin aşırıya götürülerek halkın diline karışan, Türkçeleşen ve asırlarca büyük sanat eserleri ortaya konan kelimeler dilden çıkarılınca bakın sanat şaheserleri ne hale geliyor:

Bir kere sevdaya tutulmaya gör
Ateşlere yandığının resmidir
Aşık dediğin Mecnun misali kör
Ne bilsin alemde ne mevsimidir.

Bu muhteşem eser, kelimeleri değişince ne hale geliyor :

Bir kere sevgiye tutulmaya gör
Yangılara yandığının çizimidir
Seven dediğin Mecnun örneği kör
Ne bilsin yeryüzünde ne yılbölümüdür.

Büyük usta Yahya Kemal'in meşhur şiirine bakalım:

Dönmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç,
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle...

Kelimeler değişince sanat eseri değerini ve sihrini kaybediyor.

Dönülmez akşamın ucundayız, süre çok geç
Bu son andır ey yaşamım nasıl geçersen geç
Yeryüzüne bir daha gelmek görüt edilse bile
Avunmak istemeyiz öyle bir avuntuyla

Edebiyatımızın müstesna şiirlerinden biri Mihriban:

Yar deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Orjinalin dışına çıkalım:

Sevgili deyince yazdırgaç elden düşüyor
Gözlerim görmüyor usum şaşıyor
Işıldakta titreyen ışık üşüyor
Sevgi yazgaca yazılmıyor Mihriban

Halkın benimsediği kelimelerle dilimizin ne kadar ahenkli, kudretli ve zengin olduğu gayet açık görülmektedir.

Kaynaklar :

Türkçe'nin Sırları - Nihat Sami Banarlı
Kültür ve Dil - Mehmet Kaplan

Reklam