Ecnebilere İslam

Ülkemize turist olarak gelen ecnebiler olsun, kendi ülkelerinde tanıdık biri, komşusu veya başka herhangi bir sebeple İslamı merak eden ecnebiler olsun zaman zaman İslam'ı merak edip öğrenmek isteyenler olmaktadır. Bu kişilere acaba İslam nasıl anlatılmalıdır? Aslında esas olan İslam'ın temsil yoluyla yani yaşanarak anlatılmasıdır. Ancak bu her zaman mümkün olmamakta ve bazen yazılı bir materyale ihtiyaç duyulmaktadır. Acaba bu şekilde merak eden kişilere elbette ilk kaynak zaten kendilerinin de haklı olarak ilk başvuracakları İslam'ın esas kaynağı olan Kur'an-ı Kerim olacaktır.

Aşağıdaki yazı, bunun dışında İslami bilgilerin ilk muhatap olan kişilerin pekiştirmesi açısından CEP KİTAP şeklinde özet mahiyetinde kitapçıklar hazırlansa acaba hangi konular ne şekilde anlatılmalıdır, sorusuna bir deneme mahiyeti taşımaktadır. Bunun için kanaatimizce önce İslam'ın uluhiyet, tevhit anlayışı, hayatın izahı, temel ibadetler gibi bilgilerden sonra çeşitli sebeplerden dolayı o insanların düşünce dünyalarında var olabilecek İslam imajını düzeltmeye yönelik bilgilerin de yer alması önem arz eder:

1. İSLAM ve HAYAT

AMAÇ, SEBEP
Kainatın ve insanın yaratılış sebebi Allah'ın kendini(isim ve sıfatlarını) ve sanatını göstermek, tanıtmak istemesi; böylece kendi özgür iradesiyle görmeden, gaybda iman edip Allah'a yönelen, ibadet ve taat eden ve onu tanıyıp seven(aşk) gönülleri; ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşan kullarını ortaya çıkarmak istemesidir. "Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik." (Zariyat, 56) ayeti niteliği bize meçhul olan irade temelli bir yaratma olduğunu ifade eder.

İslam'ın tasavvuf anlayışına göre “Ben, gizli bir hazineydim. Tanınmak istedim." hadisi varlığın yaratılış sebebini bildirir. Bu istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı marifettir. Buna göre yaratmanın kökünde ve temelinde muhabbet(kendi zatına olan sevgi) ve marifet(bilme, tanıma) vardır.
Buna göre Allah(c.c.), hüsn-ü mutlak yani kusursuz, mutlak güzeldir. Güzelliğin yapısı kendini görmek ve göstermek ister. İşte, Cenab-ı Hak, kendi sonsuz, kusursuz güzelliğine duyduğu aşktan dolayı kendini göstermek, mahlukatının gözüyle de görmek ve kendi iradeleriyle gaybda görmeden, isim ve sıfatların tecellilerine, yani kainata bakarak kendisine yönelip bu mutlak güzelliğe gönül verip sevmelerini murat etmiş ve kainatı bu ana hikmet gereği yaratmıştır.
Her güzellik ve maharet sahibi, bu güzelliğini, eserlerini, sanat inceliklerini hem kendi gözüyle görmek ve hem de başkalarının nazarıyla o eser ve sanatına bakmak ister. Cenâbı Hak da, kendi sonsuz cemâl ve kemâlini görmek ve mahlûkatına göstermek hikmetiyle, bu kâinat sergisini açıp antika sanatlarını orada dizmek istemiştir.
Eşyada görünen güzellikler ve mükemmellikler, Cenâbı Hakk'ın isimlerine aittir ve o isimlerin tecellileridir. Madem o isimler bâkidir, devamlıdır ve cilveleri dâimidir. Elbette onların nakışları yenilenir, daha güzel bir şekilde âlem-i bâkide tazelenir.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bunları şöyle ifade etmiştir:

* Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, düşünün ki biz, sizi topraktan, sonra bir meniden, sonra bir pıhtı kandan, sonra şekli belli belirsiz bir lokma etten(ceninden) yarattık. Size kudretimizin kemalini açıkça gösterelim diye. (Hacc, 5) (Allah, isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Onlar, göklerin ve yerin ifade ettiği manalara bakmazlar mı?” (Araf, 185) (Allah, kainattaki ihtişamlı, sanatlı yaratışıyla isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.” (Al-i İmran, 190)

* Güneşi ve ayı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunların her biri belirli bir vakte kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Ayetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz. (Rad, 2) (Aklı kullanarak Allah'ı(c.c.) tanıma, marifetullah tahsili)

* "Gökten, bir ölçüye göre su indiren O’dur. Onunla ölü bir memleketi diriltti (ve her yanına hayat) yaydı; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 11)
* "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz; yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa, 68-70)
* Herşeyden sıyrılıp yalnız O'na (Allah'a) yönel. (Müzemmil, 8) (Asıl sevgi Allah'a olmalıdır.)
* Hanginiz güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur. (Mülk, 2)
* Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. (Zariyat-56) (Özgür irade temelli bir hayat)
* Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56) (İbadet, namaz, oruç gibi bilinen işler yanında ilim yoluyla Allah'ın tanınmasını da ifade eder.)
* Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sabırlıları belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran 142) (Mücahede yoluyla kendini geliştirme ve iman iddiasının ispatlanması gereği)

* Ey müminler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allahu Teala sabredenlerle beraberdir… Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile, mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 153,155)
* Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe,111) (Dünyanın geçici olduğu, kalbin dünya sevgisinden temizlenmesi gerektiği)
* Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

* “Cennet de takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Onlara denir ki, “İşte, buydu size vâdedilen mükâfat. Gaybda, (görmediği halde) Rahman'dan korkan ve Allah'a yönelmiş bir kalble ge¬len için!.. Selâmetle girin oraya! Bu ebedîlik günüdür!'' Onlara orada her iste¬dikleri var. Nezdimizde daha fazlası da vardır.” (Kaf, 31-35) (Yaratılışın veciz ifadesi: Gaybda Allah'a iman eden(meleklerden farkı) ve Allah'a yönelen(tanıyan, seven, en geniş anlamda ibadet eden, ahlaken olgunlaşan, böylece sonsuzluğa ve Cemalullah'a liyakat kazanan) gönüllerin ortaya çıkması.) Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım, kudsi hadisinin manası. Böyle insanların(en yükseği Hz.Muhammed (s.a.v.)) ortaya çıkması. Kainat ağacının meyvesi...

HEDEF
İnsan bu amacı bilip gerçekleştirdiği ölçüde yaratılışına uygun davranmış olacak ve ala-yı illiyin denen en yüksek makama çıkacak yani olgun bir insan olacak, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmış olarak sonsuzluk yurdunda Cenab-ı HAKK'ın Zat-ı Akdesini müşahadeye liyakat kazanarak sonsuz ve mutlak saadete erecektir.

Allah(c.c.), bu alemi, meleklerden farklı olarak özgür iradesiyle insan kendisini tanısın, sevsin, ilim ve ibadet yoluyla Allah'ın ahlakıyla ahlaklansın diye yaratmıştır. O halde, amaç cennete ulaşmak veya cehennemden kurtulmak değildir. Saf, karşılıksız Allah sevgisini elde edebilmektir. Karşılıksız sevme üç sebepten doğar:
1. Güzelliktir: İnsan, tabiatı gereği sureten güzel olan her şeyi sever, ona muhabbet eder ve ister.
2. İhsandır: İnsan, kendisine iyilik, güzellik ve fayda sunana karşı vefa gösterip gönül borcu duyarak onu sever ve saygı duyar.
3. Kemaldir. İnsan, fiillerinde olgun, mükemmel olan şeyleri sırf bu sebepten sever ve hürmet eder. Halis sevgi de budur.
Şimdi bunların hepsi Cenab-ı Hak'ta en mükemmel şekilde bulunur.
1. Allah(c.c.), hüsn-ü mutlaktır. Kusursuz güzeldir. Bu sebepten kendi güzelliğine duyduğu aşk varlığı yaratmasına sebep olmuştur. Kusursuz güzelliğini görmek ve göstermek istemiştir.
2. Bütün varlık, nimet ve sanatlı güzellikler O'nun ihsanıdır. Dolayısıyla her türlü ihsan O'na aittir.
3. İlim, merhamet, adalet, kerem, yücelik, kudret, sabır gibi her hasletin en kemal derecesi Allah'a aittir.

O halde insanın en çok sevmesi gereken varlığın Allah(c.c.) olması gerekir. Eğer bu böyle olmuyorsa sebebi, sevgiye götüren bu üç sebebin bilinmemesidir. Yani Allah marifetinin, bilgisinin noksanlığıdır. O halde yapılması gereken kalbi dünya sevgisinden temizleyip Allah'ın marifetini bahsedildiği üzere ilim yoluyla elde edip sonra devamlı zikirle Allah'a duyulan aşk ve şevki artırmaktır. Toprağı taşlardan temizledikten sonra tohumu ekip onu düzenli sulayarak meyvedar bir ağaç haline getirmeye çalışmaktır. Kurban ibadetinin bir hikmeti de Allah sevgisi önündeki temel engel olan ve kurban ile(çocuk sevgisi ile) simgelenen dünya sevgisinin bu yolda feda edilmesi, Allah'a yaklaşma yolunda O'nun emirlerine tam teslim oluşu(Hz. İbrahim'in oğlunu feda edişini) ifade etmesidir.

Cehennem tehdidi yani cebir özgür iradeyle ibadet, tanıma ve sevmeye engel değil midir?
Doğrudan bir etkisi olduğu söylenemez. Çünkü bu tehdide rağmen imana gelmeyen birçok insan olduğu gibi, iman ettiği halde ibadet ve taat etmeyen de birçok insan vardır.
Belki kısmen etkisi olabilir. Kişi eğer azap korkusuyla dini emirleri yerine getiriyorsa bunun bir göstergesi olur. Yani böyle kişiler sadece verilen emirlerle sınırlı bir ibadet yaparlar. Namazı beş vakit olarak kılıp ramazanda oruç tutarlar. İbadet ve taat onlara ağır gelir. Bazen ihmal ederler. Gerçi bu durum dinen kötü değildir ve ibadeti emir dairesinde yapan herkes için de azap korkusuyla cebri yapıyordur diyemeyiz. Bunu ancak Allah ve kişinin kendisi bilir.
Fakat işin farklı bir boyutu da vardır: Allah'ın öyle kulları vardır ki emir olan ibadetleri yaptıkları gibi nafile ibadetler de yaparlar. Mesela beş vakit namaz yanında fazladan namaz kılarlar. Hatta bunu gece uykunun en tatlı olduğu zamanda yaparlar. Ramazan orucu yanında pazartesi, perşembe gibi haftanın belli günlerinde hatta yaz kış demeden severek nafile oruç tutarlar. Mallarıyla ve canlarıyla Allah'ın dininin yayılması için çalışırlar. Gece gündüz demeden daima Allah'ı tefekkür ve zikir içinde olurlar. İşte bunlar da azap tehdidinin ötesinde özgür iradeleriyle ve severek, isteyerek can u gönülden ibadet, taat, tanıma ve sevme yoluna giren milyonlarca insan bulunduğunu gösterir. Bunların bir kısmı şeyh, mürşit, veli, evliya gibi sıfatlarla tanınır. Kimisini de yalnız Allah bilir.

YAPILMASI GEREKENLER
Bunun için ilk şart iman etmektir. Sonra imanını kuvvetlendirecek ve Allah'ı tanımayı sağlayacak ilimleri öğrenmesi gerekir. İlim öğrenmede sınır yoktur. Çünkü Allah'ın zatı, sıfatları yani onu tanıma sınırsızdır. Öncelikle iman, Kuran, ilmihal sonra ise tabiat ilimlerini öğrenmelidir.
Sonra ibadet yoluyla ona kulluğunu ve şükrünü izhar etmelidir. Bunun temel niteliği ise ihlas olmasıdır. Sonra ilim ve zikir yoluyla Allah'a olan muhabbetini tesis etmelidir. Bir anlamda kalbindeki bu tohumu meyveli bir ağaca çevirmelidir. (Bunlar, bu bilgi ve şuura sahip insanlardan oluşan ilim ve sohbet ortamlarında bulunarak, böyle insanlarla arkadaşlık ve dostluk kurarak daha kolay olur. Kişi arkadaşının dini üzeredir, hadisi bu gerçeğe işaret eder.)

ENGELLER
Bu yoldaki temel engel dünya sevgisidir. Zira bir kalpte iki sevgi bulunmaz. Diğer sevgiler ancak kalpteki asıl sevgiye bağlı olarak gelişir. Nefis ve şeytan bu olgunlaşma yolunda bir nevi yemeği pişiren ateş misalidir. Onların tek silahı kişiye dünyayı sevdirmektir. Diğer bütün kötü huylar bu yolla ortaya çıkar. Dünya sevgisinin ilk şartı ise çok yemektir. Oruç ibadetinin bir hikmeti de budur. Diğer bütün kötü huylar yaşamak için yemek değil zevki için yemek düşüncesinden doğar:
Çünkü karnı tıka basa doyan şehvete, mala mülke ve daha çok kazanmaya yönelir. Bunun için makam mevki şöhret sahibi olması gerekir. Onlara yönelir. Onları elde etmek için yalan dolan hile iftira hırsızlık, faiz gibi kötü işleri yapması gerekir. Çevresindeki insanlara hased eder. Zira onlar kendisinin dünyalık kazanmadaki rakipleridir. Bunları elde eden insanda kibir gurur ve bencillik hasıl olur, cimrileşir ve uzun yaşama düşüncesini sevmeye başlar. Böylece Allah'ı ve ahireti unutmak kendisine hoş gelir. İbadet, taat ve zikir yapması zorlaşır. Git gide nefsine daha çok yönelip uyarak adeta ayet-i kerimede ifade edilen nefsini ilah edinme noktasına gelerek şirke kayıp esfel-i safiline düşerek hüsrana uğrayanlardan olur.

NETİCE
Demek ki saadeti kazanmanın temel şartı kalbi dünya sevgisinden temizlemektir. Ölmeden önce ölünüz hadisi bunu anlatır. Bu ise ilimle yani dünyanın gerçek niteliğini kavramakla olur. Dünyanın yaratılış hikmetini bilip kısa ömür sermayesini iyi kullanmalıdır. Bunun için ise ölüm ve acziyeti düşünmek gerekir. Dert, sıkıntı, hastalık ve musibetlerin yaratılış hikmetlerinden biri de budur. Bunlar dünya sevgisini kırmada insana yardımcı olur. Sonra yapılacak ilk iş çok yemek arzusunu kırıp yemede ölçülü olmaktır. Bütün güzel huylar bu şekilde elde edilir:
Zira dünyayı hakiki tanıyan insan kalbini ona bağlamaz. Ölümü ve acziyeti kavrayan insan tevazu sahibi ve cömert olur. Alçakgönüllülüğü arttıkça makamı yükselir. Hiçbir kötü olay ona acı vermez. İsyan etmeyip sabırlı olur. Daima güleryüzlü olur. Dünyalık kazanma derdi olmadığı için kimseyle didişmez, yumuşak huylu(hilim) ve tatlı dilli olup herkese karşı nazik ve yardımsever olur.
Ahlaki kemalde son noktalar ise şükür ve rızadır. Hakiki şükür, rızanın bir göstergesidir. Zira dünyanın hakiki yüzünü bilen bütün dert, bela ve musibetlere, kötülüklere sabrederek her haline şükreder. Çünkü bunlar kalbindeki Allah sevgisi iddiasının doğruluğunu gösteren delillerdir. Yani aşk bir dava ise bela ve musibetler de aşığa davayı kazandıracak şahitlerdir. Bu dava, şahitsiz ve delilsiz kazanılmaz. Bunlara sabretmek, rıza göstermek hatta bu yolda can feda etmek(kurban simgesi) karşılıksız sevmenin şahitleri, delilleridir. İbadet ve taat(emirleri yapıp yasaklardan kaçınmak) ona ağır gelmez. Böylece rıza mertebesine erişilmiş olarak, "Ey mutmain nefis!.. Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir." ayeti tecelli edip dünyevi hayat macerası kemal noktasına yani ala-yı illiyine ulaşılarak son bulur ve nihai saadete kavuşulur.

Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başı ise dünyadan kendimizi soyutlayıp uzaklaştırmak, din dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek mi gerekiyor?
Dünyanın yaratılış hikmeti Allah'ın kendisini tanıtması, özgür irade ile kendisine yönelen, onu seven gönülleri ortaya çıkarıp ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşarak, sonsuzluk yurdu cennette zat-ı akdesin cemalini müşahedeye liyakat kazananları ortaya çıkarmak istemesidir. O halde bu hikmet penceresinden bakıldığında dünya tamamen kötü değildir. Dünyanın kötü tarafı, nefse, kötülüklere, isyana bakan yönü olup insanı Rabbini tanıma ve ona ibadet etmeden uzaklaştırmasıdır. Kötü olan dünya sevgisinden maksat budur. Yoksa isim ve sıfatlarının tecelli merkezi olan ve Allah,'ı tanımaya vesile olan yönü kötü değildir. Çünkü zaten bu amaçla yaratılmıştır. Ahiret hayatı bu şekilde kazanılacaktır.
Bu açıdan bakıldığında dünyadaki güzellikler, Allah'ı tanımaya ve şükre vesile oluyorsa, ibadete engel olmuyorsa kötü değildir. Bu açıdan, dünya güzelliklerinden olan mesela lezzetli bir meyve veya bir yemek aşırıya gitmemek şartı ile yenip yerken bu lezzetleri yaratan Allah'ın ilmi, kudreti düşünülüp sonunda da şükredilirse kötü değildir. Ahiret hayatındaki güzelliklerin bir nümunesi ve fihristesi olan bütün nimetler bu şekildedir.
İnsan, meyvedar bir ağacın programını taşıyan yani potansiyel ağaç olma özelliklerine sahip bir tohum, çekirdek hükmündedir. Nasıl ki şartları yerine getirildiğinde o küçücük tohumcuk çiçeklerinin görünüş ve koku güzelliğiyle, gölgesiyle, bir bütün halindeki ihtişamlı güzelliğiyle, meyveleriyle hatta tevazudan boyun büken bir insan gibi meyvelerini dallarından aşağıya sarkıtarak sunan ayırım yapmadan hayvan ve insanlara faydalı olan adeta cömertlik, yardımseverlik, mütevazilik gibi üstün vasıflara sahip olgun bir insan gibi olan ağaca dönüşür.

İşte insan da ala-yı illiyindeki insanı temsil eden bu ağaca dönüşecek tohum gibi potansiyel özelliklere sahip olarak yaratılmıştır. Fakat tohumun, su, gübre, ışık, bakım gibi şartları yerine getirmek şartıyla ağaç olması gibi insan da ancak yukarıdaki şartların yerine getirilmesiyle bu makama ulaşabilir. Bunun için azim ve gayret gereklidir. Kainatın ve varlık aleminin de meyvesi işte bu ala-yı illiyindeki insanlardır. Bu mertebelere ulaşmak için verilen mücadelelerden hasıl olan hareketler,işler yani hayat da bir güzel filmin veya spor müsabakasının seyir keyfi gibi güzelliklerin yani gizli define olan Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımasının, güzelliğinin ortaya çıkmasıdır. İşte bütün bunların ortaya çıkışını Allah, niteliği bize meçhul olan iradeye bağlı olarak yaratmıştır. Çünkü, özgür iradeyle Allah'a yönelmek, ibadet etmek, bu yönde nefis ve başka zorluklarla mücadele ederek ahlaken ve ilmen olgunlaşmakla, cebri, Allah'ın dilemesiyle olması çok çok farklı şeylerdir. İnsanların meleklerden farkı ve yüksek derecelere çıkabilmesi de buradan gelmektedir.
Buradan da anlaşılıyor ki kainatın varlık amacı birilerini cehenneme atmak değildir. Bu durum, yukarıdaki hikmetlerin yaşanması sırasında iradenin kötüye kullanılarak ortaya çıkan, yaşanan zulüm, kötülük ve haksızlıkların giderilerek adaletin yerine gelmesi içindir. Allah'ın adil-i mutlak oluşunun bir yansımasıdır. Yoksa amaç, sonucu bilinen bir sınavla birilerine acı çektirmek değildir.

Burada zulme girmeyen, kötülük ve haksızlık yapmayan ama iman etmeyen iyi insanların durumu ile iman ettiği halde ibadet etmeyenlerin durumu ne olacak sorusu akla gelebilir. Birincilerin durumu, iman etmemeleri eğer duymadığından veya yanlış tanıtılmadan kaynaklanıyorsa bunların sorumlu olmayıp azap edilmeyeceği ayet-i kerimeyle sabittir. Doğru duyduğu halde kabul etmezse cezayı hak eder. Zira Allah'ın uluhiyetini inkar ederek hakkına girmiş olur. İman ettiği halde ibadet ve taat(emirlere uyup yasaklardan kaçınmamak) etmeyen de bir anlamda Allah'a asi olup Allah'a değil de nefsine uyarak, ayetin ifadesiyle nefsini kendine ilah edinerek şirke bulaşmış olacağı için o da cezayı hak etmiş olur.
Bu anlatılanlar, ahiretin tarlası hükmünde olan dünyanın önemsiz lüzumsuz olduğu anlamına gelmez. Aksine dünyanın önemine işaret eder. Dünyanın gereği gibi anlaşılması gereğini işaret eder. Çünkü tarladan maksat ürün almaktır ama eğer tarlamıza sahip çıkamazsak amacımız olan baki mahsülatı da alamayacağız demektir. Bu yüzden ilim ve fen noktasında kafirlerden geri kalmamak gerekir. Bu yönde çalışmak da bir ibadet ve fen ilimleri tahsili de marifetullah yolunda mertebe kazanmanın bir yoludur. Zira Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan müminlerin, Allah'ı inkar eden kafirlerden aşağı olması, müminlik şanına yakışmaz. Bu yönde çaba ve mücadele etmeyen müminler bu durumdan sorumlu olacaktır.

ÖZET :
Anahtar kavramlar : özgür irade, tanınma(marifet, bilinme), aşk(sevgi, muhabbet), ibadet.

Allah(c.c), kendini isim ve sıfatlarıyla tanıtmak, özgür iradesiyle ve gaybda yani görmeden zorlama olmadan, mecbur bırakmadan kendini tanıyan, tanıdıkça seven(muhabbet, aşk) ve iradesiyle Allah'ın istediği ahlaka ulaşıp (somut örneği Hz. Muhammed(s.a.v.)) aşk u şevkle ona ibadet eden kullarını ortaya çıkarmak istediği için bu dünyayı, insanı ve alemi yaratmıştır. Melekler aleminden farkımız bunların özgür iradeye dayalı olmasıdır. Çünkü bu söylenenleri özgür iradeyle yapmakla cebri, zorla yapmak çok çok farklıdır. Yapmama iradesi, yeterliliği varken yapmak büyük üstünlüktür.
Kötülükler de özgür iradesini yanlış kullanan insanlardan doğmaktadır. Adelet gereği bunları yapanlar da derece derece ceza alacaktır. Hem insanların kötülükleri hem doğal afetler, hastalıklar imtihan denen Allah'a yönelenlerin isteklerini, heveslerini, iddialarını doğrulamak ve derecelerini belirlemek için vardır. Mükafat da derece derece bunun için vardır. Allah(c.c.) Adil, Hakim, Rahman ve Rahim'dir.

İşte hayatın anlamının özeti: 1. Allah'a iman edip tanımak, 2. dünyanın geçici olduğunu(ölümün her an gelebileceğini), esas olanın Allah'ın rızası ve ahiret olduğunu idrak ederek dünyanın gerçek yüzünü anlamak ve bunu kazanma yolundaki zorluklara sabır göstermek ve ihlasla amel etmek 3. böylece dünya ağacının olgun bir meyvesi misali mütevazi bir insan olmak. 1. amaç (İlmel'yakin-bilmek) 2. yöntem (Aynel'yakin-görmek) 3. sonuç (Hakkal'yakin-olmak) Diğer bütün ahlaki ve ameli güzellikler veya tersine kötülükler bunları idrak edip edememeye dayanır. Mesela hemen hemen bütün kötülükler menfaat duygusundan kaynaklanır. Nefsin buna meyletmesinin de temelinde dünyanın geçici olduğu, ölümün her an başımıza gelebileceği gerçeğini idrak edemeyiş vardır. Mesela kibir kötü bir huy olup pek çok kötülüğün kaynağıdır. Aslında kibir bir sebep değil bir ve ikinin olmayışının doğal bir sonucudur.

2. TEMEL İSLAMİ PRENSİPLER

HAYAT
* Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56)
* Hanginiz güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur. (Mülk, 2)
* Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, düşünün ki biz, sizi topraktan, sonra bir meniden, sonra bir pıhtı kandan, sonra şekli belli belirsiz bir lokma etten(ceninden) yarattık. Size kudretimizin kemalini açıkça gösterelim diye. (Hacc, 5)

* Bir de bakalım sabredecek misiniz diye bazınızı bazınıza fitne yaptık.(Bazınız fakir, bazınız zengin oldu.) Şüphesiz ki senin Rabb’in her şeyi çok iyi görendir. (Furkan, 20)

* Ey müminler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allahu Teala sabredenlerle beraberdir… Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile, mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 153,155)
* Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe,111)
* Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sabırlıları belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran 142)

* Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

ALLAH
* “Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, Azizdir, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
* Allah, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona “ol” der, o da oluverir. (Yasin, 82)
* Allah, her şeye gücü yetendir. (Kehf, 45)
* De ki: O, Allah’tır, gerçek ilahtır ve birdir. Allah Samed’dir. (Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayandır.) Doğurmadı ve doğurulmadı. Ve O’na hiçbir şey denk, eşit olmadı. (İhlas, 1-4)
* Çünkü Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür. (Mumin, 20)
* Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah her şeyi işitir, herşeyi hakkıyla bilir. (Bakara, 244)
* O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, hiç çocuk edinmemiştir. Mülkünde O’na bir ortak da yoktur. Her şeyi O yaratmış ve bir ölçüye göre düzenlemiş, miktarını tayin buyurmuştur. Böyle iken (kafirler) O’ndan başka birtakım ilahlar edindiler ki onlar hiçbir şeyi yaratamazlar. Kendileri yaratılmaktadırlar. Kendi kendilerine ne bir zarar ne bir faydaya malik değiller. Öldürmeye, diriltmeye ve öldükten sonra tekrar diriltemeye de güçleri yetmez. (Furkan, 2-3)
* Allah sizi yaratan, sonra rızkınızı veren, sonra sizi öldürüp sonra diriltecek olandır. (Rum, 40)
* O, ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. Toprağa da ölümünden sonra can verir(ondan bitkiler çıkarır). Siz de (kabirlerinizden) öyle çıkarılacaksınız.(Rum, 19)
* Gökten yere kadar bütün işleri (Allah) düzenler ve yönetir. (Secde, 5)

DİN
* Allah katında din İslam’dır. (Al-i İmran, 19)
* Kur’an bütün alemler için bir uyarıcı, bir zikirdir. (Kalem, 52)
* “Sana bu kitabı indiren O'-dur. Ondan bir kısım âyetler muhkem (açık) dır. Bunlar, kita¬bın temelidir(esasıdır). Diğer birtakım âyetler de müteşabihdirler. İşte kalblerinde eğrilik bulunan¬lar, fitne aramak ve teviline git¬mek için Kur'ân'ın müteşabih âyetlerinin peşine düşerler. Hal¬buki onun tevilini Allah'dan baş¬ka kimse bilmez. (Al-i İmran, 7)
* Elif, Lam, Mim, Ra. İşte bunlar Kur'an'ın ayetleridir ve sana Rabbinden indirilmiş olan haktır. Fakat insanların çoğu imân etmezler. (Rad, 1)
* Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, lâkin Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir. (Ahzab, 40)

* “Şu kesindir ki Biz resullerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resullerle beraber kitap ve adalet terazisi indirdik.” (Hadid, 25)
* “Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler.” (Sebe, 28)

* “Eğer isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik. O halde sen asla kâfirlere itaat etme ve Kur’ân’a dayanarak onlarla büyük bir mücahede gerçekleştir.” (Furkan, 51-52)
* Yemin olsun! Sizin için Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler ve Allah’ı çok ananlar için, Allah’ın peygamberi en güzel örnektir.” (Ahzab, 21)
* Her kim Allah'a ve Rasulüne itaat eder; Allah'tan korkar, O'ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.(Nur, 52)
* Ey Muhammed! De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. (Al-i İmran, 31)

* “Allah ve peygamberi bir işe hüküm verdiği vakit, erkek, kadın hiçbir mümin için kendi işlerinde seçme hakkı olamaz. Kim Allah’a ve peygamberine isyan ederse, muhakkak açıkça sapıklık etmiş olur.” (Ahzab, 36)

* “Sura üflendi, “Kalk!” borusu çaldı!.. İşte mezarlarından kalkıp, Rab’lerinin huzurunda duruşmaya koşuyorlar... Eyvah bize! Kim kaldırdı bizi yatağımızdan?” diyorlar... İşte Rahmân’ın vâdi: Resuller doğru söylerler!” (Yasin, 51-52)

* Takva sahiplerine vadolunan cennetin durumu şuna benzer: Bahçelerinin içinden ırmaklar akar. Meyveleri gibi gölgeleri de devamlıdır. İşte, haramlardan korunan müttakilerin sonu! Kafirlerin sonu ise ateştir. (Rad, 35)

* “Öyle kullar ki, bizim ayetlerimize iman ettiler ve Müslüman oldular. Siz de zevceleriniz de sevinç içinde olduğunuz halde cennete giriniz. Onların üzerine altından tepsiler ile ve destiler ile dolaşılır ve orada canların hoşlanacağı ve gözlerin lezzet alacağı şeyler vardır ve siz orada ebediyen kalıcılarsınız.” (Zuhruf, 69-72)

* “Sana kıyametin haberi geldi mi? O gün nice yüzler zillete düşmüştür. Çalışmış, boşuna yorulmuştur. Son derece sıcak bir ateşe girecektir. Pek hararetli kaynaktan suvarılacaktır. Onlar için dikenli ağaçtan başka bir yiyecek yoktur. Ne besler ne de açlıktan kurtarır. O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler. Emeklerinin neticesini aldığı için gayet memnundur. Pek üstün ve pek muteber bir cennettedir. (Gaşiye, 1-10)

İMAN
* Ey iman etmiş olanlar! Allahu Teala’ya ve onun peygamberlerine ve peygamberlerine indirmiş olduğu kitaba ve daha evvel indirmiş olduğu kitaba iman ediniz. Ve her kim Allahu Teala’yı ve meleklerini ve kitaplarını ve peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse muhakkak ki pek uzak bir dalaletle sapıklığa düşmüş olur. (Nisa, 136)
* Şüphe yok ki, Rabbin dilediğine rızkı bol verir ve dilediğine darlaştırır. Muhakkak ki O, kullarından fazlasıyla haberdardır ve onları çok iyi görür. (İsra, 30)

* “İyilik-takva- yüzlerini Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat, iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki: Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmiş olur. Ve malını seve seve akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere verir. Ve köleleri azat etmek hususunda sarf eder. Ve namazı kılar, zekatını verir. Bir de anlaşma yaptıkları zaman ahidlerini yerine getirirler ve ihtiyaç, hastalık ve şiddetli savaş hallerinde de sabırlı bulunurlar. İşte sadık olanlar onlardır. Takva sahibi olanlar da onlardan ibarettir.” (Bakara, 177)
* “Muhakkak ki, müminler kurtuluşa ermişlerdir. O müminler ki, namazlarında huşu -tevazu- sahipleridir. Ve o müminler ki, onlar, her lüzumsuz şeyden yüz çevirirler. Ve o müminler ki, onlar zekatı ifa edenlerdir. Ve o müminler ki, onlar elbette avret mahallerini muhafaza edenlerdir. (Muminun, 1-5)
* “Onlar, göklerin ve yerin ifade ettiği manalara bakmazlar mı?” (Araf, 185)
* “Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için(Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.”(Al-i İmran, 190)
* Güneşi ve ayı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunların her biri belirli bir vakte kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Ayetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz. (Rad, 2)
* "Gökten, bir ölçüye göre su indiren O’dur. Onunla ölü bir memleketi diriltti (ve her yanına hayat) yaydı; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 11)
* "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz; yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa, 68-70)

İBADET
* Şüphe yok ki, namaz, müminlerin üzerine muayyen vakitlerde bir farize olmuştur.” (Nisa, 103)
* Namazı, güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar güzelce kıl, sabah namazını da. Şüphe yok ki sabah namazı şahitlidir. (İsra, 78)
* Ve namazı kılınız, zekatı da veriniz ve rüku edenler ile beraber rüku ediniz. (Bakara, 43)

* Ey iman edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur. Ta ki sakınabilesiniz.” (Bakara, 183)
* Ve Allah için haccı da umreyi de tam yapınız. (Bakara, 196)

* Sizin hayırlınız, Kuran-ı Kerim’i öğrenip başkalarına da öğreten zattır. (Hadis-i Şerif)
* İkametgahlarınızı namaz ile, Kuran-ı Kerimi tilavet ile nurlandırınız. (Hadis-i Şerif)
* İbadetlerini ihlas ile yap. İhlas ile yapılan az amel, kıyamet günü sana yetişir. (Hadis-i Şerif)
* İbadetlerin kıymetlisi az olsa da devamlı yapılanlardır. (Hadis-i Şerif)
* Bilerek yapılan az bir ibadet, bilmeyerek yapılan çok ibadetten daha iyidir. (Hadis-i Şerif)
* Allah’ı güzel isimleriyle anan insanın günahları deniz köpükleri kadar çok olsa bile yine affedilir. (Hadis-i Şerif)
* Artık beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlük etmeyiniz. (Bakara, 152)

* “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Zümer, 53)

* Dua, ibadettir. (Hadis-i Şerif)
* İbadetlerin en kolayı ve en hafifi az konuşmak ve iyi huylu olmaktır. (Hadis-i Şerif)

* Annenin, babanın yüzüne merhamet ile bakana makbul hacc sevabı verilir. (Hadis-i Şerif)
* Güler yüzle selam verene sadaka sevabı verilir. (Hadis-i Şerif)
* “-Onlar- tevbe edenlerdir, ibadette bulunanlardır, hamd edenlerdir, oruç tutanlardır, rukua, secdeye varanlardır, iyilik ile emir ve kötülükten alıkoyanlardır ve Allahu Teala’nın sınırlarını koruyanlardır. İşte -o- müminleri müjdele. (Tevbe, 112)
* “Rahmanın kulları onlardır ki, mütevazi bir halde yürürler ve cahiller onlara seslendiklerinde “selametle” derler. Ve onlar ki: Rableri için secde edenler ve kıyamda bulunanlar olarak gecelerler.” (Furkan, 63,64)

* “Onlar(iman edenler) öyle kimselerdir ki büyük günahlardan ve hayasız çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zaman öfkelerini yutar, karşıdakinin kusurlarını affederler.” (Şura, 37)
* “Onlar o kimselerdir ki zulme uğradıklarında yardımlaşıp haklarını alırlar.” (Şura, 39)

EMİRLER
* Peygamber size ne verirse onu alınız, o sizi neyden men ederse onu terk ediniz. Allah'a karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah'ın cezası pek çetindir. (Haşr, 7 )
* Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve peygambere itaat edin ki merhamet olunasınız. (Nur, 56)

* Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendi işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma! (Araf, 205)
* “Ve Allahu Teala’ya ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Anaya, babaya iyilik ediniz. Ve akrabalara ve yetimlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana ve sağ ellerinizin sahip olduğuna -da iyilik ediniz- şüphe yok ki, Allahu Teala kendini beğenen, böbürlenip duranları sevmez.” (Nisa, 36)

* “Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphe yok ki, sen ne yeri yarabilirsin ve ne de boyca dağlara yetişebilirsin.” (İsra, 37)

* “Ey iman edenler! Çokça zan etmekten kaçınınız, şüphe yok ki, zannın bazısı günahtır ve birbirinizin kusurunu araştırmayınız ve bazınız, bazınıza gıybet etmeyiniz. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeği sever mi? Onu çirkin görmüş olursunuz. Artık Allah’tan korkunuz, şüphe yok ki, Allah tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir. (Hucurat, 12)

* “Ey iman edenler! Allahu Teala için hakkı ayakta tutanlar, adil şahitler olunuz.” (Maide, 8)
* “Ve o müminler ki, onlar, emanetlerine ve ahtlarına riayet edenlerdir. (Müminun, 8)
* “İsrafta bulunmayınız. Şüphe yok ki Allahu Teala israf edenleri sevmez.” (Enam ,141)
* “Allahu Teala’nın kendilerine lutuf olarak verdiği şeyde cimrilik edenler bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanamasınlar. Hayır.. bu onlar için bir şerdir… (Al-i İmran, 180)

* “Onlar ki, mallarında belli bir hak vardır. Hem dilenen, hem de dilenmeyen yoksul için.” (Mearic, 24,25)

* Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe nail olamazsınız ve her ne infak ederseniz şüphesiz Allah
onu hakkıyla bilir. (Aliİmran,92)
* Sakın zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayasızlıktır, çok kötü bir yoldur. (İsra, 32)
* “Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok büyüktür.” (Bakara, 219)
* “Ey iman edenler! Muhakkak ki, içki, kumar, putlar ve kısmet için çekilen zarlar şeytan işinden olan murdar şeydir. Artık onlardan kaçınınız ki, kurtuluş bulabilesiniz.” (Maide, 90)
* Her kim de mümini kasden öldürürse onun cezası edebi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa, 93)
* “Allah, alış-verişi helal, faizi haram kıldı.” (Bakara, 275)
* “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal, tertemiz olanlarını yiyiniz.” (Bakara, 168)
* “Ve ölçtüğünüz zaman ölçüye tam riayette bulunan ve dosdoğru terazi ile tartınız. Bu hayırlıdır ve akibeti daha güzeldir.” (İsra, 35)

* Fakirliğe düşme endişesi ile evlatlarınızı öldürmeyiniz! Onların da sizin de rızkınızı veren Biz'iz. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur. (İsra, 31)
* “Altını ve gümüşü biriktirip de onu Allah yolunda harcamayanları acı bir azapla müjdele.” (Tevbe,34)
* Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Bakara, 195)
* “Siz sevdiği¬niz şeylerden Allah için harcamadıkça, infak etmedikçe asla iyiliğe, fazilete nail ola¬mazsınız. Sadaka namına ne verirse¬niz şüphesiz Allah onu çok iyi bilir.” (Al-i İmran, 92)
“Yine sana neyi nafaka olarak vereceklerini soruyorlar. De ki: "İhtiyacınız¬dan geri kalanı verin!" Allah âyetleri size böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.” (Bakara, 219)
* Onlar ki melekler canlarını tatlılıkla alırlar: "Selam size! Yaptığınız işlerden dolayı buyurun cennete!" derler. (Nahl, 32)

* Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah'ın ve Resulünün karşısına çıkan kimseleri(ona muhalefet edenleri), isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. (Mücadele, 22)
“O muttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah Teâlâ da ihsan edenleri sever.”
“O muttakiler ki çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah'ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim affeder ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.”
“Ve hiçbir kimse için Allah Teâlâ'nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tâyin edilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatini dilerse ona ondan veririz. Ve kim âhiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Ve şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız.”
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Hayır onlar hayatta olup, Rablerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Al-i İmran, 134,135,145,169)

* “Hatırla ki, biri(insanın) sağında, biri solunda oturmuş iki melek, işlediklerini tespit ederler.” (Kaaf, 17)
* “Hiçbir şey hakkında da sakın, ‘Ben, bunu yarın yaparım.’ deme. Ancak sözünü, Allah’ın dilemesine bağlayarak ‘inşallah!’ de. Unuttuğun vakit Allah’ı an ve ‘Umulur ki Rabbim beni, bundan daha yakın bir zamanda dosdoğru bir muvaffakıyete ulaştırır.’ de.” (Kehf, 23-24)
* “Başınıza her ne bela gelirse, hep kendi ellerinizin
kazandığı(günahlar) yüzündedir. Böyle iken (Allah) bir
çoğunu da bağışlar.” (Şura, 30)

* “Müminlere de ki: gözlerini haramdan sakınsınlar ve avret mahallerini muhafaza etsinler. Bu onlar için çok temizliktir. Şüphesiz Allah ne yaptıklarından haber dardır.” (Nur, 30)
* “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Zümer, 53)
* O nûra, Allah’ın yükseltilmesine ve içlerinde kutlu isminin zikredilmesine izin verdiği evlerde (mescitlerde) kavuşulur. Oralarda, sabah akşam O’nun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki, ne ticaretler, ne alış-verişler onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği bir günden endişe ederler. (Nur, 36-37)

* Bir saat ilim öğrenmek, sabahlara kadar yapılan ibadetten daha sevaptır. (Hadis-i Şerif)
* İlim, müminin kaybolmuş bir malıdır, her nerede bulursa alıverir. (Hadis-i Şerif)
* Sizi yalan söylemekten tahzir ederim! Çünkü yalan imana aykırıdır. (Hadis-i Şerif)
* Emin olmayan kimsede iman yoktur. Ahdini bozan kimsede din yoktur. (Hadis-i Şerif)
* Sözü, özü, doğru, emin olan ticaret ehli, peygamberler ile, sıdıklar ile, şehitler ile beraber haşrolunacaktır. (Hadis-i Şerif)
* Rüşvet veren de alan da ateş içindedir. (Hadis-i Şerif)
* Kanaati iltizam ediniz. Çünkü kanaat, tükenmez bir hazinedir. (Hadis-i Şerif)
* Şükür, nimetlerin artmasına vesiledir, şükürsüzlük ise zeval getirir. (Hadis-i Şerif)
* Dünyada sizden üstün olana bakmayın ki gözünüzde Allah’ın nimeti küçülmesin. (Hadis-i Şerif)
* Helal kazanmak için sıkıntı çekenlere cennet vacip olur. (Hadis-i Şerif)
* Haram yiyenlerin ne farzları ne sünnetleri kabul olur. (Hadis-i Şerif)
* Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah, böyle hükmetmiştir. (Hadis-i Şerif)
* Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız. (Hadis-i Şerif)
* Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben kıyamet gününde evvelki ümmetlere karşı sizinle iftihar ederim. (Hadis-i Şerif)
* Mümin, elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeyen kimsedir. (Hadis-i Şerif)
* İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allahu Teala hazretleri merhamet buyurmaz. (Hadis-i Şerif)
* Müminlerin dereceten en faziletlisi, ahlaken en güzel olanıdır. (Hadis-i Şerif)
* Sizin en hayırlınız, ehline, ıyaline en hayırlı olanınızdır. (Hadis-i Şerif)
* Fazilet şudur ki, senden kesilene sen bağlanasın,
seni mahrum bırakana sen lutuf ihsanda bulunasın ve sana zulm etmiş olanı sen affedesin. (Hadis-i Şerif)
* Her kim kardeşinin bir ihtiyacını gidermeye çalışırsa Allahu Teala da onun ihtiyacını izale buyurur. (Hadis-i Şerif)
* Birbirinize hediye veriniz, birbirinizi sevin ve el tutuşun ki, kendinizden kin ve düşmanlık duygusu gidiversin. (Hadis-i Şerif)
* Yemeğinizi toplu bir halde yiyiniz, dağınık bir halde bulunmayınız. Çünkü bereket, cemaat ile beraberdir. (Hadis-i Şerif)
* Hasta ziyareti yapan bir mümin, cennet nimetlerine müstağrak olur. (Hadis-i Şerif)
* Evleniniz, boşanmayınız. Şüphe yok ki Allahü Teala zevklerine çokça düşkün erkekler ile zevklerine fazla düşkün kadınları sevmez. (Hadis-i Şerif)

* Akraba arasındaki münasebeti kesmek, ana ile babaya asi bulunmak pek büyük günahlardandır. (Hadis-i Şerif)
* Allah’a ve ahiret gününe inanan, komşusuna iyi muamele etsin. (Hadis-i Şerif)
* Komşusu elinden, dilinden emin olmayan kişi mümin sayılmaz. (Hadis-i Şerif)
* Ruha zevk ve sefa veren şeyleri alınız, keder veren şeyleri de terk ediniz. (Hadis-i Şerif)

* Her şeyin bir alameti vardır. İmanın alameti ise namazdır. (Hadis-i Şerif)
* Kulum Beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim. (Hadis-i Kudsi)

* Kıyamet gününde müminin gölgesi, onun sadakasıdır. (Hadis-i Şerif)
* İlim, müminin kaybolmuş bir malıdır, her nerede bulursa alıverir. (Hadis-i Şerif)
* Ümmetimin bozulduğu bir zamanda sünnetime uyan kimse için şehit sevabı vardır. (Hadis-i Şerif)
* Bir kimse düğün yemeğine ve emsaline davet olunursa icabet etsin. (Hadis-i Şerif)
* Her kim Müslüman kardeşinin kusurunu dünyada örterse de rüsvay etmezse kendisini de Allahu Teala kıyamet gününde örter. (Hadis-i Şerif)
* Herhangi bir Müslüman ramazan-ı şerif orucunu, farziyetine inanarak ve sevabını Cenab-ı Hak’tan dileyerek tutarsa onun geçmiş günahları af ve setrolunur. Yani Hakkullahe ait, sagair kabilinden olan günahları bağışlanır. (Hadis-i Şerif)
* Ey nas! Ölmeden evvel Hak Teala’ya tevbe ediniz, yaptığınız günahlardan dolayı pişman olunuz. (Hadis-i Şerif)
* Bir kimse ilim tahsili için yola çıkarsa, bu yüzden Allah ona cennet yolunu kolaylaştırır. (Hadis-i Şerif)
* Kardeşine karşı güleryüzlü olman sadakadır. Güzel ve temiz söz söylemek sadakadır. (Hadis-i Şerif)
* Dul ve yetimlerin ihtiyacına koşanlar, Allah yolunda cihad eden ve gece gündüz (nafile) oruç tutup geceyi ibadetle geçiren gibidir. (Hadis-i Şerif)
* Yerleri ve gökleri, terazinin bir kefesine, Kelime-i Tevhidi diğer kefeye koysalar bu kelimenin bulunduğu kefe elbette ağır gelir. (Hadis-i Şerif)
* Bizi aldatan bizden değildir.
* Sabır, cennetin hazinelerinden bir hazinedir. (Hadis-i Şerif)
* Günahından tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir. (Hadis-i Şerif)

İSLAM'DA TEVHİDİ(ALLAH'IN VARLIĞINI) İFADE EDİŞ (RİSALE-İ NUR'DAN Bir Bakış)

15. Şua

Dokuzuncu, Onuncu Delil: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî (daimi) bir hüsn ü cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlarında öyle mu'cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san'at, bir ittikan(sağlamlık), bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizatlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler, gayet ihatalı bir ilme ve -tabirde hata olmasın- gayet meharetli ve fünunlu bir meleke-i ilmiyeye kat'î delalet ve serseri tesadüfün ve şuursuz ve müşevveş (karışık) esbabın (sebeplerin) müdahale etmesinin imkânsız olduğuna şehadet ettikleri gibi; o güzel masnu'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve cazibedar bir cemal-i san'at var ki, nihayetsiz bir ilim ile iş görür ve herşeyin en güzel tarzını bilir ve san'atkârlığın cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini zîşuurlara (şuur sahiplerine) göstermek ister ki; en cüz'î bir çiçeği ve küçük bir sineği ihtimamkârane, mahirane, san'atperverane ehemmiyetle tasvir ve icad eder. Bu ihtimamkârane tezyin (süslemek) ve Tahsin (güzelleştirmek), bedahetle hadsiz ve her şeye muhit bir ilme delalet ve o güzellerin adedince bir Sâni'-i Alîm-i Zülcemal'in vücub-u vücuduna (varlığının şart oluşuna) şehadetler ederler demektir...

Münacaat
..Ey Hâlık-ı Rahman ve ey Rabb-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın tâlimiyle ve Kur'an-ı Hakîminin dersiyle anladım: Nasıl ki sema ve feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât(içindekiler) ve mahluklariyle beraber seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de: Zemindeki bütün ağaç ve bitkiler, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle seni bedahet derecesinde(çok açık olarak) tanıttırıyorlar ve tanıyorlar. Ve umum eşcarın(ağaçların) ve nebatatın(bitkilerin) cezbedarane (cezbeli bir surette) hareket-i zikriyede (zikir hareketinde bulunan) yapraklarından ve zînetleriyle, Sâniinin (Sanatlı yaratıcısının) isimlerini tavsif ve târif eden çiçeklerinden ve letafet ve cilve-i merhametinden(merhametinin cilvesinden) tebessüm eden meyvelerinden her birisi, tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı(imkan yönü) olmayan hârika san'at içindeki nizam ve nizam içindeki mizan ve mizan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlariyle, nihayetsiz Rahîm ve Kerim bir Sâniin vücub-u vücuduna(varlığı zorunlu olan Allah’a) bedahet(çok açık) derecesinde şehadet ettikleri gibi, hey'et-i mecmuasiyle, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik; birbirine benzemeklik ve sikke-i hilkatte (yaratılışta) müşabehet (birbirlerine benzemeleri) ve tedbir ve idarede münasebet ve onlara taallûk eden îcad fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvafakat (uyumluluk) ve o yüz bin envaın (çeşidin) hadsiz efradlarını(ferdlerini) birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalar, o Vâcibül-vücud Sâniin bilbedahe (çok açık olarak) vahdetine ve ehadiyetine (varlığına ve tek olduğuna) dahi şehadet ederler...

Hem, bu muvakkat(geçici) handa ve fâni misafirhanede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcar(ağaçlar) ve nebatatın(bitkilerin) elleriyle, bu kadar kıymetdar ihsanlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar işaret, belki şehadet eder ki: Misafirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât-ı Rahîm(Allah), bütün ettiği masrafı ve ihsanı, kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yâni: Bütün mahlûkat tarafından: "Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi idam etti" dememek ve dedirmemek ve saltanat-ı uluhiyetini(ilahlık saltanatını) iskat etmemek(susturmamak) ve nihayetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek, ve bütün müştak (kendisini arzulayan) dostlarını mahrumiyet cihetinde (yönünde) düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her halde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı kullarına, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî cennetlerinde, ebedî ve cennete lâyık bir surette meyvedar eşcar(ağaçlar) ve çiçekli nebatlar (bitkiler) ihzar etmiştir (hazırlamıştır). Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümunelerdir.
Hem ağaçlar ve nebatlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle seni takdis ve tesbih ve tahmid ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedi’(güzel) bir surette etleri çok muhtelif, san'atları çok acib, çekirdekleri çok hârika olarak yapılarak.. o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebatların (bitkilerin) başlarına koyarak.. zîhayat (yaşayan) misafirlerine göndermek cihetinde (yönünde), lisan-ı hal (hal lisanı) olan tesbihatları, zuhurca(görünüşçe) lisan-ı kal(söz, konuşma) derecesine çıkar. Bütün onlar senin mülkünde, senin kuvvet ve kudretinle, senin irade ve ihsanatınla, senin rahmet ve hikmetinle müsahhardırlar (emre amadedirler) ve senin her bir emrine muti'dirler(itaat ederler)...

2. BAZI ÖNEMLİ KONULARA İSLAM'IN BAKIŞI
* İslam ve Demokrasi Üzerine Bir Mülahaza
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki dünyevi bir kavramın İslam'ın prensiplerine kısmen veya tamamen uygun olması mümkün olabilir. İslami yönetim şeklinin ne olacağı ve müslüman bir toplumda bu hedefe nasıl ulaşılabileceği hususunda açık bir hüküm olmayıp bazı ayet ve hadislerden çıkarımlarda bulunmak mümkündür.
Yeterli İslami bilgiye sahip hiçbir mümin "Demokrasi" batıdaki anlamıyla tamamen İslam'a uygundur, demez. Fakat demokrasi denen anlayışta var olan topluma bir yönetici seçme şeklinin İslam'a aykırı olduğu pek söylenemez. Zira dört halifenin bu şekilde yani meşveretle seçildiği malumdur. Sonraları bunun uygulanmayışının başka sebepleri ve hikmetlerinden bahsedilebilir. Fakat imkanların uygun olduğu durumlarda müslüman çoğunluğun üzerinde anlaştığı birinin yönetici olarak seçilmesi çok da akla ve İslam'a ters bir durum değildir. Çoğunluğun seçimi, müminlerin meşveretinin bir neticesi olur. Burada çoğunluğun salt mı olduğu(%51) yoksa en çok olanın mı seçileceği konusunda tartışma olabilir. Ama seçim olacağı muhakkaktır. Gerisi teferruat olup değerlendirilerek en uygun yöntem belirlenebilir.
Kısacası demokrasinin sadece yöneticiyi meşveretle seçme fikri, yöntemi İslam'a uygundur. Yoksa halkın hakimiyeti, özgürlük, eşitlik gibi demokrasi ile anılan kavramların İslam'da farklı izahları mevcuttur. Diğer bir ifadeyle demokrasilerdeki seçim yöntemi, şekli İslam'a uygundur, ama İslam demokrasidir, demokrasiyle özdeştir, denilemez. İslam bir dindir, demokrasi ise içinde farklı kavramları barındıran dünyevi bir anlayıştır. Bütünlük açısından düşünüldüğü zaman İslam ile demokrasi birbirinden farklı kavramlardır. İster demokrasi ile ifade edilen şekilde olsun ister farklı şekilde olsun seçilen veya devletin başına geçen yönetici de doğal olarak İslam devletinin halifesi olmuş demektir.

* İslam'da sanat ve spor faaliyetleri yasak mıdır?

İslam, açık hüküm olarak hiçbir sanat ve spor faaliyetlerini yasaklamamıştır. Yani bunlar özü bakımından doğrudan haram değildir. Ancak içerik veya kullanılış şekli itibariyle dinin başka hükümleri içine girdikleri zaman dolaylı yoldan mekruh olabilirler. Yani bu faaliyetlerin içerik ve yapılış şekli bakımından İslam'ın temel hükümlerine uygun olması gerekir.

Şiir, roman, resim, müzik, heykel, mimarlık, dans(oyun) gibi sanatlar ile futbol başta olmak üzere bütün spor dallarında bu temel kaide geçerlidir.

- Müzik ve Dans

Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda mûsikîyi yasaklayan bir hüküm yoktur. Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Peygamber Efendimiz (asm) oynayan bir gurup Habeşliye rastlayınca onları takdir ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Yahudiler ve Hristiyanlar bilsinler ki, bizim dinimizde genişlik vardır.”

İmam-ı Gazalî hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der: Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden, ahireti ve Allah'ı unutturup dünyayı sevdiren sesler haramdır. Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur. Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.
Netice olarak; İmam-ı Gazâlî’ye göre kalbin sıkıntısını yatıştırıp kalbi dünyanın fânî işlerinden soğutarak ibâdetlerine daha bir dikkatle sarılmak amacıyla belirli bir ölçü ile müzik dinlemek mubahtır.
Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır. Kendisine bakılması helâl olmayacak şekilde giyinen ve görünen bir kadının, fitneye dâvet eden bir ses ve sözle müzik yapması haramdır.
Dans, oyun da bu çerçevede değerlendirilir. Düğün, dernek vs. eğlencelerde yine İslami prensiplere uyarak oyun, eğlence, dans mübahtır.

- Resim ve Heykel

Heykelin yapılış ve var oluş nedeni genelde ya tazim ifâde etmek, ya ihtiram konusu olmak, ya da bir saygıyı canlı tutmak olmuştur. Bu yaklaşım ise heykeli İslâmiyet nezdinde mahkûm kılmaya yeterlidir. Çünkü İslam öncelikle şirke karşı tevhid inancını yerleştirmeyi esas alır. Tarihte açıkça görüldüğü üzere heykel ve resimler insanları şirke sevk etmiştir. Resim ve heykelle ilgili hadisler bu çerçevede söylenmiştir.
Ancak bibloları, çocuk oyuncaklarını, çocuk bebeklerini, küçük figürleri, tek boyutlu resimleri, tek çizgili karikatürleri gayr-i ahlâkî konuları ve meşrû olmayan görünümleri işlemedikleri sürece bu hükmün dışındadır. Çünkü bunlar ihtiram ve tazim ifâde etmemektedir.
Fotoğraf ise birçok alime göre caizdir. O, aynada görünen resim gibidir. Bu açıklamaya göre ahlaki ve dini yönüyle İslamiyet'e aykırı olmayan çizimlerin de yasak kapsamına girmediği söylenebilir. Kısacası resim, heykel ihtiram ve tazim ifâde etmemek veya bunlara zemin hazırlamamak çerçevesinde olanlar haram değildir. Özellikle resimde Allah'ın sanatlı yarattığı tabiatı tefekkür ettirici nitelikte olan resim veya sanat eserleri haram değildir.

- Futbol, Boks ve Diğer Spor Dalları

Oyun, eğlence ve müzik ne kadar insanî bir olay, yaratılış gereği bir etkinlikse, spor da en azından o kadar insanî bir etkinliktir. Çünkü insan hareketli, heyecanlı ve mücadeleci bir psikolojiye sahiptir. Spor yapmak ve sporcu olmak caiz olup bazı sporları yapmak sünnettir. Peygamberimizin (asm) bizzat sporla meşgul olmuş ve teşvik etmiştir. At ve deve yarışları, ok atmak, avlanmak gibi. Ancak spor yaparken örtülmesi gereken yerleri örtmeye, harama girmemeye, erkek kadın karışık yapmamaya ve özellikle farz ibadetleri veya insanın diğer ailevi ve sosyal görevlerini aksatmamasına dikkat etmek gerekir. Yani kıyafet ve diğer hususlarda, Kur'ân ve sünnetle ruhsat verilen ölçülerin dışına çıkmamalıdır.

Spor dallarında insanın bedenen zarar görmesine ve ölümüne sebep olacak kadar tehlikeli olmamalıdır. (Boks, karate vs. eğer yapan kişinin sağlığına zarar verecek ölçüde yüksek şiddet içeriyorsa caiz değildir. Bu sporlardaki darbelerin ölçüsüne dikkat edilir. Zaten sakatlanma veya ölüm unsuru olsa buna kimse izin vermez. Özellikle boksta rakibe eziyet noktasına gelme durumu varsa caiz olmaz. Kuralların buna göre düzenlenmesi ve hakemlerin bu hususlara dikkat etmesi gerekir. Çünkü İslam'da, eziyet olduğu için hayvanların dövüştürülmesi bile yasaktır. Ancak koruma ve korunma amaçlı boks öğrenmeye ya da öğretmeye haram denilmez.
Yarış ve spor müsabakalarında taraflar arasında kine, nefrete ve düşmanlığa sebep olacak davranışlara meydan verilmemelidir. Ayrıca hiçbir şekilde kumara yol açacak hale getirilmemelidir.
Günümüzde spor ve meşrû eğlencenin, zararsız hobilerin kişileri kötü çevre ve alışkanlıklardan koruduğu, ruhî ve bedenî sağlığın gelişmesine ve korunmasına yardımcı olduğu düşünülürse, bu faaliyetlerin İslami ölçüler çerçevesinde düzenlemesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

* İslamda CİHAD Kavramı

Cihad, kelime manâsı ile cehdetmek, gayret göstermek, herhangi bir işe var gücü ile sarılmaktır. Dinimizdeki manâsı ise, İslâm dininin yücelip bütün insanlığın gönlünde kök salması için maddi manevî her türlü imkânları ortaya koyarak yapılan çalışmaların adıdır.
Bu tanımdan cihadın iki şeklinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi Allah’ın dinini korumak için, vatanı, milleti korumak için gerektiğinde silahlı veya silahsız yani düşünce, fikir, ilim yönüyle savaşmak, çalışmak, gayret göstermektir. İkincisi de Allah’ın dinini, yani Kur’an’ı, peygamberimizi, kısacası İslam’ı, mümin olmayan insanlara duyurmak, anlatmak, açıklamak, tanıtmak için çalışmak, gayret göstermektir. Bu ikincisi de gerektiğinde (anlatmayı, tebliğ işini engelleyenlere karşı) silahla veya silahsız yani ilim, düşünce yoluyla yapılır. Yanlış anlaşılmasın. İnsanlarla onları müslüman yapmak için savaşılmaz. Çünkü iman kalptedir. İsteyerek olur. İslam’ı duyurma, anlatma önündeki engellerle savaşılır. Eğer insanların kılıç, silah zoruyla müslüman yapılması caiz olsaydı bugün Avrupa’nın yarısı Osmanlı sayesinde mümin olurdu. Osmanlı İslam’ı duyurma önündeki engellerle savaşmıştır. Müslümanlığı zorla kabul ettirmeye çalışmamıştır. Son dönemlerinde de İslam’ı korumak için savaşmıştır.
Her müminin bu vazifeyi imkanları ölçüsünde yapması farzdır, Allah’ın emridir. Yani ibadettir. Aynı zamanda yine her mümin bu yönde çalışanlara da imkanları nispetinde yardımcı olmak, desteklemek zorundadır.
Kur'an-ı Kerim'in bir çok âyeti müslümanları tekrar tekrar cihad'a çağırmakta, cihadsız imanın kısır ve meyvesiz olacağını hatırlatmaktadır.
"Ey iman edenler!... Allah yolunda malınızla canınızla cihad ediniz."
"Allah yolunda gerçek manâsı ile ve var gücünüzle cihad ediniz. Ve mutlaka müslüman olarak ölünüz."
Yüce Allah, birinci ayeti ile bize gerçek manâsı ile cihad etmeyi emrettikten sonra asıl cihadın ne olduğunu açıklamakta ve mutlaka müslüman olarak ölünüz diye buyurmaktadır. Cihadın ana gayesi ve başlıca hedefi, kişinin ömrünün her adımında imanını koruması, müslümanlığını hareketleri ile ortaya koyması ve müslüman olarak ölmesidir. Cihadın birinci ve ikinci şekli yanında üçüncü şekli de müminin nefis ve şeytana karşı verdiği Allah’ın emirlerine uyma, ibadet etme ve imanı koruma savaşıdır. Yani İslamı yaşama gayretidir.
Yani cihad sadece silâhla din düşmanlarına karşı savaşmak demek değildir. Hatta, cihad sadece başkaları ile uğraşmak, dine düşman olanları susturup yola getirmeye çalışmak da değildir. Asıl cihad, insanın kendi nefsini terbiye ederek İslâmiyetin emrine vermesi, kelimeler ile dile getirilmiş olan imanı ruhun derinliklerine işleyip yerleştirmesidir. Her müslümanın, öz benliğinde çirkinliklere, kötülüklere, heva ne nefsin islama uymayan heveslerine karşı girişeceği bu amansız mücadele, hiç bir zaman bitmeyecek olan bir cihad olacaktır.
Dinlerini, vatan topraklarını, namus ve şereflerini, göğüslerini siper ederek korumak müslümanların boynuna namaz gibi, oruç ve zekât gibi farzdır..
Şerefli Peygamber'imizin Peygamberlik vazifesini yüklendiği andan günümüze kadar gelen İslâm tarihi baştan başa şerefli bir cihad ve kahramanlık tarihidir. Gerçi bu tarihin her sayfasını zaferler süslememektedir. Dize getirici ve göğüs kabartıcı galibiyetler yanında acı neticeler de yok değildir. Fakat İslâm kuvvetlerinin dinsiz dünyaya karşı giriştiği bütün silâhlı savaşları sönmez bir iman aşkı ve Allah inancı beslemiştir. Tarihe altın satırlarla geçen parlak zaferlerin gazilerini coşturan hep Allah sevgisi olmuştur.

İslam alemi günümüzde hazin bir hali yaşıyor. doğuşunun en şanlı günlerini yaşarken mü'minler arasına kin, nefret ve ayrılık tohumları ekilmiş (Halbuki hadiste, “Müslüman, müslümanın kardeşidir.” buyrulmasına rağmen) bu tohumlar hızla gelişerek zaman zaman en acı meyvelerini vermiş, silâhlı kardeş kavgaları tutuşturularak sayısız ocak söndürülmüş, müslümanlar da cehaletten, gafletten dolayı temel vazifelerini bir yana bırakarak birbirlerine düşman olup savaşmış ve nihayet günümüzde dünyanın her köşesinde birlik kuran düşmanlarına ilim ve teknolojide, ekonomide mahkum olarak perişan bir hale gelmiştir.
İşte bu yüzden günümüzde doğrudan silahla dini, vatanı koruma şeklinin yanında müslümanların ilim, teknoloji ve ekonomi yönünden de islam düşmanlarının hakimiyetinden kurtulmaya çalışması bir cihad olmaktadır. Bunun da yolu önce İslam’ı iyi anlamak, sonra iyi yaşamak ve müslüman devletlerin birbirlerine engel olmaması, mümkün olduğu kadar destek olması ve ilim, teknoloji ve ekonomide islam düşmanlarının hakimiyetinden kurtulmak için var güçleriyle ve özveriyle, fedakarlıkla, bunun Allah’ın emri olduğunun şuurunda olarak, zorluklardan yılmadan, ibadet neşvesiyle çalışmalarıdır.

Bu konuda herkesin sorumluluğu vardır. Herkesin imkanlarına göre göre bu faaliyete katılması Allah’ın emridir. Maddi imkanlar söz konusu olduğunda fakir bir, beş, on vererek; zengin bin, on bin, yüz bin vererek; bir öğretmen bu gerçekleri anlatarak; bir mühendis, doktor işini en iyi şekilde yaparak, imkanları nispetinde yenilikler üreterek gelişmeyi sağlayarak; bir vali, bir başkan bu şuurda olarak, hizmet için dürüst yönetimle gelişme ve ilerleme hareketine katılması ve müminlerin geri kalmışlık bedbahtlığından kurtulması gerekiyor. Bunu kendine dert edinmeyen, bu yönde bir çabası olamayan, sadece kendi hayatını güzel yaşamayı düşünenler kıyamet günü Allah’a bunun da hesabını vereceklerdir. Çünkü Müslüman olmayanların nazarında müminlerin geriliği, acizliği, sefilliği İslam’a mal edilmektedir. Halbuki bu durum İslam dininden değil, İslam’ı iyi öğrenmeyen, yaşamayan, “okuyun, araştırın, düşünün, öğrenin, ilim sahibi olun.” emirlerini yerine getirmeyen müslümanlardan kaynaklanmaktadır. Evet Allah bunun hesabını bize sormadan önce herkes kendini sorgulamalı bu konuda neler yaptığını, imkanlarının ne olduğunu, bu imkanları ne kadar kullandığını, doğru yönde kullanıp kullanmadığını kendi kendine sormalıdır.

* İslam Barış Dini mi Savaş Dini midir?

İslam barış, esenlik dini olsa da gerekli durumlarda savaşmayı emreder. Savaştan kaçmayı büyük günah sayar. Kur'an-ı Kerim'de savaşı, cihadı ifade eden pek çok ayet varsa da bu ayetler Kur'an'ın bütünlüğü içinde değerlendirildiği zaman savaşın belli şartlar dahilinde ve belirli bir çerçevede yapılacak faaliyetler olduğu görülür. Yani İslam için barış dini değil savaş dinidir, barbarlıktır, vahşiliktir karalamalarının yanlışlığı görülür. İslam'da savaşın bir hukuku vardır. Mesela eli silah tutmayan çocuklar, yaşlılar, kadınlar öldürülmez. Teslim olanlar öldürülmez. Esirlere işkence edilemez. Şahsi hırslar, menfaatler için savaş yapılmaz. Barışta anlaşılırsa anlaşmaya riayet edilir.

Tarih boyunca da bunun böyle uygulandığı görülür. Hele savaşların inanmayanları zorla müslüman yapmak için uygulandığı hiç söylenemez. İslam'ın terörle asla ilgisi olamaz. Yani meşru amaçlar için bile masum, günahsız, silahsız insanlar öldürülemez. İslam adına böyle faaliyetler yaptıklarını söyleyenler ya bilinçli ya bilinçsiz İslam'ı kötülemiş olur, cehaletini göstermiş olur, cinayet işlemiş olur. Bunların İslam'la ilgisi yoktur. İslâm’da savaş, genelde müdafaa eksenlidir. Özellikle asr-ı saadette bu açıkça görülür ki kendisini korumak için yukarıdaki prensiplere göre savaşmaktan doğal bir şey olamaz.

Cihad ise Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırarak, onların Allah ile buluşmalarını sağlama ameliyesidir. Akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlamayı amaçlar. Yani cihad bir bakıma Allah ile kulları arasındaki engelleri kaldırmaktır. Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engellenirse o zaman savaş yapılır. Tebliğden sonra seçim hür iradeleriyle insanlara aittir. İsteyen İslam'ı seçer, istemeyen seçmez.

* "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever." 60:8
* "Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın." (el-Bakara, 190)
* “Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk sapıklıktan cidden ayrıldı…..” (Bakara, 256)
* “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus, 99)
* “Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadır; sen onların vekili de değilsin” (En’am, 107)
* “Peygambere düşen görev ancak tebliğdir (duyurmadır). (Mâide, 999)
* “Allah, dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı..” (Nahl, 93)
* “Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna. Ve deyin ki, ‘Hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur.” (Ankebût, 46)
* “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Allah’tan afiyet dileyin. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabredin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” (Hadis- i şerif)

Bazı savaş ayetleri ise kendi bağlamı içinde değerlendirilir. Yani onlar hususi olayları ifade eder. Ayetler öncesinden ve sonrasından koparılarak değerlendirilemez.

Mesela “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın dini oluncaya kadar, onlarla savaşın.” (Enfal, 39) ayetinde söz konusu olan, Hz. Peygamberin ve ilk müslümanların müşriklerle olan savaş halidir. Yoksa genel bir hüküm olarak müslüman olmayan herkesle savaşılıp bütün dünyanın savaşarak ele geçirilmesi değildir.

“Onları(müşrikleri) bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” (Bakara,191) Bu ayette Mekkeli müşriklerin Müslüman olanları yurtlarından çıkardıkları ve onları Mekke'ye sokmadıkları anlatılıyor. Bu ayette anlatılan müşrikler; savaş suçlusu olan, antlaşmayı bozan müşriklerdir. Yoksa inanmayan bütün insanları öldürmekten bahsedilmiyor.

Açıkça görüldüğü üzere İslam vahşet dini asla değildir. Bunun aksine davrananların vebali kendilerine aittir. Ancak barış, huzur ve esenliği sağlamak için caydırıcı olarak güçlü bir şekilde savaşa da hazır halde bulunmak gerekir.

* Altın ve ipek kullanmanın erkeklere yasak oluşunun bir hikmeti var mıdır?

Hz. Ali’nin rivayetine göre, Resulullah (a.s.m.) bir ipek kumaşı sol eline ve bir parça altını da sağ eline aldı, sonra bunları elleriyle yukarı kaldırarak, “Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir” buyurdu. Giyilecek kumaşlar için pamuklu, yünlü ve keteni tavsiye edilmiştir. Ancak az miktardaki ipeğin elbisede nakış ve süs olarak bulunması caizdir. Şafiîye göre bu miktar tartıya göredir. Bir kumuşta tartıda ipek daha az kullanılmışsa giymek caizdir.

İslâmiyet'in haram kıldığı meselelerde şüphesiz, birçok hikmetler vardır. Ancak haramlığın hikmet ciheti, illet yerine geçmez. Yani bir şeyin haram kılınışında asıl sebep, Allah’ın onu yasaklamış olmasıdır. Yasaklanış hikmetleri için, Allah yasakladığı için o haramdan sakınmamız gerekir. Hikmetlerin araştırılması bu temel prensibin anlaşılmasından sonra gelmelidir. Mesela namaz neden beş vakit veya neden dört rekat veya oruç neden bir ay gibi sorgulamaların da hikmetleri olsa bile aklına yatmayan insanlar da olabilir. Burada esas bakış açısı hükmü Allah'ın bir emri olarak değerlendirmek, hikmetlerini anlayamadığımız noktada eğer dinin sabit tartışmasız bir hükmü ise imtihan dünyasında da olduğumuzu düşünerek kabul etmek olmalıdır.
Tarihin her devrinde olduğu gibi, günümüzde de gösterişe düşkün kimseler sırtlarına geçirdikleri pahalı ve lüks elbiselerle çeşitli şekillerde işlenmiş altın takılarla herkesin dikkatlerini üzerlerine çekmeye çalışmakta, varlık ve kudretlerini göstererek gurur ve kibre düşmekte ve neticede fert ve toplumdaki sefahet alevini körüklemektedirler. Geçimi sağlama işi esasen erkeğin işi olduğu için kadınların bu hususta çok ileri gitmeleri erkeğin iznine tabidir. Ayrıca kadının bu şekilde süslerini toplumda uluorta ifşa etmesi zaten uygun değildir. Ancak erkekler için yasak olmasaydı gücü yeten erkekler bu gösterişi rahatlıkla yapabilirlerdi. Fakat altın ve gümüşten yapılmış kap ve süs eşyalarını evde bulundurmanın bir mahzuru yoktur.

* İslam Ekonomi Modeli

Ekonomi bilimi, en genel anlamda insanların üretim ve tüketim ilişkilerini düzenleyen bir bilimdir. Bütün ekonomi sistemlerinin temel amacı, üretimi(maddi ve hizmet anlamında) çoğaltmak ve bunu(yani refahı) toplumun genelinin kullanımına sunmaktır. Böylece insanların refah seviyeleri dolayısıyla da mutluluğu artacaktır. Bu tanımda sorun veya anlaşmazlık yoktur. Sorun veya farklı görüşler bu amaca nasıl ulaşılacağı noktasındadır. Bütün kavga hangi yöntemlerin en iyi sonucu vereceği noktasındaki fikir ayrılıklarıdır.

Kapitalizm ve sosyalizm üretimde tutulacak yöntemler noktasında ayrılsa da nihai hedef olarak aynı tarafta yer alırlar. Yani her iki anlayış da insanın mutluluğunu refah seviyesine, maddi ihtiyaçların karşılanma miktarına ve kalitesine göre değerlendirir. İslam ise metotlarda kısmi benzerlik ya da farklılıklar olsa da esas fark insanın mutluluğu anlayışındaki ayrışmadır. Bu, insanın dünyadaki varlık amacıyla ilgilidir. İslam, dünyayı fani ve ahiret yurdunu, Allah’ın sevgisini kazanmada bir araç olarak görür. Ancak bu amaca hizmet etmesi bakımından kıymeti olabilir. Yani insanın esas amacı mutluluğunun ölçüsü maddi anlamda dünya değildir. Esas olan metafizik alem ve maneviyattır. Diğer iki anlayış ise sosyalizmde doğrudan, açıkça; kapitalizmde ise fiili olarak ifade edilmese de dine karşı olma, inançsızlık esastır.bu yüzden hayatı ve mutluluğu sadece dünya olarak görürler ve bu anlayış ekonomi prensiplerine de yön verir.

İslam Ekonomisinin Esasları : İnsan mutlak anlamda hür değildir. Mutlak güç ve her şeyin sahibi Allah’tır. "O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü O’nundur." (Furkan, 2) Dolayısıyla insan, diğer alanlarda olduğu gibi ekonomiyle ilgili faaliyetlerinde de Allah’ın koyduğu sınırlara uymak zorundadır.
Kendisine mahsus anlamda olmak üzere kapitalizmdekine benzer üretim ve tüketim araçlarında özel mülkiyet vardır. "De ki, ey mülkün sahibi Allah'ım! Mülkü dilediğine verir, istediğinden de onu geri alırsın..." (Âl-i İmrân, 3/26) (miras hakkı ve zekat emri de bunun göstergesidir.) Kişisel kazanç, teşebbüs hürriyeti, bireysel kazanç yani bir anlamda serbest piyasa ekonomisi vardır. Rekabet kavramı olsa da kapitalist anlayıştaki rekabetten ziyade insaflı rekabet veya yardımlaşma esasına dayalı gelişme veya tatlı rekabet denebilecek olumlu bir zihniyet vardır. Çünkü mümin müminin kardeşidir. Hedef gelişme ve ilerleme olsa da mümin kardeşinin batmasını, iflasını desteklemek yerine olabildiğince yardımcı olma anlayışı vardır. Çünkü müminin dünyadaki esas amacı Allah’ın memnuniyetini kazanmaktır.
Böylece sosyalizm düşüncesini ortaya çıkaran bencil ve sınırsız kazanma bir anlamda sadece ben önemliyim zihniyetinin getirdiği işçi sınıfının sömürülmesi temelden önlenmiş olur. Esas kazanç emeğe dayalıdır. "İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur ve çalışmasının karşılığı verilecektir." (Necm 53/39-40) Yani ancak üretim yapan insan, başkalarının üretimlerini tüketme hakkı kazanır. Dolayısıyla paradan para kazanma yolu olan, üretmeden tüketme hakkı elde etme yolu olan faiz yasaktır.

Ayrıca rekabeti ve ticareti engelleyerek gelişmeyi yavaşlatan sosyalizm düşüncesinin hatası yoktur. İnsaflı ve hilesiz olacak şekilde ticaret serbesttir. “Allah, alış-verişi(ticareti) helal, faizi haram kıldı.” (Bakara, 275) “Eğer fâizi terketmezseniz, Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını biliniz." (Bakara, 279) İnsanların emekleri eşit değildir. "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için onlardan kimisini kimisine derecelerle üstün kıldık." (Zuhruf 43/32) "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur." (Enam 6/165)

Allah insanları farklı yeteneklerle yaratmıştır. Ayrıca kader ve irade kavramlarından dolayı İslamda ekonomi alanında mutlak eşitlik yoktur. İşe veya beceriye göre ücret serbest piyasa şartlarında karşılıklı rızayla oluşur. Böylece sosyalizmdeki çalışma azminin kırılmasına sebep olan olumsuzluklar ortadan kalkmış olur.
Kapitalizmdeki, kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız düşüncesinin sebep olduğu bireyci, doymak bilmeyen menfaatçilik sömürgeleştirme düşüncesi esastan çözülmüştür. Çünkü İslami anlayışa göre, insanın dünyadaki temel ihtiyaçları sınırlıdır. “Yine sana neyi nafaka olarak vereceklerini soruyorlar. De ki: "İhtiyacınız¬dan geri kalanı verin!" Allah âyetleri size böyle açıklar, tâ ki düşünesiniz.” (Bakara, 219) Sınırsız olan, arzu ve hevesleridir. Kaynaklar ise adil dağıtıldığında bütün insanların ihtiyacını karşılayacak miktarda olduğu için kavga sebebi olamaz.

Bu temel prensiplere bakarak İslam’ın ekonomi anlayışı aslında kapitalizm ve sosyalizmin olumlu gibi görünen özelliklerini bir araya getirmiş bir sistem gibi görünse de yukarıda da ifade edildiği gibi esas fark zihniyette ortaya çıkar ve Müslüman insan zihniyeti ekonomik faaliyetlerin çerçevesini belirler. Ayrıca İslamiyet bu sistemlerden fikir almıştır denemez. Çünkü bu sistemlere İslam’a kıyasla çok yakın bir zamanda(genel anlamda sanayileşmeyle) 16.-17.yy.lardan sonra belirginleşmeye başlamıştır. İslam ise bunlardan yaklaşık 1000 sene önce ortaya çıkmıştır. Belki bu iki sistem İslam’ın belli prensiplerini alıp haberi olmasa da tespit edip kendisince yorumlamış ve hayat gerçeğinin bir parçasını yakalamışlardır, denebilir. Bu yüzden hayatın ekonomi gerçeğini tam olarak kavrayamamışlar, bir kısmını ifade edebilmişlerdir. Hayatı bütünüyle ve doğru kavrayan prensipleri İslam ortaya koymuştur.

Bu bağlamda İslam ekonomisini özel mülkiyet, teşebbüs hürriyeti, serbest ticaret gibi unsurlardan dolayı sosyalistler kapitalizme yakın olarak görürken kapitalist anlayış da faizin yasak oluşu, mutlak hürriyetin farklı yorumu, sınırsız kar için her şeyin meşru olmayışı gibi unsurlardan dolayı da İslamı sosyalizm olarak görür. Demek ki İslam ne kapitalizm ne sosyalizmdir. Bunlardan farklı kendine mahsus bir anlayıştır.

Yukarıdaki genel zihniyet ve prensiplerin yanında İslam ekonomisini belirleyen kavramlar veya esaslar şunlardır: Faiz yasağı, zekat emri, israf yasağı, hayır ve infak kavramları, tekelleşmeye karşı olma, ticarette serbestiyet İslam ekonomisinin temel prensipleridir.
Serbest çalışma, ticaret sonucu farklı kazançlar ve gelişmeye açık oluş, faiz yasağı(faiz yerine kar ortaklığı ve sonucunda toplumsal dayanışmayı sağlama), zekat emri "Ve namazı kılınız, zekatı da veriniz."(Bakara, 43), israf yasağı “İsrafta bulunmayınız. Şüphe yok ki Allahu Teala israf edenleri sevmez.” (Enam, 141) ve hayır, infak kavramları "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe nail olamazsınız." (Al-i İmran, 92), tekelleşme yasağı toplumun üretiminin yine topluma adaletli dağıtılarak sömürünün engellenmesi İslam ekonomisinin temelini oluşturur.

Kısaca belirtmek gerekirse, İslam, bir yandan şahsi mülkiyet, teşebbüs hürriyeti, serbest ticaret anlayışı ile gelişmeyi sağlayan temel dinamiği yakalamış (kapitalizmdeki gibi), diğer yandan faiz yasağı ve zekat, infak emri ile toplumda üretilen refahın topluma adaletli dağıtılması gerektiğini (sosyalizmdeki toplumcu düşünceye yakın bir tutum) ifade etmiş olmaktadır.
Kapitalizm İslamın bu iki temel dinamiğinden birini, sosyalizm diğerini esas alıp ileriye götürmüş ama hayatın tek yönünü değerlendirdikleri için insanlığa gerçek kurtuluş reçetelerini sunamamışlardır. Evet, Kur'an-ı Kerim'in şu mucizesine bakın ki normalde sayfalarca hatta ciltler dolusu yazıyla ortaya konulmaya çalışılan ekonomi sistemi, kazancın emeğe dayalı olması, özel mülkiyetin varlığı, ticaretin serbest, faiz ve israfın yasak oluşu, zekat ve infakın farz oluşu gibi birkaç kavramla, birkaç cümleyle çok veciz ve beliğ bir şekilde ifade edilmiştir. Artık detaylar, bu prensiplere uygun olarak zamana ve şartlara göre insan aklı sayesinde ortaya konulacaktır.

Toplumun ekonomik faaliyetlerindeki kurallar, bu iki emir doğrultusunda ihtiyaçlara göre tespit edilecektir. Mesela, devlet serbest ticaret ve rekabet ortamını sağlayacak, işçi ve işveren arasındaki ilişkileri belirleyecek, alt gelir gruplarına temel ihtiyaçları (barınma, eğitim, sağlık, su, elektrik gibi) olabildiğince ücretsiz sağlayacak, alt gelir gruplarında vergi almayarak, zenginlik ve lüks tüketimden fazla vergi alarak sosyal adaleti sağlamaya çalışacaktır. Fakat burada ortaya çıkacak adalet, sosyalizmdeki gibi mutlak anlamda bir eşitlik değildir. Çünkü insanlar doğuştan eşit yaratılmazlar. Aile, çevre, sağlık, beceri gibi farklar ve çalışma veya tembellik seçimi gibi irade sonucu ortaya çıkan farklı tutumlar ve nihayet imtihan sırrı meselesinden dolayı bireyler arasında mutlak anlamda eşitlik fıtrata aykırı bir durumdur. Fakat her çalışanın mutlaka temel ihtiyaçlarını insanca karşılayabilecek prensiplerin belirlenmesi adaletin gereğidir. Fazlası Allah'ın takdirine, hikmetine, lütfuna, imtihan sırrına bağlıdır.

* İslamda Çok Eşle Evlilik Ve Peygamberimizin Evlilikleri

Peygamberimizin evlilikleri katiyyen nefsanî ve şehvanî olmamıştır. 25 yaşına kadar, gençliğinin en heyecanlı çağında kavmi içinde bekar yaşamış ve hiçbir kadınla ilgisi olmamış, iffet sahibi olduğu, dost ve düşmanın ittifakıyla sabit olmuştur. Hatta kavmi ona her yönüyle güvenilen biri olarak "Muhammedül-Emîn" unvanını vermişlerdi.
Oysa içinde bulunduğu toplumda, çok kadınla münasebet sıradan bir durumdu; Buna rağmen o, gerek 25 yaşına kadar ve gerekse daha sonraki hayatında pek çok hem de bakire kızla hayatını birleştirebilirdi. Ancak o, böyle yapmayıp kendisinden 15 yaş büyük, 40 yaşında dul bir kadınla evlenmiştir. Hem de bu evliliği eşi vefat edene kadar tam 25 yıl sürmüştür. Yani elli yaşına kadar tek ve dul bir hanımla yetinmiştir.

Onun evliliklerinde nefsaniyet olmadığının bir delili de, müşriklerin davasından vazgeçmesi için yaptıkları teklife verdiği cevapta saklıdır. Müşrikler, amcası Ebu Talip'e gelip, "yeğenin eğer başımıza reis olmak istiyorsa onu reis yapalım veya en güzel kız ve kadınlarımızı ona verelim. Ta ki, bu davadan vazgeçsin." dediler.
Amcası bu teklifi ilettiğinde Efendimiz (a.s.m) şu karşılığı verdi: "Ey amca! Eğer sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar 'vallahi ben bu davadan yine vazgeçmem."
Bu cevap onun neyin peşinde olduğunu, kadın gibi, reislik gibi insanların değerli addettikleri şeylerin onun nazarında ne kadar değersiz olduğunu ispata yeter.

İkinci evliliği ise Hz. Hatice'nin vefatından sonra yine yaşlı ve dul bir kadınla, Hz. Sevde ile olmuştur.
Hz. Sevde ile de üç yıl yaşadıktan sonra, yaklaşık 54 yaşına kadar hep tek kadınla yaşamıştır. İlginçtir ki, onun çok kadınla evliliği hayatının bundan sonraki son on yılı içinde gerçekleşmiştir Bu gerçekler karşısında evliliklerinde şehvani ve nefsanî arzuların tatmin gayesini aramak insan tabiatını ve tarihî gerçekleri inkar manasına gelir.
Hayatının son yıllarına rastlayan evliliklerinde evliliğin dayandığı iki temel gayenin, yani neslin çoğalması ve nefsanî arzuların tatmininin bulunmadığını görürüz. Zira nesli, ilk eşi Hz. Hatice'den devam etmiştir. Daha sonraki evliliklerinde çocuğu olmamıştır. Sadece Mısır'lı Mariye'den İbrahim dünyaya gelmişse de bir buçuk yaşında vefat etmiştir.
Şayet Hz. Peygamber, şehevi duyguların en kuvvetli olduğu 15-45 yaşları arasındaki dönemde birçok güzel kadınla evlenmiş, sonradan onları terkedip daha başka genç güzel kadınlar almış olsaydı, şehvanî hisleri tatmin yolunda ileri sürülen iddialar bir dereceye kadar haklılık kazanmış olurdu. Oysa o böyle yapmamış, tam tersine hayatının son on yılı içinde (53-63) aralarında Ümmü Seleme gibi yaşça ilerlemiş, ve birçok çocuğu olanlar da dahil, aldığı hanımları ileri yaşlarda ve dul olarak almıştır. Meselâ, Hz. Sevde 53 yaşında ve dul. Hz. Zeyneb binti Huzeyme, 5O yaşında ve dul. Ümmü Seleme 4 çocuklu ve 65 yaşında bir dul. Ümmü Habibe dul ve 55 yaşında, Meymune 2 çocuklu ve dul. Bir başka tarihî gerçek de şudur ki bu hanımların hiçbirisinden de ayrılmayı düşünmemiştir.

Peygamber Efendimizin çok evliliğinin bir hikmeti de, Onun evinin okul olmasıdır. O okulun öğrencileri de Müminlerin Anneleri’dir. Çünkü dinin nerdeyse yarıya yakını aile içi, özel hayat ve mahrem konularla ilgilidir. İnsanlığın yarısı da kadındır. Elbette böyle konular adına ve bu kadar insana örnek olmak için birden çok ve farklı özelliklerde talebelerin bulunması gerekiyor. Bu talebelerin de hem kadın olması hem de Ona haram olmaması gerekiyor. İşte bunun yolu da nikahtır.

İslam'daki dörde kadar evlilik emir değil müsadedir. Nisâ Sûresi 3. ayette “Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı bir kadınla evlenmektir.” buyrularak, çok evliliği değil, tek evliliği emretmiştir.

İslâm’da asıl olan tek kadınla evlenmektir. Birden fazla evlilik, zorunlu hallerde ruhsattır ve şartı da ağırdır. Ayrıca bu bir çözümdür. O devirde Müslüman kadınları, inandıkları için putperest kocaları boşuyor, terk ediyordu. Erkekler savaştığı için kadınların sayısı çoktu. Çocukları ve kendileri muhtaç kimselerdi. Dul kadınlara dönüp bakan olmuyordu. Peygamber onlara insani değer vererek dullarla da evlenilebileceğini göstermiştir.

İslâm, birden fazla evliliği icat etmediği gibi emir de etmiyor, teşvik de etmiyor, evlenin demiyor. Tek kadınla yetinmeyi emrediyor. İkinci evlilikler için ağır şartlar koşuyor. Birden fazla evlilik, mecburiyet halinde ruhsattır, izindir.
Kadın nikâh sırasında, üzerime nikâh istemem, şartını koşarsa, erkek evlilik hayatı boyunca buna uymak zorundadır. Nikâh kıyarsa, o nikâh sahih değildir. Bir de eşitlik, adalet şartı yerine gelmeyecekse, o nikâh da geçersizdir. İslâm’ın ruhsatı, savaş sonrası dengenin bozulması, kadının ihtiyaçlarının karşılanması ve kötü durumlara düşmemesi içindir. Bu hal, o zaman onur zedeleyici de olmaz.
Kadın hasta ve görevini yapamıyorsa, bu durumda hukuk bile izin vermektedir. Bazıları, bu izin kadına da verilsin, diyor. Bu ise hayvanlarda bile uygulanmayan çirkin bir şeydir. Böyle olursa, ortada nesep de kalmaz. Neseb karışınca yani baba belli olmayınca, bilmeden baba tarafından yakın akrabalar ile evlilikler de gerçekleşebilir. Babası belli olmayan çocuk kimin mirasçısı olacağı da belli olmayacaktır. Ayrıca çocukların, yaratılıştan anne ile beraber babanın da sevgisine ve desteğine ihtiyaçları vardır. Bu yüzden nesebin yani babanın kim olduğunun bilinmesi gerekir. (annesinin karışma durumu fiziken mümkün değildir.)

İslam'da kadın değersiz midir?

Kara çarşaflı tesettür emri, mirasta erkeğin yarı hakkını alması, çalışmasına izin verilmemesi gibi İslam'da kadına değer verilmez iddiaları da çok kullanılmaktadır.
Halbuki bu emirler bir eksiklik değil dikkatlice düşüldüğünde aslında bir rahmet ve nimettir. Mesela tesettür emri kadına değer verildiğini, onun cinsel yönden istismar edilmekten koruduğunu ifade eder. Ayrıca bu emrin rengi belirtilmez. Siyah olması mecburi değildir.

İslam, kadının geçim durumunu erkeğin sorumluluğuna vermiştir. Bu kadın için rahatlıktır. Ancak ihtiyaç halinde çalışması haram değildir.
Miras meselesinde erkek evin geçimini üstlendiği için mirastan iki pay alması gayet yerindedir. Çünkü bakmakla yükümlü olduğu ailesi olacaktır. Kadının geçimini zaten eşi temin etmekle yükümlüdür. Dul, yalnız olması gibi durumlarda bu miras payı onun kimseye muhtaç olmamasını temin eder.
İslam'da kadına, annelik yönüyle de büyük değer verilmiş, cenneti kazanmanın adeta anahtarı yapılmış ve çocukların büyük hürmet göstermeleri temin edilerek yüceltilmiştir.

* İslam Ve Nezaket

İslam’ın gayelerinden biri de insanı kötü, çirkin huylarından temizleyip güzel ahlâka ulaştırmaktır. Fahr-i Kâinat s.a.v. efendimiz güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de O’nun için: “Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4) buyrulmaktadır.
Bu noktada, bütün hayatını, inancı istikametinde örgüleyen mümin, nezâketi de Efendiler Efendisinden, nezâket âbidesi ve nezâketin üstâdından öğrenecektir. Adeti haline getirdiği bu davranışlar, O'nun sünnetini yapıyor olma sebebiyle ibadete dönüşecektir.
Peygamberimizin ümmetinin Kur’an-ı Kerim’de en hayırlı ümmet olarak anılması, insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten men etmeleri İslam’ın güzelliklerini gönüllere ulaştırma sorumluluğuyla ifade edilmiştir. Bu kutsi görev ise, ancak gönülleri fethetmekle, insanlara karşı cana yakın olmakla gerçekleştirilebilir. Rahmet peygamberine göre, İnsanların en kötüsü, kendisinden iyilik umulmayan ve şerrinden korkulan kimsedir. En hayırlısı ise, kendinden iyilik umulan ve kötülük yapmayacağına inanılan kimsedir. (Tirmizî, Fiten, 76)
Mümin, kırıcı ve nefret saçan bir dil ile değil, şefkat yüklü bir dille, rahmet lisanıyla konuşur. Rasûlullâh’ı öldürmek üzere giden Ömer ibnü’l-Hattab’ın Müslüman oluşunda görüldüğü üzere, gönül ehlini öldürmeye gelen bile, onda dirilir. Nezaket; husumet ve öfke duygularını eritip yok eder. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem’in gayretlerinin başarıya ulaşmasının nedenlerinden biri de, insanlara nezaketle ve yumuşak davranması sayesindedir. “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmrân 3/159)

Kendi nefsanî ve şeytanî dürtüleriyle yaptıkları şiddeti, terörü, kanı İslâma yamamaya çalışanların vebali büyüktür. Ancak böylesine münferit hadiselerin çirkinliği, Kuran-ı Kerimin açıkladığı barış ve sevgi dinini gölgeleyemez. Zaten bu tür hareketlerin büyük bir bölümü İslâm’ın bütün dünyadaki yükselişini önleme amaçlı planlı, ajanlarla desteklenen oyunlardır.

Tabi bu, İslam'a yapılan hakaretlere, karalamalara, iftiralara sessiz kalınması anlamına gelmez. Fakat bu gibi durumlardaki tavır İslam'ın özüne uygun olmalıdır. Mesela, yapılanların, anlatılanların doğru olmadığı, doğru İslam'ın ne olduğu güzelce anlatılır. Bilinçli yapılan hakaretlere karşı ise medenice, yakıp yıkmadan kan dökmeden, anlamlı mesajlar içeren pankartlarla protestolar yapılabilir, broşürlerle, tanıtım filmleriyle karşılık verilebilir. Resmi kanallardan hukuki girişimler yapılabilir. Bunu yapan kişi, kurum ya da ülkelere karşı ekonomik yaptırımlar uygulanabilir. Ama asla, masum insanlar öldürülemez, yakıp yıkarak tahrip ederek savunma yapılmaz.

Nitekim, Cenab-ı Hak : “Kim ki, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (ceza) olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir hayatı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurmaktadır.

3. BAZI FELSEFİ KONULARA İSLAMIN BAKIŞI

* Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?

Kâinâtta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O her şeyi en güzel şekilde yarattı” âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta her şey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani neticeleri itibariyle güzeldir.
Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler. Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.
Allah(c.c.), bu alemi hikmetleri gereği insan merkezli ve özgür irade temelinde yaratmıştır. Zulüm ve kötülükler, insanlar tarafından irade ve tercih edilmektedir. Sorumluluk seçene aittir. Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışları bildirmiştir. Tercih insana aittir.
Bu gibi kötü, pis, çirkin şeylerin bir hikmeti de her şeyin zıddıyla bilinir olması düsturudur. Ancak bu şekilde iyinin, güzelin, rahatın, sonsuz kudretin, merhametin, adaletin, sağlığın, zenginliğin.... kıymeti hakkıyla bilinebilir. Çünkü acı olmasa tatlı kavramı da olmazdı ve tatlı diye bilinen şeyler sıradan olağan görülürdü. Ahirette her insanın mutlaka cehennemi göreceği, sonra müminlerin Allah(c.c.) tarafından çıkarılacağı ayetinin işareti de bu gerçeğe dayanır. Cennetin kıymeti zıddı olan cehennemin bilinmesi ile anlaşılabilir. Aynı şekilde layemut olma ancak ölümlü canlıların varlığıyla ortaya çıkar. İnsan ölümü tadacağı için ölümsüzlüğün kıymetini takdir edebilecek ve sonsuz hayatın nasıl büyük bir nimet, lütuf olduğunu, her şeyin varlığının Allah'ın varlığına bağlı olduğunu anlayacaktır. Bu gibi pek çok hikmeti olduğu için Allah kainatı insanın iradesine bakar şekilde yaratmıştır. Yoksa dünyadaki bütün zulümleri önlemek ona hiç de ağır gelmez. Ama zulümlerin sorumluluğu aklı ve iradesi olan insana aittir. Bu durum özgür iradenin niteliğiyle ilgilidir. Bu ise insana meçhuldür, bildirilmemiş bir sırdır. Allah, bütün bu hikmetleri özgür irade temelli yaratmayı murat etmiştir.
Doğrudan insanın özgür iradesine bağlı olmayan doğal afetler, hastalıklar gibi kötü durumlar ise dikkatlice düşünüldüğünde tama yakın bir ölçüde aslında yine insanların ihmal ve hatalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü doğa kanunları denen Sünnetullaha uymamaktan kaynaklanır. Mesela depremlerin bilimsel gerçeklerine göre yapılan yapılarda yıkılma, ölüm oranları yok denecek kadar azdır. Sel felaketleri, yangın felaketleri de çoğu zaman bilimsel verilere aykırı hareketlerden kaynaklanır. Hatta hastalıklar bile diğerleri kadar olmasa da büyük ölçüde yanlış beslenme veya davranışlardan kaynaklanmaktadır. O kadar çok çeşitli hastalık veya sorunları düşündüğümüzde aslında bunların hepsinin birer çaresi, devası olduğunu da ifade etmek gerekir. Hatta tıp ilerledikçe kanserden felce kadar birçok hastalığın tedavilerinde gelişmeler yaşanmaktadır. Belki gelecekte kanser ve felç de dahil tedavisi olmayan hiçbir hastalık kalmayacaktır. Yani dertlerin dermanı da beraber sunulmuşsa o takdirde bir noksaniyetten bahsedilemez.
Baş ağrısı gibi küçük ve geçici hastalıklar dışında özellikle doğuştan gelen fiziki ve zihinsel sorunlar ise Allah'ın belli maksatlarına yöneliktir. Bunların kendileri için bir sabır imtihanı olması yanında çevresindekiler için de onlara sahip çıkma, merhamet etme gibi bakımlardan birer imtihan vesilesidir. Ayrıca diğer insanların onların durumlarını anlayarak kendilerinin ne kadar büyük nimetlere sahip olduklarını anlamaları ve şükretmeleri için bir vesiledir. Ayrıca Allah'ın varlığına bir delil olarak da düşünülebilir. Çünkü eğer hayat tesadüfe bağlı gelişmiş olsaydı bu gibi arıza ve kusurlar belki çok daha fazla, büyük oranlarda olacaktı. İlaveten bu gibi şeyler insanların aslında ne kadar güçsüz ve aciz olduklarını anlamalarına, dünyanın aslında kalıcıymış gibi bel bağlanacak bir yer olmadığına, asıl olanın Allah'ın rızası ve ahiret hayatı olduğuna işaret etmek gibi hikmetlerinden bahsedilebilir. Ama Allah hikmetleri gereği çok küçük bir oran dışında herkesi bunlardan korumaktadır. Bu son grup için şöyle bir çıkarım da mümkündür: Bu durumda olanların sayısı oransal olarak %1den çok daha azdır. Üstelik bunların bir bölümü sonradan olan kazalar veya gelişmeler neticesinde belki hayatlarının büyük kısmını sağlıklı olarak geçirmişlerdir. Allah bu insanların bu durumlara uyum sağlamalarında da onlara rahmetle mukabelede bulunmaktadır. Hatta psikolojik destek sağlananlardan bazıları ki internette el, ayak gibi uzuvları olmayan böyle çok kişinin videosu, hayat hikayesi mevcuttur, sağlıklı insanlardan daha çok yaşamla barışık ve hayattan zevk almaktadırlar. Kendilerinin insan olarak yaratılmış olmasından dolayı şükür etmektedirler.
Sayısal oran haricinde ayrıca bir bakış açısı da kainatın milyonlarca, milyarlarca yılı içinde 60-70 yıllık insan ömrü aslında deryada bir damla misali bir göz açıp kapaması mesabesindedir. Özellikle ahiret hayatının sonsuzluğu yanında yok hükmündedir. Buna karşılık eğer bu imkan doğru değerlendirilirse sonsuz bir kazanç elde edilecektir. Hatta belki bu kişiler bu durumlarına şükür edeceklerdir. Kısacası biz bu kişilerin ahiretteki durumlarını bilmediğimiz için ve yukarıda söylenen ve belki daha başka hikmetlerinden dolayı Allah'ın rahmetini töhmette bırakamayız.
Ayrıca, elem ve acı verici olaylardan zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir. Zira, dünya asıl vatan değil sonsuzluğa ulaşmak için bir vasıta hükmündedir. Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

Yırtıcı vahşi hayvanların otçul veya kendinden zayıf hayvanları avlayıp yemesi ve nahoş görüntülerin ortaya çıkması merhamet ve hikmetle bağdaşır mı? Bunların böyle yaratılmalarına ne gerek vardı?

Allah(c.c.) mahlukatı sınıf sınıf yaratmıştır ve hepsini ayrı vazifeler ile donatmıştır. Vazifesinin ağırlığına göre de güç ve kuvvet vermiştir. Mesela; inek, deve, koyun gibi mahlukların vazifesi et ve süt vermektir, cüssesi de bu vazifeye orantılı olarak yaratılmıştır. At, eşek, deve, katır gibi hayvanların vazifesi ise yük taşımaktır, bu yüzden vücutları buna göre tanzim edilmiştir. Her mahlukun vazifesi ile bedeni arasındaki mütenasiplik, Allah’ın ne denli hikmet, adalet ve rahmet ile iş gördüğünün ispatıdır.
Aynı şekilde yırtıcı ve vahşi hayvanların da bir vazifesi ve buna uygun vücutları vardır. Bunların vazifelerinin başında ekolojik dengeyi muhafaza için, zayıf ve hastalıklı hayvanları yemektir. Ayrıca yaratılış olarak Allah'ın belli isimlerine ayna, medar olmaları bunların yaratılış hikmetlerinin başında gelir. Yaratılışlarındaki ihtişamları, kabiliyetleri, anne olarak fedakarlıkları, kendilerine verilen kabiliyetleri kullanarak hayatta kalmaları, tabiattaki hassas dengenin devamı vs. Allah'ın kadir, alim, hakim, rahim, müdebbir, rezzak gibi isimlerinin başka başka ve her gün tekrarlanan tecellileridir. İnsana Allah'ı tanıttıran ve sevdiren bir vesile ve ayrıca seyir zevki ve güzelliğidir. Belgeselleri tefekkür ederek seyreden bir insan bu hikmetlerin ihtişamını derinden hissedip anlayabilir. Böylece bu durumun bir kusur değil bir ihtişam olduğunu kavrar.
Bütün hayvanlar otçul olsaydı bunların sayısı zamanla çok artacağı için bitki örtüsü tahribi ve ardından aç kalacakları için kendi soylarının tükenmesi durumu ortaya çıkardı. Şimdi insanoğlu suni kontrol yapacak imkanlara kavuşmuş olabilir ama eskiden bu teknolojik maddi imkanlar yoktu.
Ayrıca Allah(c.c.), her şeye kadir ise bu sorunların yaşanmayacağı bir düzen tasarlayamaz mıydı sorusu sorulabilir. Tabii ki yapabilirdi ancak yaratılışta bu şekilde olmanın getirdiği yukarıdaki hikmetleri murat etmiştir. Allah, la yüsel olup yaptığı işlerden sorguya çekilemez. Yani istemeseydi denemez. Ayrıca bu vahşi hayvanlar kendilerine verilen vazifeye uyarak sadece ihtiyaç dahilinde avlanırlar. Keyfi ve zulüm işkence olacak bir faaliyet yapmazlar. Çünkü zaten normalde ihtiyaçlarını karşılayacak avlanmaları ancak yapabilmektedirler. Zira av durumundaki hayvanlar da üstün donanımlara sahip olarak yaratılmışlardır. Ayrıca insanlar da hayvanların etlerinden faydalanıyorlar. Hayvanların insanlar gibi akıl ve el beceri imkanları olmadığı için temiz bir görüntü ortaya çıkmıyor olabilir. Bunların da ayrı hikmetleri vardır. İnsanlara hayvanların nahoş tabiatları örnek gösterilerek insanın farkı ortaya konmuş olur. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Kötü ve çirkinlikler olmasaydı iyi ve güzel olanın kıymeti bilinemezdi.
Ayrıca, hayvanlar alemindeki bu acılara, nahoş durumlara felsefi açıdan bakıldığında şöyle bir durumdan bahsedilebilir: İnsanın anladığı manada acı kavramı ancak insani bir akıl ve bilinçle mümkündür. Yani acı kavramı anlamlandırılamadığı zaman acıdan bahsedilemez. Mesela küçücük mikroplarla, bakterilerle bir aslan veya ceylan arasında acıya anlam verme bakımından bir fark yoktur. Bakteri ya da mikroplar kimyasallarla öldürüldüğünde nasıl onlar için acıdan bahsedemezsek büyük hayvanlar için de aynı şey söz konusudur. Onların fiziki acılara karşı yaptıkları hareketler aslında birer reflekstir. Yani onlar acının şuurunda değillerdir. Acının kötü oluşu ancak insanlar için söz konusudur. İnsanlar arasındaki eziyet anlamındaki acılar ise iradesi yani sorumluluğu olan insandan kaynaklanır.
Kısacası tabiatta rahmeti tenkit ettirecek bir durum yoktur. Ayrıca insaf gözüyle bakanlar tabiatın bu ihtişamı karşında şaşkınlık ve hayranlık içinde kalmaktadırlar. Çekilen belgesellerin sayısı bunu ispata kafidir. Bu tenkit edilecek bir durum olmayıp hayatı fevkalade zenginleştiren bir durum olarak ancak methedilip bu güzellikleri bize ihsan edene şükretmeyi gerektirir.

* Allah, Canlıları Evrimle mi, "Ol" Emriyle Bir Defada mı Yaratmıştır?

Allah, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona “ol” der, o da oluverir. (Yasin, 82)
"Düşünün ki Biz, bir vakit meleklere: “Âdem’in önünde (Allah’a) secde edin” dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti. Biz de dedik ki: “Âdem! İyi bil ki bu, sana da eşine de tam bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra perişan olur, helâke sürüklenirsin.
Sen cennette asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına mâruz kalmayacaksın. Ama şeytan ona vesvese verip: “Âdem! dedi, “ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?” Derken ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine edep yerlerinin açık olduğunu farkettiler. Derhal cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidâyetine mazhar etti. Onlara hitaben buyurdu ki: Kiminiz kiminize düşman olarak cennetten yere ininiz. Sonra ne zaman Benden bir rehber gelir de, kim ona tâbi olursa, artık o ne yolu şaşırır, ne de bedbaht olur." (Taha, 20/116-123)
Buradan anlaşılıyor ki Hz. Adem yaratıldıktan sonra cennet yaşıyor ve sonra dünyaya gönderiliyor. Buradaki cennet ifadesi bazı müfessirler tarafından dünya olarak yorumlanmıştır. Bu duruma göre cennete ölüm, günah, şeytan, yasak kavramlarının nasıl olabileceği sorularına cevap verilmiş olur. Ancak o zaman dünyada işlenen günahın cezasının dünyada verilmesi, cennet gibi güzel bir yerden imtihan için çöl gibi bir yere gönderilmesinden sonra dünyada güzel yerlerin mevcudiyetinin devam etmesi, dünyada iken tuvalet ihtiyacının olmaması gibi cevapsız durumlar ortaya çıkmaktadır.

Alimlerin çoğu bu cenneti ahiret cenneti olarak yorumlamışlardır. Çünkü cennetten bahsedilirken orada açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk, elbise yapma zahmeti gibi durumlara maruz kalınmayan, yeme içmeden sonra tuvalet ihtiyacı olmayan kusursuzluk diyarı olarak tasvir edilmiştir. Ayrıca hata işledikten sonra(yasak ağaç dünya hayatının sembolüdür) dünyaya gönderilme, orada bir süre yaşanıp ölümle dünyadan alınacağı ifadeleri de bu gerçeğe işaret eder.
Bu duruma göre cennete ölüm, günah, şeytan, yasak kavramlarının izahı şöyle yapılır: Hz. Adem'e Allah ölümlü bir varlık olduğu bilgisini vermiştir. Cennette yasak ve günah kavramları Allah'ın takdirine bağlıdır. İmtihandan geçmeyen ilk insan için böyle istemiştir. Şeytanın Adem'i kandırması ise Şeytanın insanla irtibatında ve vesvese vermesinde fiziksel varlığa ihtiyacı yoktur. Şeytanın kalbe girme yolu şehvet, gazap ve vehim yetisi vasıtasıyla olmuştur.
Hasan Basri hazretleri demiştir ki: “Yüce Allah’ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, şeytan yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir.” Bazı tefsirciler de şöyle der: “Adem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, Şeytan da dışardan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi.”
Şeytanın cennetten kovulması, dışarıdan vesvesesini ulaştırmasına engel olmayacağından, bu konuda bir zıtlığın olmayacağı sonucuna varılabilir. Allah, imtihan gereği olarak, şeytanın vesvesesini Hz. Adem aleyhisselama işittirmiştir.

Ayrıca Hz. İsa'nın yaratılışı da Hz. Adem'e benzetilmiştir. Yani Hz. İsa da Hz. Adem gibi babasız(sülbsüz) yoktan yani "ol" emriyle bir defada yaratılmıştır. Demek ki Hz. Adem sülbsüz yaratılmıştır. Yani bir annesi ve babası yoktur. Eğer maymun türü bir canlıdan evrimleşmiş olsaydı anne ve babası olurdu. O zaman babasız yaratıldığı aşikar olan Hz. İsa'nın yaratılışı Hz. Adem'e benzetilmezdi. Kısacası Kuran'da yaratılışın evrim mekanizması şeklinde olduğu gibi bir izah yoktur.

"Allah katında İsa’nın (yaratılış) durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona “Ol!” dedi, o da oluverdi. Gerçek, Rabb’inden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma!" (A’li İmran, 59-60)
"Ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde 32/7).
Şüphesiz Biz, onları yapışkan bir çamurdan yarattık” (Sâffât 37/11).
“(İblis): ‘Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan), değişken bir balçıktan (hamein mesnûn) yarattığın insana secde edemem!’ dedi”. (Hicr, 33)

* Kuranda tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?

Kuranda tasvir edilen cehennem azapları genel olarak alevli ateşlerde yanmak, başından kaynar sular dökülmek, alevli, irinli sulardan sulanmak, besleyici olmayan dikenlerden beslenmek, ateşten giysiler giymek, ateşten zincirlere vurulmak, derileri piştikçe yeni deriler verilip azabın hafifletilmeden devam etmesi ve cehennemde sonsuza kadar kalınması şeklindedir.
şimdi bu durum iki açıdan tenkit edilmektedir. Birincisi bu şekilde anlatılan çok kötü azapların İlahlık vasfına yaraşmadığı ikincisi ise kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz diye anlatılan hayal etmesi bile belki imkansız olan bir uzun zaman diliminde devamlı bu acıların yapılacak olması.
Bu hassas konuyu birkaç açıdan inceleyerek anlamaya çalışmalıdır.
Birincisi, cehennem bir sebep değildir. Yani Allah, bazı insanları cehennemde yakmak için yaratmamıştır. Geniş izahatı yapıldığı üzere özgür iradeye bağlı olarak bilinme, tanınma, sevilme, kulluk şeklinde çerçevesi çizilen hikmetler üzerine yaratılan kainatta dünya hayatının yaşanırken yapılan suçların, haksızlık ve zulümlerin adalet gereği yaratılmıştır. Allah, rahman olduğu gibi adildir de. Bunların yanında Allah'ın uluhiyetini inkar eden ve ibadet etmeyenler için de varlığından bahsedilebilir. Yani aslında suç işleme iradesiyle insana ait olup cezayı kendisi tercih etmiş olmaktadır. Böyle bir dünya yaratılmasaydı, denemeyeceği, Allah'ın mutlak iradesine ve uluhiyetine karışılamayacağı daha önce izah edildi.
İkincisi, bu dünyada yapılan onca kötülük, haksızlık ve zulümden sonra bunların karşılıksız bırakılması veya basit denebilecek cezalar verilmesi mağdur ve mazluma karşı bir ayrı haksızlık ve zulüm olacaktır. Yavrusu acımasızca katledilen bir annenin acısının karşılığı acaba ne olsa gerektir? Hiçbir kötülüğe bulaşmayıp sadece Allah'ın inkarının cezası ise belki bütün mahlukatın şehadetinin, Allah'ın sanatının ve ilminin inkarı gibi büyük veya hayal edemeyeceğimiz derecede büyük bir cinayet oluşu veya niyet bağlamında bir ömür değil belki sonsuz hayat olsa sonsuza kadar inkar edilecek olması gibi bakımlardan yine adalet olacağı hükmolunabilir.
Üçüncüsü, Allah'ın bu kainatı yaratma gayesi ve hikmetlerine uygun olarak karşılığında sonsuz ve saadet içinde bir hayat bahşedilecek olması gibi çok büyük bir davada insanları yanlışa düşmemeleri için caydırıcı olarak korkutucu büyük cezaların anlatılması cehennemi hak etmeyi önlemek adına tenkit değil takdir edilmesi gereken büyük bir rahmettir. Çünkü çok büyük bir kazancın kaçırılmasını önlemek için büyük caydırıcı cezalar öngörülmesi aslında insanların faydasına olan bir şeydir. Malumdur ki cezanın caydırıcı nitelik taşımaması, zayıf olması hükmünü ortadan kaldırır. Kırmızı ışıkta geçme veya hız sınırını ihlal etme gibi durumlarda 5-10 lira gibi küçük basit cezaların olması yok hükmündedir. Normal şartlarda başkalarına zarar verilmeden bu cezaları alanlar benim kimseye zararım olmadı, haksızlığa uğradım diyemez. Çünkü bu şekilde verilen binlerce cezadan bir tanesi işe yarayıp bir canın ölmesini önlese büyük bir kazanç olur. Tersine caydırıcı cezaların olmamasından dolayı bir kişinin dahi ölmesi büyük ceza diye tenkit edilen para cezalarının veya hapis cezalarının aslında ne kadar gerekli olduğunu gösterir. Her tür hırsızlığa, tecavüze, yaralama ve öldürme suçlarına birkaç aylık veya yıllık cezalar öngörülmesi aslında cezaları yok hükmüne getirir. Her mazlum hem zalim açısından(beni bu kötü işten alıkoyacak caydırıcı, korkutucu bir ceza olsaydı belki işlemezdim düşüncesi) Adalete aykırı bir durumdur.
Şimdi, cennet, cemalullah ve sonsuz hayat gibi büyük kazançların kaçırılmasını önlemek ve dünyada dahi haksızlık ve zulümleri önlemek için yapılacak tehditlerin, cezaların dahi bunların kıymetine uygun olacak caydırıcı nitelik taşıması akıl icabı ve adalet gereğidir. Yine adalet gereği cehennem cezalarının dereceleri de yapılan suçun, zulmün büyüklüğü ve çokluğuyla orantılı olacaktır. Cennetin dereceleri olduğu gibi cehenneminde hafif ve şiddetli dereceleri vardır.
Ayrıca, bu anlatılan tasvirlerin niteliğini biz tam olarak bilemeyiz. Yani bu anlatılanlar bizim dünya hayatımızdakiler gibi olabileceği gibi temsili de olabilir. Niteliği bize meçhul olur. Yani insan bir cezanın büyüklüğünü veya kötülüğünü bildiği şeylerle benzerlik kurarak anlatıldığında anlayabilir. Bu anlatılan tasvirler de cezanın büyüklüğünü anlatan temsiller olur. Ahiretteki uygulamasının nasıl olacağı, bu uygulamaların İlahlık vasfına yaraşmadığı hakkında hüküm veremeyiz. Hakkında bilgi sahibi olunmayan konulardaki uygulamalar töhmet altında bırakılamaz.
Dördüncüsü, cehennem azabının hayali tasavvur bile edilemeyen bir zaman diliminde aynı şiddette devam etmesinin ne şekilde olacağı da bize meçhuldür. Zira aradan geçecek tatmin edici bir uzun zaman diliminden sonra Allah'ın merhametiyle cehennemliklerin ilk acılarından azade olup o ortama ülfet peyda edecekleri(alışacakları), belki dünyamızdaki bataklıklarda yaşayan pislikler içinde leşlerle beslenen ama hallerinden memnun olan hayvanların durumu gibi, mükafat olmasa da eski şiddetli azaplarının da olmayacağı veya cehennemin maddi acısının manevi acılara dönüşeceği(cennet ve cemalullahtan mahrum kalmanın pişmanlığı gibi) veya Kuran'da sonsuz cehennemden değil de , cehennemde sonsuz kalınması şeklindeki bir ifadeyle bir süre sonra ve belki bir kısım cehennemliklerin cehennemle beraber yok edilerek yoklukta cehennemde sonsuza kadar kalacakları şeklinde bir uygulamayla rahmet ve adaletin gereği neyse o yönde bir uygulamanın yapılabileceği şeklinde islam alimlarinin yorumları vardır. (Gazali, Said Nursi, Farabi, Rabbani gibi)
Dolayısıyla, rahmet, adalet, uluhiyet bakımlarından cehennem azabının ne şiddeti ne tehdidi ne de süresi asla kusur olarak değerlendirilemez. Bu konuyu anlamakta zorlananların inkar yerine en azından kendi anlayışlarına uygun bir yorumu kabul etmeleri daha mantıklı olacaktır.
Zira, Allah, hikmetleri anlatıldığı üzere dünya hayatını insanın iradesini kesin elinden alacak şekilde yaratmamıştır. Her olayda, eşyada olduğu gibi Kuran'da da yoruma dayalı, mecazlı ifadelerin olması bu yüzdendir. Yoksa herkesi imana getirecek iradeyi ortadan kaldıracak bir açıklama, yaratma, uygulama olabilirdi veya peygamber göndermesi mümkündür. Fakat muradı bu yönde olmamıştır. Bu sebepten Kuran'da açık hükümler olduğu gibi peygamberin uygulamasına bırakılan hükümler de olmuştur. Peygamberimizin de açıkça ifade etmediği hala yorumlara açık hükümler de mevcuttur. Bu sır, ahirette Allah'ın bildirmesi ile anlaşılacaktır.
Son olarak şunu ifade edelim. İnsanların böyle, Allah'ın her uygulamasını sorgulaması belki tenkit etmesi özgür iradenin varlığını gösterir. Kişilerin, Allah bunu böyle değil de şöyle yapsaydı, bu böyle olmuşsa bu da şöyle olmalıydı şeklindeki yaklaşımları aslında benliğin ve bencilliğin, kibir ve gururun, kendini, nefsini Allah yerine koymanın, Kura'ın ifadesiyle nefsini ilah edinmenin yani şirkin, Allah'ın emrine teslim olmak istememenin bir göstergesidir. İster önyargılarda olsun, ister kibir ve gurudan olsun, ister çevreden ayıplanma korkusundan olsun, isterse menfaatten olsun bu ifadeler insanın çok büyük şeyleri kaybetmesine, hüsranına sebep olmaktadır.
Ne mutlu sonsuzluğa ve cemalullaha talip ve tabi olanlara...

* İslam'ın Kader Anlayışı İnsanı Pasif Kılar mı?

Kader konusu, insanın aklıyla kolayca kavrayabileceği bir konu değildir. Bu konu esasen iman eden insanlara hitap eder. Yoksa inanmayan insanların aklında hep soru işaretleri kalabilir. Bu meselenin İslam'da yaygın olan temel çerçevesi şöyledir:

1. Allah, ezeli ilmi ile geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak her şeyi bilir. Zaman kavramı da yaratılmıştır. Allah katında zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek bir andır. O sebepten Allah her şeyi bilir.
a) Allah'ın her şeyi bilmesi, insanların iradelerini kullanmalarına engel değildir. Allah, insanların iradelerini ne yönde kullanacaklarını bilmektedir. Yoksa insanların iradelerine yön vermez. İnsanlar, Allah öyle bildiği için öyle davranmazlar. Allah, insanların öyle davranacağını önceden bilir.
b) Allah'ın ilmi, kudreti, insanların iradelerine de müdahele etmeye yeterlidir. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayeti buna işaret eder. Fakat Allah, insanların iradelerine müdahele etmez. Aksi halde imtihanın, mükafat ve cezanın bir anlamı kalmaz.

2. Allah, hayatı, ölümü, hastalıkları ezeli ilmi ile herkes için belirlemiştir. Yani bir insanın ne kadar yaşayacağı, hangi hastalıkları çekeceği, hangi aileden ve milletten dünyaya geleceği, çalışmasının ne kadar netice vereceği gibi durumları(yani insanın iradesine bağlı olmayan durumları) Allah tespit etmiştir. İnsan, bunları değiştiremez. Fakat bunların belirlenmiş olması, insanın sebeplere yapışmasına, çalışmasına, tedbir uygulamasına engel değildir. Çünkü, bir kişi çalışıp tarlasını sürüp bütün sebepleri yerine getirdikten sonra sonucu Allah'a tevekkül eder. Kaderinde ne kadar kazanç varsa o kadar ortaya çıkar. Bazen çok çalışır hiç olmaz, bazen az çalışır çok olur. Kendisi hakkında takdirin ne olduğunu bilmediği için sebeplere yapışıp çalışmak zorundadır. Çalışmadan bir şeyler kazanmayı umması beklenemez. Çalışmaması, tedbir almaması, sebeplerini yerine getirmemesi iradesini yanlış kullanması anlamına gelir. Ortaya çıkan durumdan sorumlu olur.

3. Sebepler de dahil olmak üzere hayır, iyilik ve şer, kötülük ne varsa her şeyi Allah yaratır. Yani Allah, her an faaldir. İyilikler Allah'tan, kötülükler sizden, ayeti insanın cüzi iradesine bakar. Yani kötülükleri de Allah yaratır ama isteyen, irade eden insandır. İnsan, silah ile ateş edip birini öldürmeyi ister, irade eder. Allah da bu yöndeki hareketleri yaratır. Yani kişinin silahı bulması, yapması, nişan alması, parmağıyla tetiğe basmasını Allah yaratır. Fakat irade eden insan olduğu için mesuliyet insana aittir. Fakat insan iyi işler yaptığında ise yine bu sebepten sahiplenmeye ve övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanın bundaki payı sadece irade etmekten ibarettir. Allah da bu iradesinden, istediğinden dolayı mükafatlandırır. Bu yüzden niyetler(irade, istek) amelden daha üstündür. Çünkü irade insana, gerçekleşmesi Allah'a aittir. Allah hikmeti gereği her iyi olan ya da iyi gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeyebilir. Ama iyiliğe irade eden insan onun sevabını alır.

İyiliklerin Allah'a ait olup, gurura sebep olmamasının bir yönü de bu iyiliği irade eden insana yapma gücünü Allah verdiği gibi bu iyilikleri isteyeceği durumları, imkanları da Allah vermiştir. Yani, kişinin ailesi, çevresi, sağlığı vs. Allah'ın ona takdiridir. Bu yüzden övünmeye hakkı yoktur. Ancak bu imkanları kendisine bahşeden Allah'a şükretmesi gerekir.

Bütün bu bilgilerden sonra yukarıdaki sorunun cevabı ortaya çıkmış oluyor. İnsanların yapacaklarının önceden bilinmesi, insanların bunları yapmalarını mecbur kılmıyor. Aksine insanın iradesinin önceden bilinmesi söz konusudur. Ayrıca sonucun önceden bilinmesi, imtihana gerek yoktur, anlamına gelmez. Aksi halde, ceza gören kişinin itiraz hakkı ortaya çıkar. Yani, yapacaktım ama yapmadım der. Bu şuna benzer: Bir öğretmen, bir öğrencisinin durumunu bildiği için yapacağı sınavdan başarısız olacağını bilir ama sınavı yapmadan ona başarısız muamelesi yapması adil olmaz. Öğrenci itiraz eder. Yani fiilin işlenmesi gerekir. Dolayısıyla aslında insan iradesine bağlı olan işlerde yapacağı şeylere kendisi karar veriyor ve bazı durumlar haricinde yaratılış kanunlarına uygunluğu çerçevesinde işler gerçekleşiyor. Ancak bazen Allah, imtihan sırrından dolayı yapılan işlerin sebep-sonuç çerçevesinde tam olarak karşılığını vermeyebilir. Mesela aynı işi yaptığı halde bir kişi diğerinden daha çok kazanç elde edebilir.

4. GÜNÜMÜZ PERSPEKTİFİNDEN İSLAM

* İslam, Bir Kişi Tarafından Hıristiyanlıktan, Yahudilikten Ve Arap Yarımadasındaki Eski İnançlardan Esinlenerek Ortaya Konmuş Uydurma Bir Din midir?

Bazıları, Kuran'da anlatılan birçok olayın, özellikle peygamber kıssalarının İncil ve Tevrat'ta anlatılanlarla benzerlik göstermesi, bazı oruç, kurban, dua gibi ibadetlerin ve recm, kısas gibi bazı cezaların eskiden Arap toplumlarında veya başka toplumlarda az ya da çok benzerlerinin var olmasından hareketle İslam'ın Hz. Muhammet tarafından bunlardan esinlenerek uydurulmuş bir din olduğunu iddia ederler.

Aslında bu iddia çok temelsizdir. Çünkü, islami inanışa göre Allah, İlk insandan itibaren peygamberliği de başlatmış ve insanlık yeryüzüne yayıldıkça her topluma uyarıcı bir peygamber göndermiş, böylece insanlara hükümlerini anlatmıştır. Bütün peygamberlere, başlangıçtan beri aynı esaslar tebliğ edilmiş fakat bu topluluklar bazen az, bazen çoğunluk olarak peygamberleri inkar etmişler veya kabul edenler gruplar bir süre sonra dinin özünden uzaklaşmışlardır. Böylece, yeni peygamberler gönderilmiş, bu durum son peygamber Hz. Muhammed'e kadar devam etmiştir. İslam ile beraber, peygamberlik ve din müessesesi tamamlanmıştır. Allah, son dinin ve kitabı Kur'an'ın hükümlerinin kendi korumasında olduğunu, kıyamete kadar değiştirilemeyeceğini bildirmiştir. Hz. Muhammed'in düşmanlarının dahi ittifakla katıldığı ümmi yani okuma-yazma bilmiyor oluşu ve Kur'an'ın da onun tarafından ortaya konması ayrı bir mucizedir. Zira okuma yazma bilmediği için başka kitaplardan okuyarak öğrenemeyeceği gibi eğitimli olmayan birinin böyle üstün belagat, ilim, ahlak, hikmet vs. kitabı ortaya koyması büyük bir mucizedir.

İşte bu yüzden, yeryüzündeki bütün dinlerde, asıl olan Tevhid dininin bazı hükümlerinin veya uygulama şekillerinin bazı izleri kalmış olabilir. Bu durum İslam'ın onlardan oluşturulduğunu göstermez. Aksine Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi mesajların temelde ortak olduğunu gösterir.

Bu açıdan tahrif edilmemiş haliyle Yahudilik ve Hıristiyanlık da aynen Müslümanlık gibidir. Gerçi Allah, yeni peygamberleri eski dinde tahrif olduğu için göndermek zorunda değildir. Yani bir peygamberin getirdiği esaslar değişmese de insanlığın gelişimine paralel olarak daha ekmel hükümler gönderebilir. Yani İncil ve Tevrat tahrif edilmeseydi de İslam gelecekti. Bu inançlarda sonradan değişimler ve bozulmalar olduğu için şu anda bu dinler ile İslam arasında inanç ve ibadet bakımlarından farklar vardır.

Mesela, Hıristiyan inancına göre, belki onun babasız olarak yaratılmasını insanların kavrayamayışından dolayı, Hz. İsa, Allah'ın oğlu olarak kabul edilir. İnsanlığın günahlardan temizlenmesi için kendini feda etmiş ve çarmıha asılarak öldürülmüştür. Halbuki, İslam'a göre Allah, oğul edinmez. Hz. İsa, bir kul ve peygamberdir. Aksini şirk, yani Allah'a ortak koşma olarak görür. Allah, Hz. İsa'yı göğe kaldırarak öldürülmesine izin vermemiştir.
Hıristiyanlar, özellikle İslam'ın bu bilgisini anlamakta zorluk çekmektedirler. Yani, eğer Kuran'ın ifadesi doğru ise Allah, insanları bilerek aldatmış yani Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmelerini sağlamış ve böylece milyonlarca insanın onu Allah'ın oğlu olarak görmelerine neden olup şirke girmesine sebep olmuştur.
Halbuki bu düşünce yanlıştır. Çünkü, bu olayın Hıristiyanların yanlış inanışa düşmelerine sebep olacağını Allah'ın ezeli ilmi ile kader olarak bilmesi ayrı bir şeydir, engellemesi ayrı bir şeydir. Eğer öyle olsaydı o zaman insanları yanlışa düşüren, inkara götüren hiçbir olaya da izin vermemesi gerekirdi. Çünkü Allah, ezeli ilmiyle gelecekte yaşanacak her şeyi bilmektedir. Bu dünyanın birçok yaratılış hikmeti vardır. İmtihan dünyası olması, insanın iradesiyle doğruyu veya yanlışı seçme meselesidir. Aksi halde imtihan sırrının bir anlamı kalmazdı. Allah, kullarına hükümlerini de bildirmiştir. Yani Hz. İsa'nın öldürülmediğini daha sonraları Kuran'da açıklamıştır. Üstelik, insanların Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmeleri ile ona kutsallık atfedilerek Allah'ın oğlu olduğu inancı birbirinden farklı şeylerdir. Bu inanç daha sonları ortaya çıkmıştır. Hz. İsa, kendini öyle tanıtmamıştır. İnsanların yanılgısı söz konudur. Ayrıca Kuran'ın indirilişine kadar geçen sürede bu inanışa sahip olan insanların durumu, şimdiki Hıristiyanların durumundan farklıdır. Çünkü onlar, Kuran'dan yani doğru bilgiden mahrumdular. Allah, Kur'an'da uyarıcı, resul gönderilmeyen hiçbir ümmetin azap görmeyeceğini bildiriyor. Halbuki, şimdiki Hıristiyanlar Allah'ın işin doğrusunu bildirmesine rağmen batıla inanmaktadırlar.
Yahudilik ve Hıristiyanlıkta ruhban denilen din sınıfına ayrıcalıklar verilirken, İslamiyet'te ayrıcalıklı bir din sınıfı bulunmaz. İslam, eşitliği savunarak seçilmişlik ve üstünlük anlayışını reddeder.
İncil'de Hz. Adem'in işlediği günahtan dolayı insanların günahkar doğduğu görüşüne karşılık İslamiyet'te insanların günahsız doğduğu anlayışı vardır.

Ayrıca son din olması bakımından diğer dinlerde temas edilmeyen veya yüzeysel geçilen uluhiyet(Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tanınması), ahlak, ilim, iktisat gibi konular en kapsamlı ve veciz bir ifadeyle sunularak Kur'an'ın ifadesiyle hiçbir şey eksik bırakılmayacak şekilde ifade edilmiştir.

* Kur'an-ı Kerim'de Tutarsız, Çelişkili, Yanlış Bilgiler Var mı?

Kur'an-ı Kerim, Allah'ın kelamı olduğu için onda tutarsızlık, çelişki ya da yanlış bilgiler bulunması söz konusu olamaz. Bu bilgi, Kuran'da da ifade edilmiştir: Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı. (Nisa, 82 )
İnanmayanlar, daha Hz. Muhammed(s.a.v.) hayatta iken dahi bu büyük bir şair, büyük bir büyücü gibi ithamlarla Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu inkar etmişlerdir. Daha sonraki devirlerde de benzer iddialar ifade edilmiş özellikle inkarcılığın arttığı son devirlerde bilimsel gelişmeler arttıkça, yaşam şekilleri değiştikçe bu açılardan Kuran'da yanlışlık, tutarsızlık ve çelişki arayışları da artmış ve gerçeği yansıtmayan sığ düşüncelerin ürünü olarak zihin bulandırıp imana şüphe düşürmeye yönelik bazı iddialar, iftiralar sürekli dillendirilmektedir.

Yukarıdaki ayete ilave olarak Allah, inanmayanları, Kuran'ın, eğer insan sözü olduğu düşünülüyorsa benzerini getirme konusunda Bakara, 23; İsra, 88; Yunus, 38 gibi ayetlerde ispata davet etmiştir. "Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân'ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz! Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının." (Bakara, 23-24)
Bu yönde özellikle son dönemlerde bazı kişilerin çabaları ve kendilerince başarılı olduklarına dair ifadeleri de olmakla beraber samimi, bilgili hiçbir müslüman tarafından kabul görmemiş hatta tarafsız olan birçok kişi tarafından da aciz kaldıkları tasdik edilmiştir. Belagat, üslup, içerik, ilmi ve gaybi bilgiler açılarından işin ehli yani bilgili kişiler tarafından kıyaslandığında bu çalışmaların ne kadar basit kaldığı görülmüş hatta bu yöndeki yazılarda yazanlar çok komik durumlara düşmüşlerdir. Mesela bir besmelenin taklitleri okunduğunda saçmalık olarak insanı güldürmektedir.

Hz. Muhammed'in ümmi olduğu yani okur-yazarlığının bulunmadığı tarihi olarak kesin olması inkarcıları acze düşüren bir durum olmaktadır. Çünkü çok eski devirlerde üstelik eğitimsiz bir kişinin böyle her açıdan mükemmel bir kitap getirmesi tam bir mucizedir.
Her ne kadar okur yazar değildiyse bile zekiydi. Ticaret yaparken gittiği yerlerde karşılaştığı Hıristiyan ve Yahudilerden dini söylenti ve hikayeleri öğrenmişti (Kuran'da bunu iddia edecekleri de yazar), şeklindeki açıklamaların inandırıcılığı yoktur. Kuran'da belirtilen onların dilini yani yabancı dil bilmemesi bir yana önceki kutsal kitaplara istinaden yazıldığı iddia edilen kitapta o kitaplardaki hata ve zayıflıklar bulunmadığı gibi onlara muhalif, ters düşünceler vardır. Toplumsal kurallarda ve ahlak ilkelerinde olduğu gibi bilimsel açıklamalarda da farklar veya onlarda olmayan bilgiler mevcuttur. (hatta iddia edildiği eski Yunan filozoflarından aldığı iddiası da geçersizdir, hem farklı bilgiler var hem de Arap yarımadasında Yunan felsefecilerin okutulması söz konusu değildir.)
"Yer ve gök bitişikken ayırdık. (Enbiya Suresi, 30)"(bigbange atıf), "Göğü biz bina ettik ve onu genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)"(bigbangin tespiti), "Dağları sabit sanırsınız ama onlar bulutlar gibi geçerler. (Neml Suresi, 88)"(dünyanın döndüğü bilgisi), "Ay ve güneş kendi yörüngelerinde akarlar. (Yasin Suresi, 38), (Enbiya Suresi, 33)"(eskiden beri kabul gören sabit güneş, dönen gezegenler modelinin aksine güneşin de sabit olmadığı), "Denizler arasında perde vardır, karışmazlar. (Rahman Suresi, 19-20)", "At, katır ve merkepleri binek olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha neler yaratacak. (Nahl, 8)"(teknolojik binek araçlara atıf), "İnsanın ana rahmindeki gelişimi. ((Müminun Suresi, 14,(Zümer Suresi, 6)" gibi.
Ne bilim ne ahlak olarak kendi toplumuna hiç uymayan, başka din ve kültürdekilerden çok üstün zaman üstü evrensel ahlak ilkeleri getirmiştir.

Bu konuda akla gelen soru şudur: Bir insan sahtekar, yalancı ise bunu niçin yapar? Bunun temel sebebi menfaattir. Ya para, zenginlik, ya makam mevki için yapılır.
Halbuki peygamberimizin nübüvvetini açıkladığı 40 yaşında bu gibi şeylere ihtiyacı yoktu. Kendisinden yaşça çok büyük Hz. Hatice ile evlendikten sonra maddi açıdan uzun yıllar(15 yıl) zenginliğe zaten sahip idi. Hayatı rahat içindeydi. Gerçi, onun bunlarda gözü yoktu ve zengince yaşamıyordu zaten. Makam asalet desen zaten kabilesi olan Kureyş Mekke'nin en itibarlı kabilesiydi. Akrabaları hep lider insanlardı. Üstelik nübüvvetin ilk yıllarında kendisine inanmayanlar, sen bu iddialarını kadın, zenginlik ve mevki için yapıyorsun. Bunlardan vazgeç, Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim, en zenginimiz sen ol, başımıza geç bizi yönet, teklifinde bulunsalar da cevaben bir elime güneşi bir elime ayı da verseniz, bu davadan vazgeçemem, diyerek bütün menfaatleri reddetmişti. Üstelik öksüz, yetim olarak dönemin en güçlü şahsiyetlerine, toplumun gelenek ve göreneklerine tek başına iken karşı gelerek ömrü boyunca sıkıntılara, savaşlara çeşitli işkencelere maruz kalmıştır.
Bütün bunlar bir yana, "Okuma yazma bilmiyorsa vahiy katiplerinin doğru yazdığını nereden bildi?, Neden kendi sağlığında toplamadı veya vasiyet etmedi?" gibi başka iddialarla düşünce bulandırmaya çalışılmaktadır. Bir defa okuma yazma bilmemesi kendisine iman edenlerin yazdıklarının doğruluğunu anlayamayacağını gerektirmez. Yazılanları onlara okutarak doğruluğu kontrol edebilir. Vefatından önce toplamaması vahyin yıllarca(23 yıl) devam etmesinden, çünkü her toplamadan sonra gelen ayetlerde aralara yazma durumlarında eski yazmaların yok edilmesi gerekecek, ayrıca toplanmasını vasiyet etmemesinin de hikmetleri vardır. Aksi halde sonra gelen müminler her yapılacak işte aklı, danışmayı bir yana bırakacaklar, bir vasiyet arayacaklardı. Yeni durumlar karşısında pasif kalacakları gibi hikmetlerinden bahsedilebilir. Ayrıca vefatından kısa bir zaman sonra çok titiz bir çalışmayla Kuran'ı ezberinden bilen birçok sahabe ve el yazmaları kullanılarak Kur'an toplanmıştır.

İşte, benzerini getirme yapılamasa da en azından bazı çelişkiler bulunabilirse bu da haşa Kuranın beşer sözü olduğuna delil gösterilecektir. Bu yüzden inkarcılar bu yönde sürekli bir arayış içindedirler.

Çelişki veya yanlışlık diye iddia edilen şeylere bakıldığı zaman, ya ayetlerin öncesi ve sonrasından koparılarak bağlamından uzaklaştırıldığı, ya mealden hareket edilerek hataya düşüldüğü ya Kuran'ı anlama ilmi olan tefsir bilgisinden yoksun olmaktan dolayı, Kuran'ın mecaz ve teşbih boyutunun bilinmemesi gibi durumlardan kaynaklandığı ya da kasıtlı olarak bilimsel verilerin saklandığı veya çarpıtıldığı görülmektedir.
Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki Kur'an bütün zaman ve mekanlara hitap etmesi bakımından tam olarak eksiksiz anlaşılması zordur. Bir çok ayetin anlamı, yeni bilimsel keşiflerden sonra ortaya çıkmakta, daha doğru anlaşılmaktadır. Bu yüzden Kuran'ı anlamak için tefsir ilmi gelişmiştir. Kuran'ı anlayabilmek için fen ilimleri yanında dini ilimlerin de bilinmesi gerekir. Kuran'da Nahl suresi 103. ayet-i kerime gibi bazı ayetlerde geçen, o apaçık bir kitaptır, ifadesi onun imani konular gibi bir kısım konularını ifade eder. Çünkü başka bir ayette, kitabın bir kısmının açık(muhkem), bir kısmının müteşabih (benzeşmeli) olduğu (Al-i İmran, 7) ifade edilmiştir. Bunun için Kuran'dan herkesin kendine göre yorum yapması doğru bulunmamıştır. Kuran'ı doğru anlamak için ona önem vermek, yoğunlaşmak ve bir bilgi, kültür birikime sahip olmak gerekir.
Bu açıdan bakıldığında Kur'an'daki yanlışlık veya çelişki diye ifade edilen bütün konuların bir izahı olduğu görülecektir. Bunun için ehl-i sünnet itikadındaki islam alimlerinin yaptığı açıklamaların araştırılması gerekir. Bunlardan bazıları şöyledir:

Mesela Kur'an'ın değişik ayetlerinde, insanın topraktan, balçıktan, meniden yaratıldığının ifade edilmesi tutarsızlık olarak iddia edilir. Halbuki bu ifadeler yaratılışın safhalarını ifade eder. İlk insan yokluktan toprak vasıtasıyla yaratılmış, sonrakilerin yaratılması ise meniye bağlanmıştır. Her canlının sudan yaratılması ayetiyle de bunlar arasında bir çelişki yoktur. Çünkü sperm de içi hücre dolu olan bir sudur. Ayrıca canlılığın devamı suya bağlıdır.

İlk Müslüman kim olduğu konusu da çelişki olarak söylenmektedir. Kur'an'da ilk müslümanın farklı asırlarda yaşayan Hz. İbrahim (Enam, 6/163) ve Hz. Muhammed (Zümer, 39/12) olduğu yazılıdır. Bunun izahı şöyledir:
İslam Hz. Adem’den beri bütün semavî dinlerin ortak unvanıdır. Buna göre her peygamber elbette kendi devrinde ilk müslümandır. Çünkü her peygamberin kendi döneminde herkesten önce Allah’a iman etmesi ve onunu emirlerine teslim olması sosyolojik ve kronolojik bir zorunluluktur. Buna göre, Hz. İbrahim kendi döneminin ilk müslümanıdır; Hz. Musa kendi devrinin ilk müslümanıdır ve Hz. Muhammed de kendi döneminin ilk müslümanıdır.

Diğer bir iddia, Kur'an'da geçen her canlının çift yaratıldığı (Zariyat, 49) bilgisinin bilimsel olarak yanlışlığı (Bakteri, virüs gibi canlılar çift değildir.) ortaya çıkmıştır, deniyor.
Halbuki ayetin gerçek mealinde her canlının değil her şeyin çift yaratılması söz konusudur. "Düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çift yarattık. (Zariyat, 49) Bu ayeti sadece canlı diye çevirmek mealin eksikliğini gösterir. Allah, her şeyi, gece-gündüz, sıcak-soğuk, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, pozitif-negatif, gibi çift olarak yarattığını ifade etmiştir. Ayrıca canlılar da esasen dişi ve erkek olarak çifttir. Genel bir hüküm olarak bu da örnek olarak verilebilir. Ama ayette özel olarak canlıların hepsinin dişi ve erkek olarak yaratıldığı söylenmiyor.

Görüldüğü gibi bu ve buna benzer birçok iddianın hiçbir geçerliliği yoktur. Aslında bu iddialar da aynı evrim teorisinde olduğu gibi akıl ve bilimden değil ön kabulden(inançsızlık) hareketle ortaya atılmış imana şüphe düşürme amacı taşıyan söylemlerdir.

Kur'an, ilahi, her şeye kafi, zaman ve mekan üstü, hayatın varlık sırlarını ifade eden, Allah'ı tanıtan, gayb alemini bildiren, insanı her bakımdan terbiye eden bir hikmet, bir kulluk, bir davet ve emir, bir zikir, fikir, dua, bir iman, ahlak ve öğüt kitabıdır.

* İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz.
Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Avrupa rönesans ve reformu yaşamadan önce ortaçağ karanlığını yaşarken İslam coğrafyası aydınlığı yaşıyordu. Ortadoğudan Ortaasyaya, özellikle Endülüs bölgesine bakıldığında müslümanların bilime ne kadar önem verdiği, yöneticilerin eğitimi ve alimleri nasıl koruduğu ve desteklediği, bütün bunların neticesinde de İslam coğrafyasında pek çok bilim adamının (İbn-i Sînâ, Kindî, Harizmî, Uluğ Bey, İbnü'ş-Şatır, Piri Reis, Bîrûnî, Cabir, Ebu'l-Leys, Kaşani, Gazâlî, İbn-i Rüşd, Farabi, İbni Heysem ilk akla gelenler...) yetişip evrensel eserleri ve icatlarıyla bilimin gelişmesine büyük katkılar sağladıkları, Batı rönesansının temelinde tercüme yoluyla batıya aktarılan bu bilimsel mirasın olduğu açıkça görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.
Batıda çeşitli sebeplerin etkisiyle ortaya çıkan aydınlanma dönemi, icatlar, keşifler ve yeni kıtaların keşfi ilk defa olan bir hadise olduğu için nelere sebep olacağı ve içeriği Osmanlı tarafından tam anlaşılamadı. Avrupa yeni kaynaklar buldu ve buraları madde ve insan gücü olarak sömürgeleştirerek hızlı gelişim sağladı. Batı sanayinin gelişimi esnasında kendisine dünyada rakip olmadığı için pazar payı bulma gibi sorunlarla karşılaşmadı. Halbuki şimdi sonradan gelişmek isteyen ülkelerin şirketleri gelişmelerini tamamlamış batılı şirketlerle rekabet etmek zorunda. Tavşanla kaplumbağanın yarışı misali.
Ayrıca İslam'da sömürü olmadığı için Batıdaki hızlı gelişim olmamıştır.
Başka ve mühim bir sebep de Batı gelişimi esnasında kendisine engel olacak dış güçlerle mücadele etmedi. Şimdi bütün İslam ülkeleri kaynaklarını sömürmek için Batılı emperyal devletler tarafında yakından takip ve kontrol edilmekte, kendi çıkarlarına aykırı hareket eden yöneticileri ya darbelerle ya suikastlerle ya ambargo, ekonomik tecrit, borçlandırma, iç karışıklık organize etme gibi yöntemlerle görevden uzaklaştırmaktadırlar. Yani hiçbir İslam ülkesi bir Kore, Japonya gibi kendi haline bırakılmış değildir. Üstlerinde sürekli oyunlar oynanmaktadır. Ayrıca gelecekte bu oyunlardan kurtulamayacağı ve gelişemeyeceği de mutlak doğru bir bilgi değildir.
Bütün bunlara bakarak İslamın bilimsel gelişmelere karşı olduğu söylenemeyeceği gibi İslam toplumlarının geri kalmasının da İslamdan kaynaklandığı söylenemez.

Reklam