Farklı toplum ve kültürlerde dünyaya gelme ve imtihandaki adalet

Farklı toplum ve kültürlerde dünyaya gelme ve imtihandaki adaletle ilgili bir mülahaza:

Cennete giden insanlar başka toplumlarda, başka ailelerden, başka din ve kültürlerin yaşandığı yerlerde dünyaya gelselerdi yine hepsi cennetlik olabilecekler miydi? Cehenneme gidenler de müslüman toplumlarda, müslüman ailelerden dünyaya gelselerdi yine hepsi cehennemlik mi olurdu?
Yaşanan durumlar en azından bunun yüzde yüz tamamen böyle olmayacağını gösteriyor. Çünkü inancın ve kültürün toplumsal boyutu da var.
Kimin hangi ailede, hangi toplumda dünyaya geleceğini Allah belirlediğine göre bu durumu irade etmiş olmuyor mu? Bu haksızlık veya adaletsizlik olmaz mı? Çünkü farklı durumlarda farklı şartlara muhatap olunacak belki iman etmeyen iman edecek. Çok günah işleyen belki az işleyecek. Yani kimin cennete, kimin cehenneme gideceğine Allah karar vermiş olmuyor mu? Bu durum merhamet ve adaletle bağdaşır mı?
Yani bir bakıma öğrencilerini çok iyi tanıyan ve her öğrenciye farklı soru soran bir öğretmenin bazı öğrencilerine kolay soruları vererek geçmelerini sağlaması gibi. Yani kimin hangi sorularla geçebileceğini bildiği halde çok az kişinin geçmesini netice verecek bir soru öğrenci eşleştirmesi yapması öğretmenin taraf tuttuğunu göstermez mi? Adalet ve merhametle bağdaşır mı? Sorular farklı eşleştirilse belki geçen kalan listesi ve sayısı değişecek, belki çoğunluk değil daha az kişi ceza alacak.

Farklı boyutları olan bu sorunun anlaşılması için öncelikle kainatın yaratılış amacı, sebebi ve hikmetlerinin bilinmesi gerekir:

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bunu şöyle ifade etmiştir:

* Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, düşünün ki biz, sizi topraktan, sonra bir meniden, sonra bir pıhtı kandan, sonra şekli belli belirsiz bir lokma etten(ceninden) yarattık. Size kudretimizin kemalini açıkça gösterelim diye. (Hacc, 5)

"Herşeyden sıyrılıp yalnız O'na (Allah'a yönel)" Müzemmil 8

* Hanginiz güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur. (Mülk, 2)

"Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik." Zariyat-56

* Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56)

* Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sabırlıları belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran 142)

* Ey müminler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allahu Teala sabredenlerle beraberdir… Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile, mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 153,155)
* Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe,111)

* Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

İslam'ın tasavvuf anlayışına göre “Ben, gizli bir hazineydim. Tanınmak istedim." hadisi varlığın yaratılış sebebini bildirir. Bu istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı marifettir. Buna göre yaratmanın kökünde ve temelinde muhabbet(kendi zatına olan sevgi) ve marifet(bilme, tanıma) vardır.
Buna göre Allah, hüsn-ü mutlak yani kusursuz, mutlak güzeldir. Güzelliğin yapısı kendini görmek ve göstermek ister. İşte, Cenab-ı Hak, kendi sonsuz, kusursuz güzelliğine duyduğu aşktan dolayı kendini göstermek, mahlukatının gözüyle de görmek ve kendi iradeleriyle gaybda görmeden, isim ve sıfatların tecellilerine, yani kainata bakarak kendisine yönelip bu mutlak güzelliğe gönül verip sevmelerini murat etmiş ve kainatı bu ana hikmet gereği yaratmıştır.
Her güzellik ve maharet sahibi, bu güzelliğini, eserlerini, sanat inceliklerini hem kendi gözüyle görmek ve hem de başkalarının nazarıyla o eser ve sanatına bakmak ister. Cenâbı Hak da, kendi sonsuz cemâl ve kemâlini görmek ve mahlûkatına göstermek hikmetiyle, bu kâinat sergisini açıp antika sanatlarını orada dizmek istemiştir.
Eşyada görünen güzellikler ve mükemmellikler, Cenâbı Hakk'ın isimlerine aittir ve o isimlerin tecellileridir. Madem o isimler bâkidir, devamlıdır ve cilveleri dâimidir. Elbette onların nakışları yenilenir, daha güzel bir şekilde âlem-i bâkide tazelenir.
İnsan da yeryüzü sayfasında bir kelime gibidir. Her harfinde ayrı bir mana, her noktasında ayrı bir sanat ve hikmet gizlidir. Yüz trilyona yakın hücreden örülmüş bu insan sarayında her bir hücre bir nokta gibidir ve bu her bir noktaya binlerce cilt kitaba sığdırılmayacak kadar bilgi yükleyen kâinat sahibi, kendi varlığını ve birliğini böyle bir mühürle göstermek istemektedir. Yunus Emre'nin, İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsen, Ya nasıl okumaktır. şiiri bu hakikati ifade eder.
Bütün bilimlerin gayesi ve faaliyeti bu kainat kitabını okuyup açıklamaktır. İnsan kelimesini okumaya çalışan ilimler, onun her bir organını ayrı bir bilim sahası olarak ele almaktadır. Bu sahada edinilen bilgileri, Allah'ın eseri olarak algılamak, Allah'ı bilmeye vesiledir. Bu ilim sahasında bir kimse ne kadar ilerlese, bilgi sahibi olsa, marifetullah'ta yani Allah'ı bilmede o kadar terakki eder. Bu ise, mutlak saadetin kendisidir.

Şimdi, Cenâb-ı Hak, esmâsının tecellîsiyle insanı yaratmıştır. Âdeta misaldeki macun gibi insanda bin bir esmânın tecellîsinin karışımı vardır ve bu ilâhî bir sanattır. İşte insan, bu Sanatkâr-ı A'zam'ın bir bakıma tecellî etmiş esmâ ve sıfatlarının âdeta hulâsası ve en mûzecidir. Bu noktadan insan, Cenâb-ı Hak sûretindedir. Allah, Âdem'i kendi sûretinde veya Rahmân sûretinde yarattı." hadisi bunu ifade eder.

Kainatın ve insanın yaratılış sebebi Allah'ın kendini(isim ve sıfatlarını) ve sanatını göstermek, tanıtmak istemesi; böylece kendi özgür iradesiyle görmeden, gabda iman edip Allah'a yönelen, ibadet ve taat eden ve onu tanıyıp seven gönülleri; ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşan kullarını ortaya çıkarmak istemesidir. "Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik." (Zariyat, 56) ayeti niteliği bize meçhul olan irade temelli bir yaratma olduğunu ifade eder.
İnsan bu amacı bilip gerçekleştirdiği ölçüde yaratılışına uygun davranmış olacak ve ala-yı illiyin denen en yüksek makama çıkacak yani olgun bir insan olacak, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmış olarak sonsuzluk yurdunda Cenab-ı HAKK'ın Zat-ı Akdesini müşahadeye liyakat kazanarak sonsuz ve mutlak saadete erecektir.

Buradan da anlaşılıyor ki kainatın varlık amacı birilerini cehenneme atmak değildir. Bu durum, yukarıdaki hikmetlerin yaşanması sırasında iradenin kötüye kullanılarak ortaya çıkan, yaşanan zulüm, kötülük ve haksızlıkların giderilerek adaletin yerine gelmesi içindir. Allah'ın adil-i mutlak oluşunun bir yansımasıdır. Yoksa amaç, sonucu bilinen bir sınavla birilerine acı çektirmek değildir.

Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30) ayeti, Allah'ın, meleklerin bilmediği bu gibi hikmetleri gereği bu yaratmayı yaptığına işaret eder.

Bütün bunlara bakarak bu hikmetlerin gerçekleşebilmesi bu seçimi yani kiminin o ailede, kiminin bu ailede, kiminin Türk toplumunda, kiminin Afrika'da dünyaya gelmesini zorunlu kılıyor. Aynen bir filmde herkese aynı rolün verilemeyeceği gibi.

Şimdi, milyonlarca insanın cehenneme gidecek olması bu hikmetleri abes kılmadığı gibi insanlar başka ailelerden veya başka toplumlarda dünyaya gelseydi daha çok kişi mi cennetlik olurdu, biz bunu bilemeyiz. Çünkü bu, gaybı bilmekle ilgilidir. Belki mevcut seçim en iyi ihtimali veren seçimdir. Cennetlik oranının düşük olması aksini ispatlamaz. Sadece ihtimalin varlığını gösterir. Bu sır ölünce Allah'ın bildirmesiyle izahını bulacaktır.
Çünkü farklı durumlar belki yaratılış hikmetlerinin bu kadar ortaya çıkmasına sebep olamayacak. Dünyadayken bu bilinemez. Yani burada haksızlık, adaletsizlik veya merhametsizlik olup olmadığı bilinemez. Çünkü olmayan ihtimallerin gerçekleşmesinin sonuçlarının bilinmesi lazım ki bu da ancak Allah‘ın bildirmesi ile bilinebilir. İrade açısından ise zaten suçu işleyenler kendi özgür iradeleriyle bunları yaptıkları için adaletsizlik veya zulümden bahsedilemez.
Yani belki öğretmenin öğrencilerine dağıttığı sorular en iyi neticeyi veren seçimdir. Belki geçme açısından belki yaşanacak hikmetler açısından. Bu, ancak Allah’ın bildirmesi ile bilinebilecek bir durum olup gayb, kader ilmine bakar. Ayrıca biz peygamber göndermedikçe azap etmeyiz ifadeleri cezada adaleti gösterir.

Kolay sorularla cennete gidenler torpilli mi? Biz bunun böyle olup olmadığını da tam bilemeyiz. Ancak bunun böyle olması başkalarına adaletsizlik yapıldığı anlamına gelmez. Zira zengin ve cömert birisi çevresindeki bazı kişilere karşılıksız ihsanlarda bulunması, ihsanda bulunmadığı kişilere haksızlık yapıldığını göstermez. Bu, o kişinin isteğine, hikmetine, iradesine bakar. Alan şükreder, verilmeyen hesap soramaz.

Kur'an'daki bazı ayetler muhkem yani anlamları açık ve sağlam, bazıları ise müteşabihtir, yani açık değil mecazlı ve teşbihli ifadeler olup başka bilgilerle beraber düşünülerek açıklanmaya bağlıdır. Hatta bazıları mecaz ve teşbihin ötesinde sadece Allah'ın bilgisi dahilindedir. Sayının çokluğu ifadesi de böyle olup iki şekilde değerlendirilebilir:
Birincisi sayısının çokluğu gerçek anlamda düşünüldüğünde kalitenin sayıdan üstün olma durumunu ifade eder. Yani binlerce peygamber ve evliya haricinde sadece Hz. Muhammed gibi üstün ve kamil bir insan bile cehennemlik bütün insanlardan kalite itibariyle yüksektir. Toprağa gömülen yüz tohumdan on, on beş tanesinin büyüyüp de meyvedar ağaçlar oluşunda, çürüyen seksen doksan tohum için yazık oldu, bu işten zarar edildi denemez. Meyveli bir ağaç bile yüz tohumdan kıyaslanamayacak kadar üstündür.
İkincisi, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık, cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım gibi ifadeler yüzdelik olarak değil de sayı çokluğu itibariyle de düşünülebilir. Mesela, bir ülkede milyonlarca insanın uyuşturucu bağımlısı oluşu veya tutuklu oluşlarına bakarak bu ülkede ne kadar çok insan kötü yola düşmüş, sanki iyi insan kalmamış gibi ifadeler yüzdelik olarak çokluğu ifade etmeyebilir. Çünkü belki 15 milyon insan tutukludur ama ülke nüfusu 100-150 milyon ise bu on beş milyon yüzde 10-15'e karşılık gelir. Oran olarak çok düşüktür ama sayı dudak uçuklatacak kadar çoktur. İşte bunun gibi belki milyonlarca insan kendi iradeleri sonucu cehennemlik olacaklardır ama bu yaratılmış bütün insanlar içinde düşük bir oranı ifade edebilir.
Şimdi, günümüzde müslümanların sayısının az oluşuna bakarak geriye kalan büyük çoğunluğun cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Çünkü müslüman olmayan insanlar içinde çok sayıda insan ya doğrudan ya da dolaylı olarak yani karalama ve iftiralardan dolayı yanlış bilerek İslam'ı duymamıştır, yani sorumlu değillerdir. Bütün insanlık tarihi düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılır.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki cehennemin sonsuz ceza oluşu noktasında islam alimleri içinde, cehennemliklerin cezalarını çektikten sonra bir nevi o ortamla ülfet peyda edecekleri ve ilk acılarından azade olacakları (Said Nursi) veya cehennem ateşinin aslında manevi bir pişmanlık ateşi olduğu, Allah'ın cemalinden, cennet nimetlerin mahrum olmanın ve yaptıkları kötülüklerin vicdan azabı olduğu (Gazali) şeklinde yorumlar da vardır. Dolayısıyla biz, elimizdeki az bilgi ile Allah'ın rahmetini töhmet altına bırakamayız. Allah, mutlak merhamet ve hikmet sahibidir. Abes iş yapmaz. Ayrıca, "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23)

İmtihan meselesine gelince Kuran'da ifade edilen imtihan meselesini basit anlamda soruları yapana mükafat yapamayana ceza şeklinde düşünmek yetersiz olur. Zira buradaki durumun insanların yaptığı sınavlardan farkı sınavı yapanın zaten sınav sonucunu biliyor olması. Demek ki bu iş sonucun öğrenilmesi için yapılmıyor. Çünkü o zaman Allah, basit anlamda gördüğünüz üzere siz düşük puan alıp ceza çekeceksiniz mantığı rahmete hikmete pek uygun gelmez. Sanki Allah kaybedenlere ceza vermek için böyle yapmış. İtiraz olmasın diye bizzat imtihanı uyguladıktan sonra ceza veriyor.

Aslında hayattan ve imtihandan maksat birilerine ceza, birilerine ödül vermek değil.Hayatın varlığından bu murat yukarıda zikredilen hikmetlerdir. İmtihan denen şey de esasen Rabbine yöneldiğini, onu sevdiğini iddia edenlerin iddialarında samimi olup olmadıklarının bazı şartları yerine getirip, zorluklara katlanmasıyla anlaşılması anlamındadır.

Bir futbol maçını düşünelim. Herkes maç sonucunu merak ediyor. Ama maç görünürde sonuç için gibi olsa da aslında spor olsun, sosyal bir faaliyet olsun, insanlar yeteneklerini göstersin, bir seyir güzelliği ortaya çıksın diye yapılıyor. Ya da bir tiyatro oyununu, sinemayı düşünelim. Mesela bir filmin konusu ailesini bir kalabalıkta kaybeden veya kaçırılan bir çocuğun tekrar ailesine kavuşma macerası olsun. Şimdi filmin sonucunun, çocuğun ailesine kavuşması ya da kavuşamaması olması veya bunun bilinmesi bir şeyi değiştirmez. Film, sadece sonucunun öğrenilmesi için seyredilmez. Ya da film bu amaçla yapılmaz ki?

Okullarımızda yapılan sınavları düşünelim. Diyelim ki şimdikinden farklı olarak yıl içinde 3-5 sınav değil de yıl sonunda tek bir sınav yapılacak. Şimdi öğretmen öğrencileri tanıdığı için zaten hangi öğrencinin düşük alacağını biliyor olsa yaptığı sınav için sonucu öğrenme amacından bahsedilebilir mi? Burada sınav öğrencileri istenen faaliyetlere katılımı teşvik için bir unsur olmaktadır. Esas amaç eğitim faaliyetlerinin yapılması, bu faaliyetler esnasında yaşanacak güzelliklerdir.

Demek ki dünya imtihanından maksat bazı hikmetlerin yaşanmasıdır. Hikmetlerin en bilinenleri ise irade ile tanıma yönelme, ibadet, dua, isimlerin tecellisi sevme ve mücadele ile ortaya çıkan güzelliklerin yaşanmasıdır.

İmtihan ifadesi veya mahkeme kurulup hakların tespiti, ceza kesilmesi için değil bunların yaşanması esnasında iradesini kötüye kullanarak başkasına zulmeden, hakkına giren veya görevini yapmamasından dolayı maçın oynanmasını, filmin çekilmesini veya okulda eğitim öğretim faaliyetleri sırasında ortaya çıkan güzelliklerin veya seyir zevkinin engellenmesinde adaletin tecelli ettirilmesi içindir. Yoksa zalimin zulmü yanına kalacak, mazlum mağdur olacak. Yapılan kötülükler yanına kar kalacak. İşte bu yüzden adaletin sağlanması için ceza verilmesi durumu dolaylı olarak ortaya çıkıyor. Yoksa Allah birilerine ceza vermek için imtihan yapmıyor. Bu hikmetlerin irade temelli yaşanmasını istiyor. İradesini kötüye kullanan olmasa cehenneme gerek kalmayacak. Bazen bazı devirlerde iradesini kötüye kullanan ya olmuyor ya çok az oluyor bazen tam tersi çok oluyor. Bu durum iradenin meçhul niteliğiyle ilgili. Belki Allah'ın insanı kendi suretinde yarattı, ayetinin bir boyutu olarak insan Allaha ait bazı özellikleri taşıyor. Hür irade gibi. İradenin niteliği ise insana meçhul. Zira aynı bilgiye sahip iki kişiden biri iradesini iyiden yana kullanırken diğeri kötülükten bencillik veya menfaatinden yana kullanıyor. İkisi de iyiyi, kötüyü ve ödülü cezayı biliyor. Yetişme tarzı da bunu izah etmez. Çünkü aynı ailede çevrede yaşayanlarda da aynı durum gözleniyor. Bu insan için bir sır. Kapalı bir kapı. Ancak Allahın bildirmesi, göstermesi, perdeleri kaldırması ile anlaşılabilecek bir konu.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki kainatta Allah'ın varlığını gösteren nice deliller olsa da bu dünyada her şeyin akılla bilinmesi söz konusu değildir. Kapalı bir kapı da vardır. Çünkü her şeyin açık olarak herkesi cebri olarak imana getirecek şekilde olması zaten insanın yaratılış hikmetine aykırıdır. Çünkü, Allah, özgür iradeyle her şeyin olmasını istiyor. Aksi halde, insanlık, melekler gibi emredildiğini itirazsız ve kusursuz yapan canlılar olurdu. Meleklerde özgür irade yoktur. Emredildikleri üzere iş görürler. Makamları sabittir. İnsanın farkı iradeye ve kendini geliştirebilme özelliğine sahip olmasıdır.
Bu durum şuna benzer. Yüz kapısı olan muhteşem bir sarayın kapılarının doksan dokuzu açık, biri kapalı ise bir tane kapalı kapıya bakarak bu saraya girilemeyeceği iddia edilemez. İşte, aklın anlamakta zorlandığı gaybi bazı konular bu kapalı bir kapı hükmündedir. Ancak öldükten sonra Allah'ın bildirmesi ile bilinecektir. Allah, ayet-i kerimede bunu, aranızda ihtilaf ettiğiniz şeylerin hakikatini o size bildirecektir, şeklinde ifade etmiştir.
Kafirin durumu, açık kapıları bırakıp kapalı kapının başında bekleyen kişinin durumu gibidir. Bu tek kapı kapalı, içeri girmek için bunun da açılması lazım, aksi halde saraya girilemez hükmünü vermesi ancak onun ahmaklığını gösterir. Halbuki açık kapılardan içeri girilse sonra o kapalı kapı da içeriden açılacaktır.

Reklam