KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU

KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU Emperyalizm Türkiye İslam

Çağdaş sömürü artık evrensel diye nitelenen ve şu kavramlarla özetlenebilecek hayat tarzının ihracıyla, insanlığa benimsetilmesiyle gerçekleşmektedir: Demokrasi, bireysel özgürlük, liberalizm, çağdaş yaşam veya modernizm, hümanizm, konforizm.
Hızlı ve güdümlü kültür değişimi batı teknolojisinin ürünü olan her malı kolaylıkla tüketebilmeye yatkın ve üstelik istekli standart insan yığınları oluşturmayı hedeflemektedir. Batının amacı, bütün dünyayı bir pazar haline getirebilmektir.

Bireysel özgürlük ve konforizm dünyevi nimetlerden zevk ve lezzet alma esasına dayalı bir yaşama tarzını ifade etmektedir. Dünyayı amaç edinen, hep daha iyisini ve fazlasını tüketme hevesi olan, mutluluğun ölçüsünü sahip olunan maddiyat miktarına ve tüketim miktarına göre belirleyen bir hayat tarzı. Bu hayat tarzının en belirleyici sonucu olarak önce ve sadece kendini düşünen menfaatine göre hareket eden insanların yetişmesidir. Bu da toplumlardaki birlik ve beraberliğin yıkılışı, geri gelmez şekilde kayboluşu demektir.
Bu sonuç tam sömürgecilerin isteği şey. Böyle insanlardan oluşan toplumlar batılı ürünlerin sürekli ve hevesli müşterileri. Çünkü bir defa alınıp bozuluncaya, bitinceye, eskiyinceye kadar kullanmak yerine zevk ve hevesinin peşinde, pazara sürekli sürülen ürünlerin daha iyisini, güzelini, prestijlisini almak, sürekli satın almak, yani sürekli üreticilere kazandırmak, lüzumsuz yere günler, aylar süren emeklerin batılıların hizmetine sunulması, birikimlerin ve kaynakların batıya aktarılması, yani modern sömürü.
Netice: Teknolojik seyri belirleyen ve üretimi yapan, satan ve daha da zenginleşen sömürgeciler, heveslerinin peşinde sürüklenen, en son teknolojik üretimleri kullanarak modern yaşadığını, mutlu olduğunu sanan, ama gerçekte kullandığı teknolojiyi üretemeyen, sözde modern, gerçekte hem ülkesinin hammadde kaynakları hem kendi emeği sömürülen insanlar … Ve kendi nefislerinin hoşuna giden ileri teknolojiyi üreten milletlere hayran, onların üstün, erişilmez, en doğru düşünen, saygı duyulması gereken ve kazançlarını (doğru ifadesi sömürülerini) haklı bulan yani onları efendi, onlardan olmayanları hizmetkar gören zavallı ve köle olan insan yığınları… hem de azad kabul etmez köleler… Çünkü köle olduğunun farkında olmadığı için bu durumdan hiçbir zaman kurtulamayacak olan talihsiz zavallılar..

Liberalizm, rekabetçilik, serbest, açık ekonomi gibi kapitalizmin düsturları şartlar eşit olmadığı için hep sömürgeci ülkelerin şirketleri lehine işleyen kavramlardır. Bu kavramlar ülkelere girişi kolaylaştırmaktadır. Çünkü kendileri ileri teknoloji ve yüksek sermaye gücü ile henüz filizlenme aşamasındaki diğer ülke şirketlerini, kuruluşlarını yutmaktadır. Tavşan ile kaplumbağanın yarışının sonucu eşit şartlarda bellidir…

Batılıların ülkeleri sömürmedeki başka bir yöntemi de sözde düşük olan faizle kendi kontrollerinde olan dünya bankası, IMF gibi kuruluşlar aracılığıyla borç vermek. Fakat enteresan bir durum faizle borç alarak belini doğrultan, gelişen bir ülke yok. Sonuçta borç miktarları artar, o kadar ki faizi bile büyük meblağlar tutar. Yani ülkelerin kaynakları, insanların emekleri faiz yoluyla sömürülür, batıya akıtılır. Ülke insanları ise kemer sıkma, mali disiplin gibi isimlendirmelerle sefalete mahkum edilir. Ülke insanlarının emeklerinin sonucu olarak işçiye, memura, köylüye, emekliye verilmesi geren paralar faiz yoluyla sömürgecilere akıtılır. Sömürünün anlamı bu değil de nedir?!

Emperyalistler matbaada renklendirdikleri kağıtları (para!) öyle bir kullanırlar ki istedikleri ülkelerin ekonomilerini altüst edebilirler. Büyük sermaye birikimine sahip (önce dünyayı sömürerek, sonra matbaada kağıt basarak elde ettikleri birikim) bu ülkeler, menfaatleri icabı büyük miktarlarda parayı bir ülkeye sokarak veya paralarını çekerek o ülke parasının değerini aşırı yükseltir veya düşürürler. Böylece birinci durumda maliyetleri artan yerli üretim küresel üretimlerle rekabet edemez. İkinci durumda üretilen ürünlerin değeri çok düşük kalacağı için üretimler yani emekler bedavaya dışarıya gider. Birinci durum milli şirketleri iflasa sürükler. İkinci durum ülke kaynaklarının, özellikle emperyalistlerin ihtiyacı olan hammadde kaynaklarının ve tarım ürünlerinin çok ucuza dışarıya gitmesi anlamına gelir. Yani modern sömürü. On liraya alınan bir hammadde işlenip tekrar bize üç yüz, beş yüz hatta bin liraya satılır. Halbuki maliyet belki yirmi olmuştur belki otuz. Bu da modern sömürünün bir başka yoludur.

Kağıt para belki de emperyalistleri güçlü yapan en önemli unsur olmuştur. Çünkü paraları dünyada kabul gördüğü için ihtiyaç duyduklarında basıp bu ihtiyacı karşılarlar. Hatta birkaç kişinin birkaç hafta çalışarak bastığı kağıt para ile bir ülkeyi bile satın alabilirler. Dikkat edilsin birkaç kişinin kısa ve zahmetsiz çalışmasıyla belki milyonlarca kişinin aylar, yıllar süren emeği ele geçirilmiş oluyor. Bu çok korkunç bir durum… İnsanların modern yoldan nasıl köleleştirildiğini gösteren acı bir gerçek. Bu yüzden hatta kendi içlerinden vicdanlı bir kişinin itirafıyla kağıt paraya şeytan icadı demek gerekir. Bu sebepten sömürgecilerin en korktukları şeylerden biri dünya ticaretinin kendi para birimleriyle yapılmaması, kendi para birimlerinin boykot edilmesi. Bu onlar için tam bir yıkım olur. Böyle bir düşünce daha filizlenme aşamasındayken üzerine gidilerek yok edilmeye çalışılır. Kendileri menfaatleri doğrultusunda bütün dünyaya yetecek kadar para basarken diğer ülkelere enflasyona sebep olur safsatasıyla para bastırmamaya çalışırlar. Halbuki para insan gücünün ekonomik üretime katılması için bir araç durumundadır. Piyasadaki yetersiz para yeni iş imkanlarının kurulmasını engeller. İşsizlik nüfus artışına göre artar.
Bunun için uluslar arası ticaretin ülkelerin kendi para birimleri ile veya altın ile yapılmasının yolları aranmalıdır.

Bu çağdaş sömürünün aktörleri batılı büyük şirket ve holding sahipleridir. Bu yüzden batılı devletler her zaman kendi şirketlerinin pazar paylarının muhafazasını isterler. Başka ülkelerde özellikle ileri teknoloji üretip kendilerine rakip olabilecek bir yapılanmayı istemezler. Zor şartlar altında büyük emeklerle kurulup zamanla büyüyen yerli şirketler, piyasa fiyatının çok üstünde verilen teklifler gibi kapitalizmin çeşitli söylemleriyle satın alınır. Kendilerine rakip olabilecek şirketler böylece rakip olmaktan çıkar. Kendilerinin hizmetine girer. Amaç, kar marjı çok yüksek, ileri teknoloji veya stratejik üretim tesislerinin kendilerinde olması, küçük ve kendi asıl üretimlerine ara mal veya hammadde üreten yani kendilerine hizmet eden, karşılığında da hizmetçilik bedeli kadar yani yaşayacak kadar kazanç sağlayan küçük firmaların ise yerli aktörlerde olması. Çünkü tersi bir durum o ülkeleri de kendi seviyelerine çıkaracaktır. Yani dünya kaynaklarını sömürmede kendilerine ortak. Şimdiye kadar bu küresel sermaye ve büyük şirketlerin haksız rekabet ve kazançlarına karşı milli şirketlerini güçlendiren ve sayısını artıran kendi özel şartlarının da etkisiyle ancak bir ülke olmuştur: Japonya. Yani hizmetçilikten efendiliğe; işçilikten, sömürülmekten patronluğa tam anlamıyla bir ülke yükselebilmiştir. İşte her toplumun bu şekilde kendi sanayisini ve şirketlerini hem sayı hem kalite bakımından arttırması emperyalistlerin sömürülerini, dünya hakimiyetlerini bitirecektir. İnsanlık dünya nimetlerinden eşit istifade edecektir. Bu durum emperyalistlerin en büyük korkusudur. Bu sebepten bu yola giren ülkeler hedef alınıp özelleştirme maskesiyle, şirketlere piyasa fiyatının çok üzerinde teklifler verilmesiyle şirketleri satın alınarak bu durum engellenmektedir. Özelleştirmelerin yüceltilmesi de bu sebeptendir. Bu şekilde dünyanın üretim araçları kendi kontrollerinde olacaktır. Yani kendileri dünyanın patronu, bütün dünya insanları ise onlara hizmet eden işçiler…

Bu şirketler çoğu zaman gizli Batılı siyasi, ideolojik ve ekonomik seçkin sınıfların denetimindedir. Bu seçkin sınıflar ellerinde bulundurdukları iletişim gücünü (televizyon ve gazeteleri), şuurlu bir şekilde kendilerini tepede tutan ürünlerin, zevklerin, değerlerin ve kültürlerin kısacası modern hayatın, çağdaş yaşamın yaygınlaşarak ebedileşmesi için kendi menfaatlerine ters olan şeyleri karalamak, yok etmek için kullanmaktadırlar.
Batılı uluslar arası dev holdingler mallarını dünyanın en ücra köşesindeki insanlara da satabilmek için yani onları da köleleştirmek için toplumdan topluma değişen kültürel kimlikleri ortadan kaldırıp aynı hayat tarzını benimseyen tek boyutlu, toplumlar ortaya çıkarma gayretindedirler. Bunu da yan kuruluşları olan medyalar aracılığıyla yapmaktadırlar. Çünkü televizyon hem kulağa, hem göze hitap eden tesirli bir iletişim vasıtasıdır. Bu vasıtayla dizilerde, filmlerde ustalıkla yerleştirilmiş bu hayat tarzının (modern hayatın) unsurları insanların şuur altına yerleştirilmektedir. Eğer denetim altına alınmaz, iyiye, doğruya, toplum yararına kanalize edilmezse faydası olan bu nimet insanları köleleştirici bir araç olmaktadır. Tıpkı insanlar için büyük faydaları olan ateşin menfaatperest insanların elinde ölüm aracı haline gelmesi gibi.

Batı kültürünün özgürlük kavramı toplumsal yapıda şu değerleri ortaya çıkarmaktadır:
Serbest cinsellik, nikahsız beraberlik, eş aldatma, açık saçıklık, teşhircilik, alkolizm, uyuşturucu müptelalığı, zina, içki, kumar, ruh hastalıkları, intihar, nesepsiz çocuklar, kirlenmiş çevre, sefahat, aşırı ve lüks tüketim ve sefalet…
Yeni dünya düzeni bu değerler üzerinde yükseliyor. Bu değerler yüceltilmiş bir söylemle dile getiriliyor. Çevre kirlenmesi aslında uygarlığın(!), nikahsız birliktelik, açık saçıklık ve diğer parametreler de özgürlüğün(!), ifadesi olarak sunuluyor.
Çağdaş yaşam, modernizm gibi süslü kelimelerle bu tarz hayat şuurlu olarak toplumlarda yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. İnsanlar eğlenceye, tüketmeye yani nefislerin hoşuna giden maddiyatın kutsallaştırıldığı, zevklerin putlaştırıldığı, mutluluğun maddiyata, tüketim miktarına bağlandığı bir hayata alıştırılıyor. Bu amaçla emperyalistlerin ve onların destekçisi, hayranı içerideki aldanmışların ellerindeki televizyonlar, gazeteler kullanılıyor. İnsanlara seviyesiz eğlence programları, faydasız, boş magazin programları, fanatizm derecesinde başta futbol olmak üzere spor programları sunuluyor. Açık saçıklık, nikahsız birliktelik, eş aldatma, içki, kumar, zina, lüks tüketim ve rahat yaşama, düşünmeyi unuttururcasına eğlence gibi kendilerince modern hayatın unsurları, popüler hale getirilen dizilerin, filmlerin içine ustalıkla yerleştirilerek insanların şuuraltına yerleştiriliyor. Bu ahlaksızlıklar biz farkına varamadan düşünce dünyamızda normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor. Bunların tersi islami ahlak ise çağdışılık, gericilik olarak gösteriliyor.

Bu uygulama hemen bütün kültürel faaliyetlerde şuurlu olarak kullanılıyor. Sanatın, edebiyatın bütün alanları, ürünleri bu amaçla kullanılıyor. Toplumlar böylece tam bir zihin kuşatmasına alınarak emperyalizme hizmet eden hayat tarzının yaşanması sağlanıyor.
Çağdaş yaşam veya modernizm kavramları böylece batılı sömürgecilerin girdikleri toplumların ahlakını bozmak yani kendilerine direnme güçlerini kırmak için kullandıkları yeni ve görünmez, karşı konulması çok zor olan bir silah olarak kullanılıyor.

Görünüşte insanlığın yararını isteyen bir düşünüş sistemi olan Hümanizmin de temelinde bu zihniyet vardır. Hümanizm insanın kendisini karar mekanizmasında tek yetkili görmekte insanı hayatın merkezi ve ölçüsü konumuna çıkararak yücelt mektedir. Bu da insanı her türlü gücün, iradenin baskısında kurtarmayı öngörür. Doğal olarak dini, ilahi düşünceye karşı çıkılır.
İnsan kendi hayatına kendi istek ve tutkularını hakim kılacaktır. Yani nefsini ilahlaştıracaktır. Bu da ateizm temellendirir. Gerçek İlaha inanmayan veya itaat etmeyen, insan üstün güç olarak emperyalistleri görecek ve onlara itaat edecektir. Yani onların sunduğu hayat tarzını benimseyecek, onların üretimleri tüketecek ve neticede onların hizmetkarı olacaktır.

Emperyalist düşünüş yeryüzünde mutlak güç ve nüfuz sağlama kendi istek ve tutkularını hayata geçirme esasına dayanır. Bu Allah’a ait yetkiyi kendi tasarrufuna alma anlamına geldiğinden ilahlık iddiası olur. İslami inanışta hüküm ve emir Allah’ındır. Oysa emperyalist ilişkide yer alanlar ise dünya üzerinde mutlak hegemonya kurmak istemektedirler. Hayat tarzlarını kendileri belirlemektedirler. Bu ise inançsızlık yani ateizm anlamına gelir.

Batı medeniyetinin, onun şimdiki kurumsallaşmış birimi olan Avrupa Birliğinin(AB) ve ABD’nin temel değerleri sömürü anlayışı üstüne kuruludur. Hatta bu yüzden Hıristiyanlık bile geçmişte bu anlayış içinde benimsenmiş, dinin emirleri bu anlayışa göre değiştirilmiştir. Faizin helal kılınması, parayla günahların affedilmesi vs. hep bu sebeptendir. Ve Rönesans’tan önce din adamları ve yönetici burjuvazinin, derebeylerin halkı sömürmesinde bir araç olarak kullanılmış, Rönesans ve ihtilalden sonra bu sömürü anlayışı başka halklara yöneltilmiştir.
Bu yüzden Hıristiyanlık hiçbir zaman insanların dünya ve ahiret saadetini temin etmeye yönelik olmamıştır. Sömürge döneminde işgal edilen ülke halklarının hıristiyanlaştırılması faaliyeti de asla o insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamayı amaç lamamıştır. Hıristiyanlık sadece toplumların kendi kültürlerinden kaynaklanan direnme güçlerini kırmak ve Avrupalı efendilerine boyun eğmelerini sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Hıristiyanlaştırılan toplumların ekonomik ve sosyal faaliyetlerinde kendi menfaatlerine uygun olan hiçbir uygulamanın olmayışı bunun açık bir kanıtıdır.
Türkiye’nin yıllarca AB’ye alınmaması, AB’ye girmeden gümrük birliğine alınması(yani ülkenin bir açık pazar haline getirilmesi) AB’ye alınma şartları olarak hep ülkemizin aleyhine olan şeylerin istenmesi, Türklere savaş açıp soykırım yapan tarafın Rumlar olmasına rağmen Kıbrıs’ın Rum devleti olarak tanınması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmaması hatta her bakımdan ezilmeye çalışılması gibi uygulamalar da yine bu sömürgeci zihniyetin açık bir göstergesidir. Çünkü Batı zihniyetine göre Türkler Müslüman ve doğulu bir toplumdur. İslam, onların sömürgeci zihniyetine karşı prensipler getirdiği için ve Doğu, onların gözünde sömürülecek bir yer olduğu için Türkiye, AB’ye asla alınmayacaktır.
Türkiye bunun farkına varıncaya kadar da Türkiye’den alınacak tavizler bir kar olarak görülmektedir. Aynı zamanda AB sevdasıyla Türkiye bölgesindeki işbirliği imkanlarından da mahrum bırakılmış olacaktır. Mesela, Orta Asyadaki Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra bölgesel bir işbirliği, hatta Avrupa Birliği gibi bir Türkçe konuşan ülkeler topluluğu şeklinde bir yapılanma fırsatı da kaçırılmış oldu. Çünkü bu ülkeler, Rusya’dan bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen yine Rusya’yla “Bağımsız Devletler Topluluğu” adı altında bir yapılanma kurdular.
İşin vahim tarafı, Batılı ülkelerin yetkilileri, zaman zaman bu düşüncelerini açıkça söylemekten bile çekinmemişlerdir.

Batının ikiyüzlü zihniyetini yansıtan başka bir örnek de nükleer enerji konusudur. Nükleer enerji, ülke ekonomilerinin gelişmesini sağlayacak ucuz ve temiz bir enerji kaynağı olmasına rağmen özellikle İslam ülkelerinin bu alana yönelmesini hem kamuoyu oluşturmaya çalışarak hem de fiili olarak engellemeye çalışmaktadırlar. Nükleer enerjiyi tehlikeli olarak gösterip halkı korkutarak ülkeleri bu işten uzak tutmaya çalışmaktadırlar. Halbuki kendi ülkelerinde bu santrallerden onlarcası var olup ihtiyaç ortaya çıktıkça da yenilerini yapmaktadırlar.
Çünkü nükleer enerji ülkeleri, enerjide dışa bağımlılıktan kurtardığı gibi dışarıya gidecek milyarlarca dolar para da ülke ekonomilerinin gelişmesinde kullanılacak ve böylece ülkeler ekonomik olarak daha hızlı gelişecek. Ayrıca gerektiğinde nükleer silah yapma imkanına sahip olacak stratejik bir güç haline gelerek Batının sömürüsünden kurtulmuş olacaklardır. Evet, ekonomilerin gelişmesi enerjiye bağlıdır. Enerji bağımsızlığı olmayan ülkelerin siyasi bağısızlığından da bahsedilemez. Aynı ekonomik bağımsızlığı olmayan ülkelerin tam bağımsızlığından bahsedilemeyeceği gibi. Çünkü enerjinin kesilmesi ekonominin durması hatta savaş makinelerinin bile kullanılamaz hale gelmesi demektir.

Emperyalist güçler, her türlü vasıtayı kullanarak toplumların kendilerine karşı çıkma güçlerini kırmaya ve hakimiyetlerini güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Dil de bu alanlardan biridir. Sömürgeci ülkeler işgal ettikleri pek çok ülkede kendi dillerini benimsetmişler, yerel diller ya tamamen ya da büyük ölçüde unutulmuştur. Dilleri unutturulamayan Türkiye gibi ülkelerde ise dili yozlaştırmak ve böylece geçmişle olan bağı koparmak için kelime ırkçılığı düşüncesi desteklenmiştir.
Dil bir kültür köprüsüdür. Toplumların geçmişteki kültürel zenginlikleri dil ile bilinir. İşte dil bağı kesilince toplumlar tarihlerinden ve kültürlerinden kopmuş oluyorlar. Bu oyun Türkiye’de de arıdilcilik adı altında özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra yoğun olarak uygulanmıştır. Dildeki sadeleşme düşüncesi arkasına sığınılarak, milliyetçilik düşüncesi de kullanılarak dilimizdeki özellikle Arapça ve Farsçadan gelen kelimelere düşmanlık yapılmış, bunların yerine yenileri uydurulmuş, çoğu zaman da zevksiz, anlamsız ve Türkçe’nin yapısına uymayan kelimeler ortaya konmuş, böylece geçmişimizle olan bağımız kesilmek istenmiştir. Çünkü esas amaç aslında bu kelimelerin temsil ettiği İslam kültürüne karşı çıkmaktır. Yoksa dilimizin sade, anlaşılır ve kullanışlı zengin olması gibi bir düşünceyle ilgisi yoktur. Çünkü bu iş özellikle Ömer Seyfettin’in başlattığı Yeni Lisan hareketiyle yazarlarımız arasında benimsenmiş ve olması gerektiği şekilde uygulanmıştı.

SSCB’nin dağılmasından sonra batının tek hedefinin, düşmanının İslam olmasının esas sebebi bu sömürü düzenine karşı tek güçlü sistemin İslam olmasıdır.Köleleştirmeye ve sömürüye karşı direniş sadece islami düşüncede vardır.
İslamın temel üç prensibi: Allah’tan başka ilah yoktur (La ilahe illallah); Allah en büyüktür (Allahu ekber); yalnız Allah’a ibadet etmek (İyyake nabudü ve iyyake nestain) prensipleri emperyalizmi önleyecek temel prensiplerdir.
İkinci prensip tahakküme ve zorbalığa kalkışan her güce ve düşünceye karşı Allah’ın en büyük olduğu (Allahu ekber) gerçeğini insan bilincine aktararak sonuna kadar direnmeyi mücadeleyi ifade eder.
Diğer iki prensip insanın yalnız Allah’tan emir almaya onun hükmünü kabul etmeye karar verdikten sonra bütün davranış biçimlerini ve hayat tarzını buna göre ayarlamasını; modern, çağdaş vs. süslü kelimelerle ifade edilen emperyalistlerin hayat tarzına göre değil peygamberin sünnetinde somutlaşan Allah’ın emirlerine göre yaşamayı; emperyalizmin modern yaşam, hümanizm gibi kavramlara saklayarak sunduğu nefsini ve maddiyatı ilah edinme yerine sadece Allah’ı ilah kabul etmeyi ifade eder.
İşte emperyalizmin İslam’a savaş açmasının sebebi bu prensipler, yani sömürü düzenlerine sadece İslami hayat tarzı ile son verilecek olmasıdır.

Bunun neticesi olarak bu hayat tarzının gelişeceği ve dünyaya örnek olacağı, bunun aynı zamanda ekonomik kalkınmayla da destekleneceği ülkeler ki başta Türkiye olarak özel kuşatma altında olup ve yakından takip edilmekte, İslami kıpırdanışlar ve milli ekonominin gelişimi malum yöntemlerle engellenmeye çalışılmaktadır.

Müslümanlar her ne kadar birlikten, ekonomik ve siyasi güçten yoksunsa da, her alanda iflas etmiş bulunan Batılı değerlere ve Batı tipi yaşam biçimine karşı dünyada tek alternatif, İslâmî hayat tarzıdır. ABD’nin başını çektiği emperyalizm, bütün planlarını İslâm’ın önünü kesmek ve İslâm’ı azaltmak üzerine kurmuştur. ABD, İslam coğrafyasında hem sınırları, hem siyasi rejimleri ve hem de zihinsel haritaları ve kodları değiştirerek İslâm’ı geriletme amacındadır.
İnsan ve toplumların İslam’a önyargılı bakmalarını sağlamak için “İslam”la “terör”ü özdeş göstermek, Müslümanları Kur’ânî ve nebevî sabitelerinden uzaklaştırmak için İslâm algılarını köklü bir değişime tabi tutmak, İslâm’ı ve İslâmî duyarlılığı azaltmak, aşındırmak, kendi menfaatlerine aykırı prensiplerini (tevhid inancı, cihad, nefsine tabi olmama, kanaatkar olma, israf etmeme, örtünme, aile mefhumu gibi) değiştirmek, yumuşatmak, halkı dinin önemsiz ayrıntılarıyla meşgul edip esastan, özden uzaklaştırma, İslam’ı toplumsal alandan soyutlayıp sadece camiyle, namazla sınırlamak, sonra da bir tilki edasıyla sizin namazınıza, ezanınıza mı karışılıyor denerek bununla yetinilmesinin telkin edilmesi bu sürecin ana hedefleri arasındadır.

Bugün müslüman topluluklar, müslümanlıklarının şuuruna ve dolayısıyla gücüne sahip değillerdir. Emperyalizm bu şuuru ve gücü küllemeye, islam topluluklarını birbirine düşürmeye çalışmakta, bu ülkelerin insan unsurunu kendi eğitimlerinden geçirerek kendine bağlamaya devam etmektedir.

Her mümin “kendi memleketimi, milletimi yeryüzündeki milletler içinde muvazene unsuru haline getirme mecburiyetindeyim.Şayet yeryüzünde verilecek tabakat-ı beşer çapındaki kararlar içinde benim reyim esas olmazsa yeryüzünde çok zulümler işlenecek, çok azizler zelil olacak ve zelil olması gereken çokları da aziz olacaktır. Hükmü ben vermeliyim. Muvazene unsuru ben olmalıyım.” diye düşünmelidir.
Çünkü Allah müminlerin böyle olmasını arzu ediyor. Çünkü Allah müminin kafirin himayesinde yaşamasına razı değildir. Çünkü kafirin tasallutu altında yaşamaya rıza gösteren mümin iki dünyada da mezellet içinde olacaktır.
Bu yüce kelam-ı kadimin beşer çapında bir kelam-ı kadim olarak kabul görmesi ve takdire mahzar olması, onu omzunda taşıyan kimselerin bayraktar olmasına bağlı, cihangir ordulara sahip olmasına bağlı, dünyayı idare edebilecek büyük başlara, büyük siyasi dahilere bağlı, muhteşem fikir adamlarına bağlı. Maarifinin yolunda ve rayında yürümesine bağlı, devleti idare edenlerin kendi ruh köklerine bağlı olmasına, milletini ve vatanını sevmesine bağlıdır. Milli ekonomisini güçlendirmesine, ileri teknoloji üretmesine bağlıdır.

Emperyalizm, hayatiyetini hemen hemen her zaman denetimine aldığı ülkelerde kurduğu ittifaklara ve uzlaşmalara borçludur. Bu ittifak hakim güçlerle ülkelerin yerli güçleri arasında politik, diplomatik, askeri ve stratejik olarak kendini gösterir. Kendileri ile işbirliği yapacak kimseleri sahip oldukları ekonomik güç ve medya desteğiyle ülke yönetimine getirirler ve kendi menfaatleri yönünde ekonomik, kültürel, eğitim, dış politika kararları alınmasını ve sömürü düzenlerinin devamını sağlarlar. Emperyalizmin dünya için demokrasi talebini de sebebi budur. Geniş halk yığınlarını, ellerindeki veya parayla kendi lehlerine çalıştırdıkları televizyon ve gazeteler aracılığıyla istedikleri gibi yönlendirirler. İstedikleri güçleri ülkelerin başına geçirerek ülkeleri kontrol ederler.
Yoksa onlar gerçekten diğer milletlerin faydasını düşünmezler. Kendileriyle işbirliği yapan diktatörlükleri desteklemişler, aykırı olanları çeşitli bahanelerle demokrasiye geçmeleri için zorlamışlar, içerideki muhalifleri destekleyip darbelerle, olmazsa bizzat askeri güç ile o ülkeleri itaate, sömürü düzenine uymaya mecbur etmişlerdir.
Televizyonun, gücü elinde bulunduranlar için bir kültür emperyalizminin vasıtası olması bakımından çok hayati bir önemi vardır.
Kitle iletişim araçları insanımıza, takip edeceği modadan kullanacağı eşyaya, pişireceği yemekten uygulayacağı diyete, izleyeceği filmden tatil için gideceği yere, dinleyeceği müzikten edineceği nezaket kaidelerine ve seçeceği inanca kadar bütün faaliyetlerde yol gösteren, emirler veren, denetleyen hakim bir güç haline gelmiştir.
Hangi haberin bize ulaştırılması gerektiğine, dünya imajımızın hangi kelimelerle çizileceğine ve hangi gündemle meşgul olacağımıza hep bizim dışımızdakiler, hasım dünyanın müstemlekeci düşünce artıkları karar vermekteler. Bununla da yetinmeyip bize ulaştırdıkları haberleri rafine edip tahlile tabi tutarak neyi nasıl düşünmemiz gerektiğini de bildirmektedirler.
Çağımızda kitle haberleşmesi, düşünen insandan çok bu haberleşme araçlarını ellerinde bulunduranların istediği gibi düşünen insanı şartlandırmaktadır. Kitle haberleşme araçları geliştikçe kitlelerin düşünme hürriyeti de azalmaktadır.
Böylece toplumlara sömürü düzeninin devam edeceği hayat tarzı farkında olmadan aşılanıyor, hayat doğrularımız ve yanlışlarımız belirleniyor. Böylece zihinlerde Müslümanlık gericilik, yobazlık olarak; İslam terör, vahşet dini olarak; içki, sigara, kumar, açık saçıklık, lüks tüketim, eğlence çağdaşlık, modernizm olarak sunuluyor ve yüceltiliyor. Medya, özellikle televizyon bu şekilde emperyalizmin emrinde ve devamını sağlayacak ortamı hazırlayıp devam ettirmekte, çağdaş sömürünün devamında kullanılıyor. Emperyalistlerin medyaya önem vermelerinin, ülkelerin medyalarını satın almalarının esas sebebi de budur.
Dünya tarihi hiçbir çağda bu kadar köleye sahip olmamıştır. Çünkü kitlelerin duygu ve düşünceleri hiçbir zaman bugünkü kadar telkin ve propagandanın açık imkanlarıyla zincire vurulmamıştır. Bu çağdaş köleliğin sınırları kadim kölelikten çok daha büyük. İşin en vahim yönü de zincirlerini kolye, kafeslerini saray zanneden günümüzün çağdaş köleleri eskiler kadar şanslı da değil. Çünkü şimdikileri köle olduklarına inandırmak çok zor. Bunun farkında olmayanın bu durumdan kurtulması da imkansız elbette.

Günümüz insanı fasit bir daire içinde çepeçevre kuşatılmış durumda. Yürürken gözüne vitrinlerden evindeki hipnoz makinesi televizyona, bindiği şehriçi otobüsün camındaki afişten, okuduğu gazeteye kadar pek çok şey reklam vasıtasıyla bu imkanları sınırlı zavallı insanı tüketime zorlamakta.

Çünkü artık yaşamak için yemek yerine yemek için yaşamak felsefesi hakimdir. Aşırı tüketim ve konforizm hakim. Yani çağdaş sömürü. Aşırı tüketim ve konforizm bir şeyler kazandıracak olsaydı batılı toplumlara kazandırırdı. Teknolojide oldukça ileri gitmiş ancak maneviyat fakiri bu ülkelerdeki zenginlik zirvede olmasına rağmen bunalımlar, intiharlar korkunç rakamlara ulaşmış durumda. Demek ki her istediğini satın alıp tüketmekle mutlu olunmuyor.

Bütün bunlara bakarak İslam’ın demokrasiye, insan haklarına, özgürlük ve çağdaşlığa aykırı olduğu sonucu çıkarılamaz. Çünkü buradaki durum bu kavramların batı medeniyetinin anladığı şekilde yanlış olması söz konusudur. Mesela demokrasinin sadece halkın yöneticileri seçmesi şeklindeki uygulama prensibi İslama aykırı değildir fakat kural koyma yetkisinin halkın iradesine bağlanması İslam’a uymaz. Herkesin tabi olduğu hukuk kurallarının varlığı yanlış değil fakat kuralların alındığı kaynağın din dışı olması yanlıştır. Özgürlük, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde ve şekilde yanlış değil ama mutlak anlamda dine de karşı olacak şekildeki bir anlayış yanlıştır. Çağdaşlık, çağdaş dünyanın gerektirdiği gelişmeleri ve teknolojileri kullanmak yanlış değil ama dinin emirlerini yok sayarak keyfine göre istediği gibi yaşamak şeklindeki anlayış yanlıştır.

Kısacası, Batı medeniyetinin kavramları İslamda farklı anlamlarıyla vardır. Yoksa İslam, diktatörlüğü öngören, baskıcı, yasakçı, bilime ve tekniğe karşı bir din değildir.

Netice
Öncelikle insanlara küresel kapitalizmin nasıl çağdaş emperyalizm uyguladığını yani yukarıdaki esasları anlatmak, daha doğrusu kavratmak gerekiyor. Bunlar bilindikten sonra meselenin yarısı halledilmiş demektir.
Sonra en geniş anlamda eğitim yoluyla (sadece resmi eğitimle sınırlı kalmadan, bunun her mümine farz olduğunun bilincinde olarak) İslami ahlakın ve düşünüş sisteminin anlatılıp öğretilmesi ve yaşanması, yani doğru İslami zihniyetin teşekkülü sağlanmalı, maneviyat güçlendirilmelidir. Emr-i bilmaruf, nehy-i anilmünkeri (İslami doğruları, bilgileri) her mümin bizzat kendisi sözü geçenlere, çevresindekilere, aile fertlerinden başlayarak, arkadaşlarına, tanıdıklarına anlatmakla mükelleftir. Herkes böyle bir faaliyet yapsa toplumda dalga misale bu şuur kısa sürede yaygınlacaktır Allah’ın lütfu ve yardımıyla inşallah.
Eğitim sistemi de bu anlayışı insanların şuuruna yerleştirecek şekilde milli ve manevi değerler etrafında düzenlenmelidir. Bunun somut göstergesi ise Çanakkale Savaşları’nın sebepleri, sonuçları ve nasıl kazanıldığı şeklinde bir içerik ile gençlere adeta yaşanmış gibi belletilebilmesidir. Çünkü bu savaş, emperyalizm ile İslam’ın savaşıdır. Milli ve manevi ruh ile sömürgeci ruhun savaşıdır. Hak ile batılın mücadelesinin muazzam bir göstergesidir. Eğer genç nesil bu ruhtan mahrum yetişiyorsa eğitim sisteminin başarısından bahsedilemez.

Medyanın (televizyon ve gazetelerin) İslam ahlakına aykırı, emperyalizmin hayat tarzını topluma aşılayarak emperyalizme hizmet eden yayınları düzenlenmelidir. Belki basın, medya milli unsurların elinde olmalı ve İslami ahlaka hizmet eden bilinçlendirici yayınlarının olması sağlanmalıdır.
İslami ahlakın bir sonucu olarak aşırı ve lüks tüketim yerine ihtiyaç merkezli tüketim bilinci oluşturulmalı, alternatifi varken marka, prestij gibi kapitalist oyunlara gelmeden yabancı mal kullanılmayarak hem yerli üretim desteklenmeli, hem ülke kaynaklarının dışa akıtılması yani sömürülmesi önlenmelidir. İnsanlara eğitim yoluyla bu şuur verilmelidir.
Daha ziyade yerel kaynakları kullanarak milli bir ekonominin teşekkülü sağlanmalı. Kapitalist dünyanın bir fikri olan “montaj sanayi” aldatmacasına düşmeden makineyi üreten makineleri yapabilme teknolojisine ulaşmak gereklidir. Milli sermayeli, vatanının ve milletinin menfaatini düşünen, ileri teknolojiyi üretip dünya ile rekabet edebilen şirketler teşekkül ettirilmelidir. Bunlar gelişim aşamasında yabancılara karşı korunmalı ve desteklenmelidir. Ve milli sermayeli bu şirketlerin yabancılara satılmasının belli yasal düzenlemelerle, daha önemlisi sahiplerine milli ve islami şuur verilerek önlemi alınmalıdır.

Her ülke güçlü ekonomiyi de beraberinde getirecek stratejik üretim alanlarında kendi üretim teknolojilerine sahip olmalıdır. Çünkü güçlü ekonomi ve güçlü ülke esasen ülkelerin teknolojik üretim kabiliyetleriyle ilgilidir.
Motor(araba ve uçak) üretme kabiliyeti, mikroçip üretimi, makine üretimi, kimya(özellikle ilaç) üretimi ve nükleer enerji bilgisi hem ekonomik güç hem de stratejik güç olma anlamında yerli üretim kabiliyetine sahip olunması gereken alanlardır. Diğer bütün üretimlerin esası bunlara dayanır. Yoksa alt sınıf üretimlerle dünyada söz sahibi güçlü ekonomi yakalanamaz. Bunlar bir ülkenin bekası ve dünya devleti olması için elzemdir. Ayrıca ekonomik güç sadece para değildir. Mesela hiçbir üretim gücü olmayıp sırf yeraltı kaynaklarıyla para gücü olan bir ülke aslında her bakımdan dışa bağımlı demektir. Sadece ambargonun iması bile bu ülkeleri dize getirir. Onun için yerli stratejik üretim kabiliyetimizin ortaya çıkarılması çok gereklidir. Bu konuda yerli özel sektör, kamuya ürün alımları şeklinde veya kredi, vergi muafiyeti gibi imkanlarla desteklenmeli, özel sektörün yapamaması durumunda devlet eliyle bunlar geliştirilmelidir. Bunlar daha sonra yerli sermayeye özelleştirilerek kamudan çıkarılabilir.

Siyasi bağımsızlık, tarım ve hayvancılığa dayalı ekonominin yaşandığı dönemlerde askeri güçle sağlanıyordu. Modern zamanlarda siyasi bağımsızlık ise teknoloji ve enerji bağımsızlığı ile sağlanabilmektedir. Çünkü güçlü ekonomi ve güçlü ordu da ancak teknoloji ve enerji bağımsızlığı ile mümkündür. Kısacası modern üretim bilgisi ve bunun pratiğe dökülmesini sağlayan temel unsur olan enerji olmazsa tam bağımsız olmak ve dolayısıyla dünyada söz sahibi bir ülke, toplum olmak mümkün değildir.

“İslam; liberaliz ve kapitalizm, faşizm, sosyalizm ve komünizm gibi bugüne kadar tatbik mevzuu olmuş içtimai ve iktisadi fikirlerin her birini, hiçbirine üstünlük vermeden masaya oturtur ve onlara şöyle karşılık verir: “Her birinizin bütünü kucaklayamadan, ayrı ayrı ve parça parça haklarınız ve hakikatleriniz vardır. Her birinizin ayrı ayrı ve parça parça arayıp da bulamadığınız hakikat birer bütün halinde İslamiyet’tedir.” (N.Fazıl)

İslamiyet insanın her ihtiyacına tam ve en mükemmel cevap veren, her şeye kafi bir sistemdir. Çünkü sistemin prensiplerini belirleyen sonsuz güç ve kudret sahibi her türlü eksiklikten münezzeh olan, insanı, hayatı ve kainatı yaratan Allah’tır. Bu yüzden İslam’da hiçbir eksiklik bulunmaz. İnsanların İslamı iyi anlayamamaları veya çeşitli sebeplerden dolayı iyi yaşayamamaları sonucu İslam toplumlarının geri kalmaları bu gerçeği değiştirmez.

Reklam