KAİNATIN YARATILIŞ HİKMETİ

KAİNAT, İNSAN ve İSLAM

AMAÇ, SEBEP

Kainatın ve insanın yaratılış sebebi Allah'ın kendini(isim ve sıfatlarını) ve sanatını göstermek, tanıtmak istemesi; böylece kendi özgür iradesiyle görmeden, gaybda iman edip Allah'a yönelen, ibadet ve taat eden ve onu tanıyıp seven gönülleri; ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşan kullarını ortaya çıkarmak istemesidir. "Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik." (Zariyat, 56) ayeti niteliği bize meçhul olan irade temelli bir yaratma olduğunu ifade eder.

İslam'ın tasavvuf anlayışına göre “Ben, gizli bir hazineydim. Tanınmak istedim." hadisi varlığın yaratılış sebebini bildirir. Bu istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı marifettir. Buna göre yaratmanın kökünde ve temelinde muhabbet(kendi zatına olan sevgi) ve marifet(bilme, tanıma) vardır.
Buna göre Allah(c.c.), hüsn-ü mutlak yani kusursuz, mutlak güzeldir. Güzelliğin yapısı kendini görmek ve göstermek ister. İşte, Cenab-ı Hak, kendi sonsuz, kusursuz güzelliğine duyduğu aşktan dolayı kendini göstermek, mahlukatının gözüyle de görmek ve kendi iradeleriyle gaybda görmeden, isim ve sıfatların tecellilerine, yani kainata bakarak kendisine yönelip bu mutlak güzelliğe gönül verip sevmelerini murat etmiş ve kainatı bu ana hikmet gereği yaratmıştır.
Her güzellik ve maharet sahibi, bu güzelliğini, eserlerini, sanat inceliklerini hem kendi gözüyle görmek ve hem de başkalarının nazarıyla o eser ve sanatına bakmak ister. Cenâbı Hak da, kendi sonsuz cemâl ve kemâlini görmek ve mahlûkatına göstermek hikmetiyle, bu kâinat sergisini açıp antika sanatlarını orada dizmek istemiştir.
Eşyada görünen güzellikler ve mükemmellikler, Cenâbı Hakk'ın isimlerine aittir ve o isimlerin tecellileridir. Madem o isimler bâkidir, devamlıdır ve cilveleri dâimidir. Elbette onların nakışları yenilenir, daha güzel bir şekilde âlem-i bâkide tazelenir.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de bunları şöyle ifade etmiştir:

* Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, düşünün ki biz, sizi topraktan, sonra bir meniden, sonra bir pıhtı kandan, sonra şekli belli belirsiz bir lokma etten(ceninden) yarattık. Size kudretimizin kemalini açıkça gösterelim diye. (Hacc, 5) (Allah, isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Onlar, göklerin ve yerin ifade ettiği manalara bakmazlar mı?” (Araf, 185) (Allah, kainattaki ihtişamlı, sanatlı yaratışıyla isim ve sıfatlarıyla kendini tanıtmak istiyor.)

* “Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren) büyük işaretler vardır.” (Al-i İmran, 190)
Güneşi ve ayı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunların her biri belirli bir vakte kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Ayetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz. (Rad, 2) (Aklı kullanarak Allah'ı(c.c.) tanıma, marifetullah tahsili)

* "Gökten, bir ölçüye göre su indiren O’dur. Onunla ölü bir memleketi diriltti (ve her yanına hayat) yaydı; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf, 11)

* "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz; yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa, 68-70)

* Herşeyden sıyrılıp yalnız O'na (Allah'a) yönel. (Müzemmil, 8) (Asıl sevgi Allah'a olmalıdır.)

* Hanginiz güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur. (Mülk, 2)

* Eğer biz dilemiş olsaydık her nefse hidâyetini verirdik. (Zariyat-56) (Özgür irade temelli bir hayat)

* Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Zariyat, 56) (İbadet, namaz, oruç gibi bilinen işler yanında ilim yoluyla Allah'ın tanınmasını da ifade eder.)

* Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları belli etmeden, sabırlıları belli etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Al-i İmran 142) (Mücahede yoluyla kendini geliştirme ve iman iddiasının ispatlanması gereği)

* Ey müminler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allahu Teala sabredenlerle beraberdir… Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile, açlık ile, mallardan, canlardan, mahsulattan biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 153,155)
* Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe,111) (Dünyanın geçici olduğu, kalbin dünya sevgisinden temizlenmesi gerektiği)
* Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)

* “Cennet de takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Onlara denir ki, “İşte, buydu size vâdedilen mükâfat. Gaybda, (görmediği halde) Rahman'dan korkan ve Allah'a yönelmiş bir kalble ge¬len için!.. Selâmetle girin oraya! Bu ebedîlik günüdür!'' Onlara orada her iste¬dikleri var. Nezdimizde daha fazlası da vardır.” (Kaf, 31-35) (Yaratılışın veciz ifadesi: Gaybda Allah'a iman eden ve Allah'a yönelen(tanıyan, seven, en geniş anlamda ibadet eden, ahlaken olgunlaşan, böylece sonsuzluğa ve Cemalullah'a liyakat kazanan) gönüllerin ortaya çıkması.)

HEDEF

İnsan bu amacı bilip gerçekleştirdiği ölçüde yaratılışına uygun davranmış olacak ve ala-yı illiyin denen en yüksek makama çıkacak yani olgun bir insan olacak, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmış olarak sonsuzluk yurdunda Cenab-ı HAKK'ın Zat-ı Akdesini müşahadeye liyakat kazanarak sonsuz ve mutlak saadete erecektir.

Allah(c.c.), bu alemi, meleklerden farklı olarak özgür iradesiyle insan kendisini tanısın, sevsin, ilim ve ibadet yoluyla Allah'ın ahlakıyla ahlaklansın diye yaratmıştır. O halde, amaç cennete ulaşmak veya cehennemden kurtulmak değildir. Saf, karşılıksız Allah sevgisini elde edebilmektir. Karşılıksız sevme üç sebepten doğar:
1. Güzelliktir: İnsan, tabiatı gereği sureten güzel olan her şeyi sever, ona muhabbet eder ve ister.
2. İhsandır: İnsan, kendisine iyilik, güzellik ve fayda sunana karşı vefa gösterip gönül borcu duyarak onu sever ve saygı duyar.
3. Kemaldir. İnsan, fiillerinde olgun, mükemmel olan şeyleri sırf bu sebepten sever ve hürmet eder. Halis sevgi de budur.
Şimdi bunların hepsi Cenab-ı Hak'ta en mükemmel şekilde bulunur.
1. Allah, hüsn-ü mutlaktır. Kusursuz güzeldir. Bu sebepten kendi güzelliğine duyduğu aşk varlığı yaratmasına sebep olmuştur. Kusursuz güzelliğini görmek ve göstermek istemiştir.
2. Bütün varlık, nimet ve sanatlı güzellikler O'nun ihsanıdır. Dolayısıyla her türlü ihsan O'na aittir.
3. İlim, merhamet, adalet, kerem, yücelik, kudret, sabır gibi her hasletin en kemal derecesi Allah'a aittir.

O halde insanın en çok sevmesi gereken varlığın Allah(c.c.) olması gerekir. Eğer bu böyle olmuyorsa sebebi, sevgiye götüren bu üç sebebin bilinmemesidir. Yani Allah marifetinin(Marifetullah), bilgisinin noksanlığıdır. O halde yapılması gereken kalbi dünya sevgisinden temizleyip Allah'ın marifetini bahsedildiği üzere ilim yoluyla elde edip sonra devamlı zikirle Allah'a duyulan aşk ve şevki artırmaktır. Toprağı taşlardan temizledikten sonra tohumu ekip onu düzenli sulayarak meyvedar bir ağaç haline getirmeye çalışmaktır.

Cehennem tehdidi yani cebir özgür iradeyle ibadet, tanıma ve sevmeye engel değil midir?
Doğrudan bir etkisi olduğu söylenemez. Çünkü bu tehdide rağmen imana gelmeyen birçok insan olduğu gibi, iman ettiği halde ibadet ve taat etmeyen de birçok insan vardır.
Belki kısmen etkisi olabilir. Kişi eğer azap korkusuyla dini emirleri yerine getiriyorsa bunun bir göstergesi olur. Yani böyle kişiler sadece verilen emirlerle sınırlı bir ibadet yaparlar. Namazı beş vakit olarak kılıp ramazanda oruç tutarlar. İbadet ve taat onlara ağır gelir. Bazen ihmal ederler. Gerçi bu durum dinen kötü değildir ve ibadeti emir dairesinde yapan herkes için de azap korkusuyla cebri yapıyordur diyemeyiz. Bunu ancak Allah ve kişinin kendisi bilir.
Fakat işin farklı bir boyutu da vardır: Allah'ın öyle kulları vardır ki emir olan ibadetleri yaptıkları gibi nafile ibadetler da yaparlar. Mesela beş vakit namaz yanında fazladan namaz kılarlar. Hatta bunu gece uykunun en tatlı olduğu zamanda yaparlar. Ramazan orucu yanında pazartesi, perşembe gibi haftanın belli günlerinde hatta yaz kış demeden severek nafile oruç tutarlar. Mallarıyla ve canlarıyla Allah'ın dininin yayılması için çalışırlar. Gece gündüz demeden daima Allah'ı tefekkür ve zikir içinde olurlar. İşte bunlar da azap tehdidinin ötesinde özgür iradeleriyle ve severek, isteyerek can u gönülden ibadet, taat, tanıma ve sevme yoluna giren milyonlarca insan bulunduğunu gösterir. Bunların bir kısmı şeyh, mürşit, veli, evliya gibi sıfatlarla tanınır. Kimisini de yalnız Allah bilir.

YAPILMASI GEREKENLER

Bunun için ilk şart iman etmektir. Sonra imanını kuvvetlendirecek ve Allah'ı tanımayı sağlayacak ilimleri öğrenmesi gerekir. İlim öğrenmede sınır yoktur. Çünkü Allah'ın zatı, sıfatları yani onu tanıma sınırsızdır. Öncelikle iman, Kuran, ilmihal sonra ise tabiat ilimlerini öğrenmelidir.

Sonra ibadet yoluyla ona kulluğunu ve şükrünü izhar etmelidir. Bunun temel niteliği ise ihlas olmasıdır. Sonra ilim ve zikir yoluyla Allah'a olan muhabbetini tesis etmelidir. Bir anlamda kalbindeki bu tohumu meyveli bir ağaca çevirmelidir.(Bunlar, bu bilgi ve şuura sahip insanlardan oluşan ilim ve sohbet ortamlarında bulunarak, böyle insanlarla arkadaşlık ve dostluk kurarak daha kolay olur. Kişi arkadaşının dini üzeredir, hadisi bu gerçeğe işaret eder.)

ENGELLER

Bu yoldaki temel engel dünya sevgisidir. Zira bir kalpte iki sevgi bulunmaz. Diğer sevgiler ancak kalpteki asıl sevgiye bağlı olarak gelişir. Nefis ve şeytan bu olgunlaşma yolunda bir nevi yemeği pişiren ateş misalidir. Onların tek silahı kişiye dünyayı sevdirmektir. Diğer bütün kötü huylar bu yolla ortaya çıkar. Dünya sevgisinin ilk şartı ise çok yemektir. Diğer bütün kötü huylar yaşamak için yemek değil zevki için yemek düşüncesinden doğar:
Çünkü karnı tıka basa doyan şehvete, mala mülke ve daha çok kazanmaya yönelir. Bunun için makam mevki şöhret sahibi olması gerekir. Onlara yönelir. Onları elde etmek için yalan dolan hile iftira hırsızlık, faiz gibi kötü işleri yapması gerekir. Çevresindeki insanlara hased eder. Zira onlar kendisinin dünyalık kazanmadaki rakipleridir. Bunları elde eden insanda kibir gurur ve bencillik hasıl olur, cimrileşir ve uzun yaşama düşüncesini sevmeye başlar. Böylece Allah'ı ve ahireti unutmak kendisine hoş gelir. İbadet, taat ve zikir yapması zorlaşır. Git gide nefsine daha çok yönelip uyarak adeta ayet-i kerimede ifade edilen nefsini ilah edinme noktasına gelerek şirke kayıp esfel-i safiline düşerek hüsrana uğrayanlardan olur.

NETİCE

Demek ki saadeti kazanmanın temel şartı kalbi dünya sevgisinden temizlemektir. Ölmeden önce ölünüz, meşhur hadisi bu gerçeği ifade eder. Bu ise ilimle yani dünyanın gerçek niteliğini kavramakla olur. Dünyanın yaratılış hikmetini bilip kısa ömür sermayesini iyi kullanmalıdır. Bunun için ise ölüm ve acziyeti düşünmek gerekir. Dert, sıkıntı, hastalık ve musibetlerin yaratılış hikmetlerinden biri de budur. Bunlar dünya sevgisini kırmada insana yardımcı olur. Sonra yapılacak ilk iş çok yemek arzusunu kırıp yemede ölçülü olmaktır. Bütün güzel huylar bu şekilde elde edilir:

Zira dünyayı hakiki tanıyan insan kalbini ona bağlamaz. Ölümü ve acziyeti kavrayan insan tevazu sahibi ve cömert olur. Alçakgönüllülüğü arttıkça makamı yükselir. Hiçbir kötü olay ona acı vermez. İsyan etmeyip sabırlı olur. Daima güleryüzlü olur. Dünyalık kazanma derdi olmadığı için kimseyle didişmez, yumuşak huylu(hilim) ve tatlı dilli olup herkese karşı nazik ve yardımsever olur.

Ahlaki kemalde son noktalar ise şükür ve rızadır. Hakiki şükür, rızanın bir göstergesidir. Zira dünyanın hakiki yüzünü bilen bütün dert, bela ve musibetlere, kötülüklere sabrederek her haline şükreder. Çünkü bunlar kalbindeki Allah sevgisi iddiasının doğruluğunu gösteren delillerdir. Yani aşk bir dava ise bela ve musibetler de aşığa davayı kazandıracak şahitlerdir. Bu dava, şahitsiz ve delilsiz kazanılmaz. İbadet ve taat(emirleri yapıp yasaklardan kaçınmak) ona ağır gelmez. Böylece rıza mertebesine erişilmiş olarak, "Ey mutmain nefis!.. Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir." ayeti tecelli edip dünyevi hayat macerası kemal noktasına yani ala-yı illiyine ulaşılarak son bulur ve nihai saadete kavuşulur.

Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başı ise dünyadan kendimizi soyutlayıp uzaklaştırmak, din dışında hiçbir şeyle ilgilenmemek mi gerekiyor?
Dünyanın yaratılış hikmeti Allah'ın kendisini tanıtması, özgür irade ile kendisine yönelen, onu seven gönülleri ortaya çıkarıp ilim, ibadet ve mücahede yoluyla ahlaken olgunlaşarak, sonsuzluk yurdu cennette zat-ı akdesin cemalini müşahedeye liyakat kazananları ortaya çıkarmak istemesidir. O halde bu hikmet penceresinden bakıldığında dünya tamamen kötü değildir. Dünyanın kötü tarafı, nefse, kötülüklere, isyana bakan yönü olup insanı Rabbini tanıma ve ona ibadet etmeden uzaklaştırmasıdır. Kötü olan dünya sevgisinden maksat budur. Yoksa isim ve sıfatlarının tecelli merkezi olan ve Allah,'ı tanımaya vesile olan yönü kötü değildir. Çünkü zaten bu amaçla yaratılmıştır. Ahiret hayatı bu şekilde kazanılacaktır.
Bu açıdan bakıldığında dünyadaki güzellikler, Allah'ı tanımaya ve şükre vesile oluyorsa, ibadete engel olmuyorsa kötü değildir. Bu açıdan, dünya güzelliklerinden olan mesela lezzetli bir meyve veya bir yemek aşırıya gitmemek şartı ile yenip yerken bu lezzetleri yaratan Allah'ın ilmi, kudreti düşünülüp sonunda da şükredilirse kötü değildir. Ahiret hayatındaki güzelliklerin bir nümunesi ve fihristesi olan bütün nimetler bu şekildedir.

İnsan, meyvedar bir ağacın programını taşıyan yani potansiyel ağaç olma özelliklerine sahip bir tohum, çekirdek hükmündedir. Nasıl ki şartları yerine getirildiğinde o küçücük tohumcuk çiçeklerinin görünüş ve koku güzelliğiyle, gölgesiyle, bir bütün halindeki ihtişamlı güzelliğiyle, meyveleriyle hatta tevazudan boyun büken bir insan gibi meyvelerini dallarından aşağıya sarkıtarak sunan ayırım yapmadan hayvan ve insanlara faydalı olan adeta cömertlik, yardımseverlik, mütevazilik gibi üstün vasıflara sahip olgun bir insan gibi olan ağaca dönüşür.

İşte insan da ala-yı illiyindeki insanı temsil eden bu ağaca dönüşecek tohum gibi potansiyel özelliklere sahip olarak yaratılmıştır. Fakat tohumun, su, gübre, ışık, bakım gibi şartları yerine getirmek şartıyla ağaç olması gibi insan da ancak yukarıdaki şartların yerine getirilmesiyle bu makama ulaşabilir. Bunun için azim ve gayret gereklidir. Kainatın ve varlık aleminin de meyvesi işte bu ala-yı illiyindeki insanlardır. Bu mertebelere ulaşmak için verilen mücadelelerden hasıl olan hareketler,işler yani hayat da bir güzel filmin veya spor müsabakasının seyir keyfi gibi güzelliklerin yani gizli define olan Allah'ın isim ve sıfatlarının yansımasının, güzelliğinin ortaya çıkmasıdır. İşte bütün bunların ortaya çıkışını Allah, niteliği bize meçhul olan iradeye bağlı olarak yaratmıştır. Çünkü, özgür iradeyle Allah'a yönelmek, ibadet etmek, bu yönde nefis ve başka zorluklarla mücadele ederek ahlaken ve ilmen olgunlaşmakla, cebri, Allah'ın dilemesiyle olması çok çok farklı şeylerdir. İnsanların meleklerden farkı ve yüksek derecelere çıkabilmesi de buradan gelmektedir.

Buradan da anlaşılıyor ki kainatın varlık amacı birilerini cehenneme atmak değildir. Bu durum, yukarıdaki hikmetlerin yaşanması sırasında iradenin kötüye kullanılarak ortaya çıkan, yaşanan zulüm, kötülük ve haksızlıkların giderilerek adaletin yerine gelmesi içindir. Allah'ın adil-i mutlak oluşunun bir yansımasıdır. Yoksa amaç, sonucu bilinen bir sınavla birilerine acı çektirmek değildir.

Burada zülme girmeyen, kötülük ve haksızlık yapmayan ama iman etmeyen iyi insanların durumu ile iman ettiği halde ibadet etmeyenlerin durumu ne olacak sorusu akla gelebilir. Birincilerin durumu, iman etmemeleri eğer duymadığından veya yanlış tanıtılmadan kaynaklanıyorsa bunların sorumlu olmayıp azap edilmeyeceği ayet-i kerimeyle sabittir. Doğru duyduğu halde kabul etmezse cezayı hak eder. Zira Allah'ın uluhiyetini inkar ederek hakkına girmiş olur. İman ettiği halde ibadet ve taat(emirlere uyup yasaklardan kaçınmamak) etmeyen de bir anlamda Allah'a asi olup Allah'a değil de nefsine uyarak, ayetin ifadesiyle nefsini kendine ilah edinerek şirke bulaşmış olacağı için o da cezayı hak etmiş olur.

Bu anlatılanlar, ahiretin tarlası hükmünde olan dünyanın önemsiz lüzumsuz olduğu anlamına gelmez. Aksine dünyanın önemine işaret eder. Dünyanın gereği gibi anlaşılması gereğini işaret eder. Çünkü tarladan maksat ürün almaktır ama eğer tarlamıza sahip çıkamazsak amacımız olan baki mahsülatı da alamayacağız demektir. Bu yüzden ilim ve fen noktasında kafirlerden geri kalmamak gerekir. Bu yönde çalışmak da bir ibadet ve fen ilimleri tahsili de marifetullah yolunda mertebe kazanmanın bir yoludur. Zira Allah'ın yeryüzündeki halifesi olan müminlerin, Allah'ı inkar eden kafirlerden aşağı olması, müminlik şanına yakışmaz. Bu yönde çaba ve mücadele etmeyen müminler bu durumdan sorumlu olacaktır.

Reklam