Kötülük Problemi ve Ateizm

Kötülük Problemi ve Ateizm

Felsefede çok tartışılan ve ateizmin temel dayanaklarının başında gelen, evrim teorisinden daha kuvvetli bir mantık delili olarak öne sürülen "Kötülük Problemi ve Tanrı" konusu üzerinde ortaya konan düşüncelerin tatmin edici olmayışı Batıda, "Kainatın varlık sebebinin" doğru bilinmeyişinden kaynaklanmıştır. Dolayısıyla bu sorunun çözümüne yönelik silsile halinde akıl yürütmeler yapılmış ancak tam bir sonuca varılamamıştır.
İslam dünyasında bu sorun daha iyi analiz edilmiş fakat anlatılanlar çok detaylandırıldığı için esas mesele tam izaha kavuşmamış gibi görünmektedir.
Bu konunun gerçekten önyargısız bir arayış içinde olanlar için izahı şöylece yapılabilir:
Buradaki sorunun mantıksal açıdan cevabı iki seçenekten birini içerir:
1. Tanrı yoktur. Çünkü Tanrı varsa kötülük olamaz. Dünyada kötülüklerin bulunduğu açık olduğuna göre Tanrı yoktur. Tanrı ve kötülük aynı anda olamaz. Tanrı mutlak güce sahip yaratıcı olarak kötülüğe izin vermez.
2. Tanrı vardır. Tanrı ve kötülük aynı anda olabilir. Bu önerme savunulursa mantıksal açıdan şu soruya cevap verilmelidir: "O halde Tanrı kötülükleri niçin yaratmıştır? Mutlak güce sahip olduğu halde buna niçin izin vermektedir? "
İkinci cevabın mantıki açıdan kabul edilmesi için devamındaki sorunun mantıki, akli cevabı verilmesi gerekir.
Bize göre sorunun cevabı ikinci seçenektir ve izahı şöyledir:
İkinci seçeneğin doğruluğu mantıksal olarak Tanrı'nın kötülükler dolu dünyayı yaratma amacının ne olduğunu ifade etmeyi gerektirir.
İSLAMA GÖRE KAİNATIN VE DÜNYANIN YANİ İNSANIN YARATILIŞ AMACI ŞÖYLE İFADE EDİLİR:

AMAÇ, SEBEP

Kainatın ve insanın yaratılış sebebi Allah'ın kendini(isim ve sıfatlarını) ve sanatını göstermek, tanıtmak istemesi; böylece kendi özgür iradesiyle görmeden, gaybda iman edip Allah'a yönelen, ibadet ve taat eden ve onu tanıyıp seven(aşk) gönülleri; ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşan kullarını ortaya çıkarmak istemesidir. "Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik." (Zariyat, 56) ayeti niteliği bize meçhul olan irade temelli bir yaratma olduğunu ifade eder.

İslam'ın tasavvuf anlayışına göre “Ben, gizli bir hazineydim. Tanınmak istedim." hadisi varlığın yaratılış sebebini bildirir. Bu istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı marifettir. Buna göre yaratmanın kökünde ve temelinde muhabbet(kendi zatına olan sevgi) ve marifet(bilme, tanıma) vardır.
Buna göre Allah(c.c.), hüsn-ü mutlak yani kusursuz, mutlak güzeldir. Güzelliğin yapısı kendini görmek ve göstermek ister. İşte, Cenab-ı Hak, kendi sonsuz, kusursuz güzelliğine duyduğu aşktan dolayı kendini göstermek, mahlukatının gözüyle de görmek ve kendi iradeleriyle gaybda görmeden, isim ve sıfatların tecellilerine, yani kainata bakarak kendisine yönelip bu mutlak güzelliğe gönül verip sevmelerini murat etmiş ve kainatı bu ana hikmet gereği yaratmıştır.
Her güzellik ve maharet sahibi, bu güzelliğini, eserlerini, sanat inceliklerini hem kendi gözüyle görmek ve hem de başkalarının nazarıyla o eser ve sanatına bakmak ister. Cenâbı Hak da, kendi sonsuz cemâl ve kemâlini görmek ve mahlûkatına göstermek hikmetiyle, bu kâinat sergisini açıp antika sanatlarını orada dizmek istemiştir.
Eşyada görünen güzellikler ve mükemmellikler, Cenâbı Hakk'ın isimlerine aittir ve o isimlerin tecellileridir. Madem o isimler bâkidir, devamlıdır ve cilveleri dâimidir. Elbette onların nakışları yenilenir, daha güzel bir şekilde âlem-i bâkide tazelenir.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bunları şöyle ifade etmiştir:

* Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, düşünün ki biz, sizi topraktan, sonra bir meniden, sonra bir pıhtı kandan, sonra şekli belli belirsiz bir lokma etten(ceninden) yarattık. Size kudretimizin kemalini açıkça gösterelim diye. (Hacc, 5) (Allah, isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Onlar, göklerin ve yerin ifade ettiği manalara bakmazlar mı?” (Araf, 185) (Allah, kainattaki ihtişamlı, sanatlı yaratışıyla isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.” (Al-i İmran, 190)
Güneşi ve ayı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunların her biri belirli bir vakte kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Ayetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz. (Rad, 2) (Aklı kullanarak Allah'ı(c.c.) tanıma, marifetullah tahsili)

* "Gökten, bir ölçüye göre su indiren O’dur. Onunla ölü bir memleketi diriltti (ve her yanına hayat) yaydı; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 11)

* "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz; yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa, 68-70)

* Herşeyden sıyrılıp yalnız O'na (Allah'a) yönel. (Müzemmil, 8) (Asıl sevgi Allah'a olmalıdır.)

* Hanginiz güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur. (Mülk, 2)

* Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. (Zariyat-56) (Özgür irade temelli bir hayat)

* Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56) (İbadet, namaz, oruç gibi bilinen işler yanında ilim yoluyla Allah'ın tanınmasını da ifade eder.)

* Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sabırlıları belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran 142) (Mücahede yoluyla kendini geliştirme ve iman iddiasının ispatlanması gereği)

* Ey müminler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allahu Teala sabredenlerle beraberdir… Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile, mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 153,155)
* Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe,111) (Dünyanın geçici olduğu, kalbin dünya sevgisinden temizlenmesi gerektiği)
* Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

* “Cennet de takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Onlara denir ki, “İşte, buydu size vâdedilen mükâfat. Gaybda, (görmediği halde) Rahman'dan korkan ve Allah'a yönelmiş bir kalble ge¬len için!.. Selâmetle girin oraya! Bu ebedîlik günüdür!'' Onlara orada her iste¬dikleri var. Nezdimizde daha fazlası da vardır.” (Kaf, 31-35) (Yaratılışın veciz ifadesi: Gaybda Allah'a iman eden(meleklerden farkı) ve Allah'a yönelen(tanıyan, seven, en geniş anlamda ibadet eden, ahlaken olgunlaşan, böylece sonsuzluğa ve Cemalullah'a liyakat kazanan) gönüllerin ortaya çıkması.) Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım, kudsi hadisinin manası. Böyle insanların(en yükseği Hz.Muhammed (s.a.v.)) ortaya çıkması. Kainat ağacının meyvesi...

HEDEF

İnsan bu amacı bilip gerçekleştirdiği ölçüde yaratılışına uygun davranmış olacak ve ala-yı illiyin denen en yüksek makama çıkacak yani olgun bir insan olacak, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmış olarak sonsuzluk yurdunda Cenab-ı HAKK'ın Zat-ı Akdesini müşahadeye liyakat kazanarak sonsuz ve mutlak saadete erecektir.

Allah(c.c.), bu alemi, meleklerden farklı olarak özgür iradesiyle insan kendisini tanısın, sevsin, ilim ve ibadet yoluyla Allah'ın ahlakıyla ahlaklansın diye yaratmıştır. O halde, amaç cennete ulaşmak veya cehennemden kurtulmak değildir. Saf, karşılıksız Allah sevgisini elde edebilmektir. Karşılıksız sevme üç sebepten doğar:
1. Güzelliktir: İnsan, tabiatı gereği sureten güzel olan her şeyi sever, ona muhabbet eder ve ister.
2. İhsandır: İnsan, kendisine iyilik, güzellik ve fayda sunana karşı vefa gösterip gönül borcu duyarak onu sever ve saygı duyar.
3. Kemaldir. İnsan, fiillerinde olgun, mükemmel olan şeyleri sırf bu sebepten sever ve hürmet eder. Halis sevgi de budur.
Şimdi bunların hepsi Cenab-ı Hak'ta en mükemmel şekilde bulunur.
1. Allah, hüsn-ü mutlaktır. Kusursuz güzeldir. Bu sebepten kendi güzelliğine duyduğu aşk varlığı yaratmasına sebep olmuştur. Kusursuz güzelliğini görmek ve göstermek istemiştir.
2. Bütün varlık, nimet ve sanatlı güzellikler O'nun ihsanıdır. Dolayısıyla her türlü ihsan O'na aittir.
3. İlim, merhamet, adalet, kerem, yücelik, kudret, sabır gibi her hasletin en kemal derecesi Allah'a aittir.

O halde insanın en çok sevmesi gereken varlığın Allah(c.c.) olması gerekir. Eğer bu böyle olmuyorsa sebebi, sevgiye götüren bu üç sebebin bilinmemesidir. Yani Allah marifetinin(Marifetullah), bilgisinin noksanlığıdır.

Cehennem tehdidi yani cebir özgür iradeyle ibadet, tanıma ve sevmeye engel değil midir?
Doğrudan bir etkisi olduğu söylenemez. Çünkü bu tehdide rağmen imana gelmeyen birçok insan olduğu gibi, iman ettiği halde ibadet ve taat etmeyen de birçok insan vardır.
Belki kısmen etkisi olabilir. Kişi eğer azap korkusuyla dini emirleri yerine getiriyorsa bunun bir göstergesi olur. Yani böyle kişiler sadece verilen emirlerle sınırlı bir ibadet yaparlar. Namazı beş vakit olarak kılıp ramazanda oruç tutarlar. İbadet ve taat onlara ağır gelir. Bazen ihmal ederler. Gerçi bu durum dinen kötü değildir ve ibadeti emir dairesinde yapan herkes için de azap korkusuyla cebri yapıyordur diyemeyiz. Bunu ancak Allah ve kişinin kendisi bilir.
Fakat işin farklı bir boyutu da vardır: Allah'ın öyle kulları vardır ki emir olan ibadetleri yaptıkları gibi nafile ibadetler de yaparlar. Mesela beş vakit namaz yanında fazladan namaz kılarlar. Hatta bunu gece uykunun en tatlı olduğu zamanda yaparlar. Ramazan orucu yanında pazartesi, perşembe gibi haftanın belli günlerinde hatta yaz kış demeden severek nafile oruç tutarlar. Mallarıyla ve canlarıyla Allah'ın dininin yayılması için çalışırlar. Gece gündüz demeden daima Allah'ı tefekkür ve zikir içinde olurlar. İşte bunlar da azap tehdidinin ötesinde özgür iradeleriyle ve severek, isteyerek can u gönülden ibadet, taat, tanıma ve sevme yoluna giren milyonlarca insan bulunduğunu gösterir. Bunların bir kısmı şeyh, mürşit, veli, evliya gibi sıfatlarla tanınır. Kimisini de yalnız Allah bilir.

Ahlaki kemalde(ilahi aşkta) son noktalar ise şükür ve rızadır. Hakiki şükür, rızanın bir göstergesidir. Zira dünyanın hakiki yüzünü bilen bütün dert, bela ve musibetlere, kötülüklere sabrederek her haline şükreder. Çünkü bunlar kalbindeki Allah sevgisi iddiasının doğruluğunu gösteren delillerdir. Yani aşk bir dava ise bela ve musibetler de aşığa davayı kazandıracak şahitlerdir. Bu dava, şahitsiz ve delilsiz kazanılmaz. İbadet ve taat(emirleri yapıp yasaklardan kaçınmak) ona ağır gelmez. Böylece rıza mertebesine erişilmiş olarak, "Ey mutmain nefis!.. Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir." ayeti tecelli edip dünyevi hayat macerası kemal noktasına yani ala-yı illiyine ulaşılarak son bulur ve nihai saadete kavuşulur.

Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başı ise dünyadan kendimizi soyutlayıp uzaklaştırmak, din dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek mi gerekiyor?
Dünyanın yaratılış hikmeti Allah'ın kendisini tanıtması, özgür irade ile kendisine yönelen, onu seven gönülleri ortaya çıkarıp ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşarak, sonsuzluk yurdu cennette zat-ı akdesin cemalini müşahedeye liyakat kazananları ortaya çıkarmak istemesidir. O halde bu hikmet penceresinden bakıldığında dünya tamamen kötü değildir. Dünyanın kötü tarafı, nefse, kötülüklere, isyana bakan yönü olup insanı Rabbini tanıma ve ona ibadet etmeden uzaklaştırmasıdır. Kötü olan dünya sevgisinden maksat budur. Yoksa isim ve sıfatlarının tecelli merkezi olan ve Allah,'ı tanımaya vesile olan yönü kötü değildir. Çünkü zaten bu amaçla yaratılmıştır. Ahiret hayatı bu şekilde kazanılacaktır.
Bu açıdan bakıldığında dünyadaki güzellikler, Allah'ı tanımaya ve şükre vesile oluyorsa, ibadete engel olmuyorsa kötü değildir. Bu açıdan, dünya güzelliklerinden olan mesela lezzetli bir meyve veya bir yemek aşırıya gitmemek şartı ile yenip yerken bu lezzetleri yaratan Allah'ın ilmi, kudreti düşünülüp sonunda da şükredilirse kötü değildir. Ahiret hayatındaki güzelliklerin bir nümunesi ve fihristesi olan bütün nimetler bu şekildedir.

İnsan, meyvedar bir ağacın programını taşıyan yani potansiyel ağaç olma özelliklerine sahip bir tohum, çekirdek hükmündedir. Nasıl ki şartları yerine getirildiğinde o küçücük tohumcuk çiçeklerinin görünüş ve koku güzelliğiyle, gölgesiyle, bir bütün halindeki ihtişamlı güzelliğiyle, meyveleriyle hatta tevazudan boyun büken bir insan gibi meyvelerini dallarından aşağıya sarkıtarak sunan ayırım yapmadan hayvan ve insanlara faydalı olan adeta cömertlik, yardımseverlik, mütevazilik gibi üstün vasıflara sahip olgun bir insan gibi olan ağaca dönüşür.

İşte insan da ala-yı illiyindeki insanı temsil eden bu ağaca dönüşecek tohum gibi potansiyel özelliklere sahip olarak yaratılmıştır. Fakat tohumun, su, gübre, ışık, bakım gibi şartları yerine getirmek şartıyla ağaç olması gibi insan da ancak yukarıdaki şartların yerine getirilmesiyle bu makama ulaşabilir. Bunun için azim ve gayret gereklidir. Kainatın ve varlık aleminin de meyvesi işte bu ala-yı illiyindeki insanlardır. Bu mertebelere ulaşmak için verilen mücadelelerden hasıl olan hareketler,işler yani hayat da bir güzel filmin veya spor müsabakasının seyir keyfi gibi güzelliklerin yani gizli define olan Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımasının, güzelliğinin ortaya çıkmasıdır. İşte bütün bunların ortaya çıkışını Allah, niteliği bize meçhul olan iradeye bağlı olarak yaratmıştır. Çünkü, özgür iradeyle Allah'a yönelmek, ibadet etmek, bu yönde nefis ve başka zorluklarla mücadele ederek ahlaken ve ilmen olgunlaşmakla, cebri, Allah'ın dilemesiyle olması çok çok farklı şeylerdir. İnsanların meleklerden farkı ve yüksek derecelere çıkabilmesi de buradan gelmektedir.

Buradan da anlaşılıyor ki kainatın varlık amacı birilerini cehenneme atmak değildir. Bu durum, yukarıdaki hikmetlerin yaşanması sırasında iradenin kötüye kullanılarak ortaya çıkan, yaşanan zulüm, kötülük ve haksızlıkların giderilerek adaletin yerine gelmesi içindir. Allah'ın adil-i mutlak oluşunun bir yansımasıdır. Yoksa amaç, sonucu bilinen bir sınavla birilerine acı çektirmek değildir.

Burada zülme girmeyen, kötülük ve haksızlık yapmayan ama iman etmeyen iyi insanların durumu ile iman ettiği halde ibadet etmeyenlerin durumu ne olacak sorusu akla gelebilir. Birincilerin durumu, iman etmemeleri eğer duymadığından veya yanlış tanıtılmadan kaynaklanıyorsa bunların sorumlu olmayıp azap edilmeyeceği ayet-i kerimeyle sabittir. Doğru duyduğu halde kabul etmezse cezayı hak eder. Zira Allah'ın uluhiyetini inkar ederek hakkına girmiş olur. İman ettiği halde ibadet ve taat(emirlere uyup yasaklardan kaçınmamak) etmeyen de bir anlamda Allah'a asi olup Allah'a değil de nefsine uyarak, ayetin ifadesiyle nefsini kendine ilah edinerek(niye böyle yarattı, şöyle benim düşündüğüm gibi yaratsaydı gibi ifadeler buna işaret eder.) şirke bulaşmış olacağı için o da cezayı hak etmiş olur.

Bu anlatılanlar, ahiretin tarlası hükmünde olan dünyanın önemsiz lüzumsuz olduğu anlamına gelmez. Aksine dünyanın önemine işaret eder. Dünyanın gereği gibi anlaşılması gereğini işaret eder. Çünkü tarladan maksat ürün almaktır ama eğer tarlamıza sahip çıkamazsak amacımız olan baki mahsülatı da alamayacağız demektir. Bu yüzden ilim ve fen noktasında kafirlerden geri kalmamak gerekir. Bu yönde çalışmak da bir ibadet ve fen ilimleri tahsili de marifetullah yolunda mertebe kazanmanın bir yoludur. Zira Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan müminlerin, Allah'ı inkar eden kafirlerden aşağı olması, müminlik şanına yakışmaz. Bu yönde çaba ve mücadele etmeyen müminler bu durumdan sorumlu olacaktır.

ÖZET :

Anahtar kavramlar : özgür irade, tanınma(marifet, bilinme), aşk(sevgi, muhabbet), ibadet.

Allah(c.c), kendini isim ve sıfatlarıyla tanıtmak, özgür iradesiyle ve gaybda yani görmeden zorlama olmadan, mecbur bırakmadan kendini tanıyan, tanıdıkça seven(muhabbet, aşk) ve iradesiyle Allah'ın istediği ahlaka ulaşıp (somut örneği Hz. Muhammed(s.a.v.) aşk u şevkle ona ibadet eden kullarını ortaya çıkarmak istediği için bu dünyayı, insanı ve alemi yaratmıştır. Melekler aleminden farkımız bunların özgür iradeye dayalı olmasıdır. Çünkü bu söylenenleri özgür iradeyle yapmakla cebri, zorla yapmak çok çok farklıdır. Yapmama iradesi, yeterliliği varken yapmak büyük üstünlüktür.

Kötülükler de özgür iradesini yanlış kullanan insanlardan doğmaktadır. Adelet gereği bunları yapanlar da derece derece ceza alacaktır. Hem insanların kötülükleri hem doğal afetler, hastalıklar imtihan denen Allah'a yönelenlerin isteklerini, heveslerini, iddialarını doğrulamak ve derecelerini belirlemek için vardır. Mükafat da derece derece bunun için vardır. Allah(c.c.) Adil, Hakim, Rahman ve Rahim'dir.

Bu büyük hikmetlerden dolayı, kötülüğün yaratılması kötü değildir, kötülüğün irade edilerek işlenmesi kötüdür. Dolayısıyla kötülük ve bir yaratıcının birlikte var olması birbirinin çelişiği değil çok akli, mantıki bir durum olmaktadır.

Yine de böyle bir dünyayı, bu türlü şeyleri Allah istemeseydi, yaratmasaydı veya cenneti doğrudan verseydi şeklinde bir düşünce öne sürülemez. Çünkü Allah, muhtaç değildir ama dilediğini yapandır. Hesap sorulamaz. Dilediğini yapması İlahlığının, mutlak kudretinin bir gereğidir. Hikmetlerini kabul etsek de etmesek de itaat etsek de etmesek ona zararı olmaz. Kazanacak veya kaybedecek olan insandır. İyi düşünüldüğünde 60-70 yıl gibi pek az bir zamana karşılık sonsuzluk vaadi, sonsuz ve kusursuz elemsiz, mutlak saadet dolu bir hayat vaadi gerçekten pek büyük bir lütuftur.
Benzetme yerinde olursa kulağının azıcık çekilmesiyle ikaz edilen gencin belki 60-70 günlük kısacık eğitimini tamamlayıp yüksek bir makama, güzel bir mesleğe, ömür boyu rahata kavuşması gibi düşünülebilir.

Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?

Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları genel olarak alevli ateşlerde yanmak, başından kaynar sular dökülmek, alevli, irinli sulardan sulanmak, besleyici olmayan dikenlerden beslenmek, ateşten giysiler giymek, ateşten zincirlere vurulmak, derileri piştikçe yeni deriler verilip azabın hafifletilmeden devam etmesi ve cehennemde sonsuza kadar kalınması şeklindedir.

Şimdi bu durumun tenkit edilen iki yönünü değerlendirelim. Birincisi bu şekilde anlatılan çok kötü azapların İlahlık vasfına yaraşmadığı ikincisi ise kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz diye anlatılan hayal etmesi bile belki imkansız olan bir uzun zaman diliminde devamlı bu acıların yapılacak olması.
Bu hassas konuyu birkaç açıdan inceleyerek anlamaya çalışmalıdır.

Birincisi, cehennem bir sebep değildir. Yani Allah(c.c.), bazı insanları cehennemde yakmak için yaratmamıştır. Geniş izahatı yapıldığı üzere özgür iradeye bağlı olarak bilinme, tanınma, sevilme, kulluk şeklinde çerçevesi çizilen hikmetler üzerine yaratılan kainatta dünya hayatının yaşanırken yapılan suçların, haksızlık ve zulümlerin adalet gereği yaratılmıştır. Allah(c.c.), rahman olduğu gibi adildir de. Bunların yanında Allah'ın uluhiyetini inkar eden ve ibadet etmeyenler için de varlığından bahsedilebilir. Yani aslında suç işleme iradesiyle insana ait olup cezayı kendisi tercih etmiş olmaktadır. Böyle bir dünya yaratılmasaydı, denemeyeceği, Allah'ın mutlak iradesine ve uluhiyetine karışılamayacağı daha önce izah edildi.

İkincisi, bu dünyada yapılan onca kötülük, haksızlık ve zulümden sonra bunların karşılıksız bırakılması veya basit denebilecek cezalar verilmesi mağdur ve mazluma karşı bir ayrı haksızlık ve zulüm olacaktır. Yavrusu acımasızca katledilen bir annenin acısının karşılığı acaba ne olsa gerektir? Hiçbir kötülüğe bulaşmayıp sadece Allah'ın inkarının cezası ise belki bütün mahlukatın şehadetinin, Allah'ın sanatının ve ilminin inkarı gibi büyük veya hayal edemeyeceğimiz derecede büyük bir cinayet oluşu veya niyet bağlamında bir ömür değil belki sonsuz hayat olsa sonsuza kadar inkar edilecek olması gibi bakımlardan yine adalet olacağı hükmolunabilir.

Üçüncüsü, Allah'ın bu kainatı yaratma gayesi ve hikmetlerine uygun olarak karşılığında sonsuz ve saadet içinde bir hayat bahşedilecek olması gibi çok büyük bir davada insanları yanlışa düşmemeleri için caydırıcı olarak korkutucu büyük cezaların anlatılması cehennemi hak etmeyi önlemek adına tenkit değil takdir edilmesi gereken büyük bir rahmettir. Çünkü çok büyük bir kazancın kaçırılmasını önlemek için büyük caydırıcı cezalar öngörülmesi aslında insanların faydasına olan bir şeydir. Malumdur ki cezanın caydırıcı nitelik taşımaması, zayıf olması hükmünü ortadan kaldırır. Kırmızı ışıkta geçme veya hız sınırını ihlal etme gibi durumlarda 5-10 lira gibi küçük basit cezaların olması yok hükmündedir. Normal şartlarda başkalarına zarar verilmeden bu cezaları alanlar benim kimseye zararım olmadı, haksızlığa uğradım diyemez. Çünkü bu şekilde verilen binlerce cezadan bir tanesi işe yarayıp bir canın ölmesini önlese büyük bir kazanç olur. Tersine caydırıcı cezaların olmamasından dolayı bir kişinin dahi ölmesi büyük ceza diye tenkit edilen para cezalarının veya hapis cezalarının aslında ne kadar gerekli olduğunu gösterir. Her tür hırsızlığa, tecavüze, yaralama ve öldürme suçlarına birkaç aylık veya yıllık cezalar öngörülmesi aslında cezaları yok hükmüne getirir. Her mazlum hem zalim açısından(beni bu kötü işten alıkoyacak caydırıcı, korkutucu bir ceza olsaydı belki işlemezdim düşüncesi) Adalete aykırı bir durumdur.

Şimdi, cennet, cemalullah ve sonsuz hayat gibi büyük kazançların kaçırılmasını önlemek ve dünyada dahi haksızlık ve zulümleri önlemek için yapılacak tehditlerin, cezaların dahi bunların kıymetine uygun olacak caydırıcı nitelik taşıması akıl icabı ve adalet gereğidir. Yine adalet gereği cehennem cezalarının dereceleri de yapılan suçun, zulmün büyüklüğü ve çokluğuyla orantılı olacaktır. Cennetin dereceleri olduğu gibi cehenneminde hafif ve şiddetli dereceleri vardır.

Ayrıca, bu anlatılan tasvirlerin niteliğini biz tam olarak bilemeyiz. Yani bu anlatılanlar bizim dünya hayatımızdakiler gibi olabileceği gibi temsili de olabilir. Niteliği bize meçhul olur. Yani insan bir cezanın büyüklüğünü veya kötülüğünü bildiği şeylerle benzerlik kurarak anlatıldığında anlayabilir. Bu anlatılan tasvirler de cezanın büyüklüğünü anlatan temsiller olur. Ahiretteki uygulamasının nasıl olacağı, bu uygulamaların İlahlık vasfına yaraşmadığı hakkında hüküm veremeyiz. Hakkında bilgi sahibi olunmayan konulardaki uygulamalar töhmet altında bırakılamaz.

Dördüncüsü, cehennem azabının hayali tasavvur bile edilemeyen bir zaman diliminde aynı şiddette devam etmesinin ne şekilde olacağı da bize meçhuldür. Zira aradan geçecek tatmin edici bir uzun zaman diliminden sonra Allah'ın merhametiyle cehennemliklerin ilk acılarından azade olup o ortama ülfet peyda edecekleri(alışacakları), belki dünyamızdaki bataklıklarda yaşayan pislikler içinde leşlerle beslenen ama hallerinden memnun olan hayvanların durumu gibi, mükafat olmasa da eski şiddetli azaplarının da olmayacağı veya cehennemin maddi acısının manevi acılara dönüşeceği(cennet ve cemalullahtan mahrum kalmanın pişmanlığı gibi) veya Kuran'da sonsuz cehennemden değil de , cehennemde sonsuz kalınması şeklindeki bir ifadeyle bir süre sonra ve belki bir kısım cehennemliklerin cehennemle beraber yok edilerek yoklukta cehennemde sonsuza kadar kalacakları şeklinde bir uygulamayla rahmet ve adaletin gereği neyse o yönde bir uygulamanın yapılabileceği şeklinde islam alimlarinin yorumları vardır. (Gazali, Said Nursi, Farabi, Rabbani gibi)

Dolayısıyla, rahmet, adalet, uluhiyet bakımlarından cehennem azabının ne şiddeti ne tehdidi ne de süresi asla kusur olarak değerlendirilemez. Bu konuyu anlamakta zorlananların inkar yerine en azından kendi anlayışlarına uygun bir yorumu kabul etmeleri daha mantıklı olacaktır.

Zira, Allah, hikmetleri anlatıldığı üzere dünya hayatını insanın iradesini kesin elinden alacak şekilde yaratmamıştır. Her olayda, eşyada olduğu gibi Kuran'da da yoruma dayalı, mecazlı ifadelerin olması bu yüzdendir. Yoksa herkesi imana getirecek iradeyi ortadan kaldıracak bir açıklama, yaratma, uygulama olabilirdi veya peygamber göndermesi mümkündür. Fakat muradı bu yönde olmamıştır. Bu sebepten Kuran'da açık hükümler olduğu gibi peygamberin uygulamasına bırakılan hükümler de olmuştur. Peygamberimizin de açıkça ifade etmediği hala yorumlara açık hükümler de mevcuttur. Bu sır, ahirette Allah'ın bildirmesi ile anlaşılacaktır.

Son olarak şunu ifade edelim. İnsanların böyle, Allah'ın her uygulamasını sorgulaması belki tenkit etmesi özgür iradenin varlığını gösterir. Kişilerin, Allah bunu böyle değil de şöyle yapsaydı, bu böyle olmuşsa bu da şöyle olmalıydı şeklindeki yaklaşımları aslında benliğin ve bencilliğin, kibir ve gururun, kendini, nefsini Allah yerine koymanın, Kura'ın ifadesiyle nefsini ilah edinmenin yani şirkin, Allah'ın emrine teslim olmak istememenin bir göstergesidir. İster önyargılarda olsun, ister kibir ve gururdan olsun, ister çevreden ayıplanma korkusundan olsun, isterse menfaatten olsun bu ifadeler insanın çok büyük şeyleri kaybetmesine, hüsranına sebep olmaktadır.
Ne mutlu sonsuzluğa ve Cemalullah'a talip ve tabi olanlara...

Reklam