Müslümanların Bilim Dünyasına Katkıları

İslam aleminin geri kalmasının sebebi din midir? İslam Medeniyeti'nin Evrensel Bilime Katkısı Olmuş mudur?

İslam aleminin günümüzdeki durumuna bakarak mantıksal bir çıkarımla bunun İslam'dan kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Çünkü öncelikle İslam'da hak dinin mensupları Allah tarafından düşmanlarına karşı korunur veya iltimas geçilir diye bir şey yok. Her şey sünnetullah denilen Allah'ın doğa kanunları çerçevesinde gelişir. Allah, bunlara uyularak çalışıldığı takdirde hikmeti ölçüsünde yardımda bulunabilir. Ama çalışmadan bir tarafa üstünlük verilmez. Aksi halde peygamberimizin yaptığı savaşları, çektiği sıkıntıları izah edemeyiz. Ayrıca aynı mantıkla günümüze değil de geçmişe bakıldığı zaman bilim, sanat ve ekonomi gibi alanlarda islam toplumunun batıdan daha gelişmiş olduğu görülecektir. Ayrıca günümüzdeki mevcut durumun gelecekte de böyle devam edeceğinin garantisi yoktur.

Dolayısıyla İslam toplumlarının günümüzdeki durumlarını sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirmek ve sebeplerini tespit etmek gerekir. Tarafsız bir gözle bakıldığında görülecektir ki İslam dini bilimsel gelişmelere karşı olmadığı gibi aksine teşvik de etmektedir. Bilim ve teknolojide geri kalmışlık farklı pek çok etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih ve toplumsal olaylar insaf gözüyle incelendiğinde bu açıkça görülecektir.
Batıda çeşitli sebeplerin etkisiyle ortaya çıkan aydınlanma dönemi, icatlar, keşifler ve yeni kıtaların keşfi ilk defa olan bir hadise olduğu için nelere sebep olacağı ve içeriği Osmanlı tarafından tam anlaşılamadı. Avrupa yeni kaynaklar buldu ve buraları madde ve insan gücü olarak sömürgeleştirerek hızlı gelişim sağladı. Batı sanayinin gelişimi esnasında kendisine dünyada rakip olmadığı için pazar payı bulma gibi sorunlarla karşılaşmadı. Halbuki şimdi sonradan gelişmek isteyen ülkelerin şirketleri gelişmelerini tamamlamış batılı şirketlerle rekabet etmek zorunda. Tavşanla kaplumbağanın yarışı misali.
Ayrıca İslam'da sömürü olmadığı için Batıdaki hızlı gelişim olmamıştır.
Başka ve mühim bir sebep de Batı gelişimi esnasında kendisine engel olacak dış güçlerle mücadele etmedi. Şimdi bütün İslam ülkeleri kaynaklarını sömürmek için Batılı emperyal devletler tarafında yakından takip ve kontrol edilmekte, kendi çıkarlarına aykırı hareket eden yöneticileri ya darbelerle ya suikastlerle ya ambargo, ekonomik tecrit, borçlandırma, iç karışıklık organize etme gibi yöntemlerle görevden uzaklaştırmaktadırlar. Yani hiçbir İslam ülkesi bir Kore, Japonya gibi kendi haline bırakılmış değildir. Üstlerinde sürekli oyunlar oynanmaktadır. Ayrıca gelecekte bu oyunlardan kurtulamayacağı ve gelişemeyeceği de mutlak doğru bir bilgi değildir.
Bütün bunlara bakarak İslamın bilimsel gelişmelere karşı olduğu söylenemeyeceği gibi İslam toplumlarının geri kalmasının da İslamdan kaynaklandığı söylenemez.

Müslümanların Bilim Dünyasına Katkıları
Biyoloji ve Tıp Bilimine Katkıları
İslâm tıbbı, bizzat Peygamberimizin (s.a.s) çeşitli hastalara maddî ve manevî tavsiyelerini bulunduran sözleriyle başlar. Bu sözler daha sonra Tıbb-ı Nebevi adı altında kitap hâline getirilmiştir.
İbn-i Cülcül (?-992) uzun yıllar tıbbî bitkileri incelemiş tıp tarihi ve tıbbî bitkiler hakkında eserler yazmıştır.
İslâm inanç sisteminin, tabiata bakışının, kader ve tevekkül anlayışının irade, gayret ve ilim aşkıyla dengelenmesiyle bedendeki ruh ve madde dengesinin korunması gibi modern tıbbın bugün yeni yeni anlamaya başladığı insana yaklaşım biçimini Müslüman hekimler, Orta Çağ'da yakalamış ve hastaları yakan, cinlerden, şeytanlardan medet uman Avrupa'ya örnek olmuş, öncülük etmişlerdi.
Anatomik çalışmalar yapanların başında İbn-i Sînâ (980-1037) gelir. Yüzyıllarca tıbba ait hiçbir düşünce İbn-i Sînâ'ya dayandırılmadan kıymet ifade etmezdi. Buhara yakınlarında Afşan denilen küçük bir kasabada doğan İbn-i Sînâ, ilk tahsilini Buhara'da gördü. 10 yaşında Kur'ân'ı ezberlemiş, edebiyat, matematik, geometri, fizik, tabiî ilimler, felsefe ve mantık okumuştur. Henüz 18 yaşında iken devrinin en tahsilli insanı olmuştu. 20 yaşına kadar Buhara'da kalarak son İran Sâmanî hükümdarının özel doktorluğunu ve kütüphane müdürlüğünü yapmıştır.
Eserlerinin çoğunu Arapça, bir ikisini ise Farsça yazmıştır. En meşhur eseri olan el-Kanûn fi't-Tıb Arapça yazıldığı halde 12. yüzyılda Lâtince'ye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde 17. yüzyıla kadar okutulan temel ders kitabıdır. Bu eseri bilmeyen kimse Avrupa'da hekim olamazdı. Eserde birçok hastalık ve ilaç sistematik bir şekilde anlatılmaktadır. Bundan başka felsefe ve tabiî ilimlere ait yüzden fazla eser vermiştir. El-Kanûn'da bahsedilen tıbbî bilgilerin birçoğu bugün bile değerini muhafaza etmektedir.
İbn-i Sına aort damarının başlangıcında kalbin gevşemesi esnasında kapanan, kasıldığında ise açılarak kanın kalpten vücuda fışkırmasını temin eden üç kapakçıktan bahsetmiş ve bunların kanın geri dönmesine mani olduğunu belirtmiştir. Kaslardaki ağrıların sinirlere bağlı olarak duyulduğunu ileri sürmüş, ayrıca karaciğer ve böbreğin kendine ait herhangi bir siniri bulunmadığını fakat sinir sisteminden gelen sinirlerin bu organlara gömüldüğünü ilk defa tespit etmiştir.
Gözün farklı kısımlarını çizerek tarif etmiş, konjuktiva, sklera, kornea, iris, retina, optik sinir, optik kiazma, humor aqueus, gözü hareket ettirici altı adet kas ve gözyaşı kanallarından bahsetmiştir. Katarakt ameliyatını bü¬tün incelikleriyle anlatmıştır. Lakrimal fistüllerin tedavisi için kanal açma çalışmaları yapan, kanamaları durdurmak için soğutma metodunu tatbik eden, yaralara ipek iplik ile dikiş atan ve termokoterizasyon yapan İbn-i Sînâ'nın tıbbî hizmetleri anlatılmakla bitmeyecek kadar çoktur.
İbnü'n-Nefîs (1208-1288) Galen'in insan kalbi üzerine yanlış düşüncelerini düzelterek kalbin üç değil, iki karıncıktan ibaret olduğunu belirtmiştir. Zekeriya Kazvînî, Hamdullah Müstevfi el-Kazvînî (1281-1350) ve İbnü'n-Nefîs'in anatomi üzerine olan çalışmaları asırlar sonra yaşamış olan VVilliam Harvey (1578-1657), Andreas Vesalius (1514-1564) ve Leonardo da Vinci (1452-1516)'nin çok ilerisinde modern tıp ilminin temelini atmıştır. Bu ilim adamları daha 13. ve 14. asırlarda kalp ve akciğerler arasındaki bağlantıları ve atardamarların temiz kan, toplardamarların kirli kan taşıdığını, kanın akciğerlerde temizlendiğini, kalbe dönen temiz kanın beyne ve vücudun diğer organlarına aorta tarafından taşındığını göstermişlerdi.
Ali bin İsa (?-1038)'nın üç ciltlik göz hastalıkları üzerine yazdığı Tezkiretü'1-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha isimli eserinin birinci cildi tamamen göz anatomisine ayrılmış olup çok değerli bilgiler mevcuttur. Bu eser 1497'de Lâtince'ye 1904'de ise Almanca'ya çevrilmiştir. Kitabın ön sözünde Ali bin İsa, bu eseri yazarken Galen, Huneyn bin İshak, Hippokrates, Dioskorides, Oribasius ve Paulus'un eserleriyle kendi tecrübelerinden ve hocalarının bilgilerinden istifade ettiğini belirtmektedir.
İlimlerin gelişmesinde idarecilerin himayesi ve teşvikinin en mühim unsurlardan biri olduğunu hiç unutmayan İslâm devletlerinin idarecileri bilhassa bu dönemde tıbbî çalışmaları çok desteklemişlerdir. Anatomi üzerine çalışanlar arasında önceleri Müslüman olmayan âlimlerden Yuhanna bin Mâseveyh, Huneyn bin İshak (808- 873) ve Sabit bin Kurra (836-910) sayılabilir. Bu âlimlerin üçü de halifeler tarafından korunmuştur.
Modern cerrahinin babası kabul edilen Ebu'l-Kâsım Zehravî eklemlerin ve kemiklerin anatomisi üzerine çeşitli yazılar yazmış, kırık bir kemiği yerleştirmek üzere metod tavsiye etmiş, mesanenin yarılması ve mesane taşlarının kırılarak çıkarılması usulünü açıklamış, ameliyatlarda kullanılan çeşitli aletler hakkında bilgi vermiştir.
Tıbbın temeli olan anatomide bu derece ileri giden Müslüman hekimler tıbbın diğer dallarında da birçok yeniliklere öncülük etmişler ve tıp tarihine geçmişlerdir. Anatomi çalışmalarıyla birlikte, fizyoloji, farmakoloji, patoloji, mikrobiyoloji sahasında ve bilhassa tedaviye yönelik çalışmalar yapan İslâm dünyasının bazı meşhur hekimlerini ve mühim buluşlarını kısaca şöyle zikredebiliriz:
Basra'da doğup Mısır'a giden fizikçi, astronom ve matematikçi İbn-i Heysem, (965-1051) görme hakkındaki Yunanlılardan gelen yanlış anlayışı düzelterek ışığın gözlerden "salgılanmadığını", onlara girdiğini belirtti. İbn-i Heysem, görme olayının yerinin ağ tabaka olduğunu ve buradaki uyartıların görme siniri ile beyne taşınarak her iki gözün ağ tabakasının görüntüsünün beyinde çakış¬tığını yazmıştır.
Batıda Averroes olarak bilinen Endülüslü filozof İbn-i Rüşd (1126-1198)'ün hekim olarak büyüklüğü filozofluğu tarafından gölgelenmiştir. En önemli eseri olan Kitâb el-Külliyât et-Tıbb olup tam manâsıyla bir tıb ansiklopedisidir. Latince tercümesi Avrupa'da defalarca yayınlanmış olan Küliyât'ın anatomi, fizyoloji, patoloji, teşhis, eczacılık, hijyen gibi kısımları vardır. Bir kişinin çiçek hastalığına iki defa yakalanmadığını ilk defa keşfederek immunolojiye öncülük etmiş, gözde ağ tabakanın ve merceğin fonksiyonlarından bahsetmiştir.
Endülüs'ün en meşhur hekimlerinden olan ve Avrupa'da Abulcasis şeklinde anılan Ebu'l-Kâsım ez-Zehravî (936-1013) bilhassa ameliyatlardaki başarılarından dolayı şöhret yapmıştır. Cerrahlık üzerine çok önemli çalışmaları vardır. Dünyaca tanınmış en meşhur eseri et-Tasrif li men Acize an'it-Ta'lif isimli tıp ansiklopedisidir.
İlk Müslüman filozof olarak kabul edilen Kindî (796-870) batıda(Alkhindus olarak bilinir. Lâtin bilim adamı G. Cardano tarafından dünyanın en büyük 12 alim arasında sayılan Kindi, felsefe, matematik ve astronomi yanında tıp sahasında psikofizyolojinin kurucusu sayılır.
Kindi, hastalığın şiddet ve tabiatıyla ilaçların dozajı arasında bir ilgi kurulabileceğini ve ilaçların bünyede ortaya çıkaracakları tesirin ölçülebileceğini düşünmektedir. Risale fi Ma'rife el-Kuvve il-Adviyyeil-Mürekkebe isimli eserinde modern psikofizyolojinin iki temel kanununu ortaya koyar. Bu tespitler 1000 sene sonra modern psikofizyolojinin öncüleri olarak gelen Weber ve Fechner'in tariflerine uygundur.
Gımata'lı İbn-i Hatip (1313-1374) meşhur bir fakih. vezir ve tabibtir. Veba hastalığı üzerine yazdığı eser, bulaşıcılık fikrini cesaretle savunan ve ikna edici misallerle mikropları hatıra getiren bir çalışmadır. Nitekim Dr. Grunner bu görüşlere işaret ederek, Müslümanların mikroplar hakkında bilgi sahibi olduklarını bildirir.

Müslüman İlim Adamlarının Astronomi ilmine Katkıları
İslâm'ın ilk yıllarında başlayan ilim aşkı ve zaruretlerin kamçılamasıyla bilhassa Abbasi halifelerinden Me'mun'un koruyuculuğu sayesinde daha önceki eserlerin tercüme faaliyetlerine girişilerek Hintli Siddhanta, Sasanilerden Zîc-i Şâhî ve Eski Yunanlılar'dan Batlamyus'un eserleri Arapçaya çevrilmişti. Bunların yanında birçok eserin de yazıldığı bu dönemde yeni keşifler yapılmış, İbn-i el-Nevbaht ve Mâşâallah gibi büyük âlimler yetişmişti. Şehirlerin kurulmasında ve iklimle ilgili bilgilerin tespitinde oldukça önemli katkıları olan bu bilginler, Bağdat şehrini ilim kültür merkezi haline getirdiler.
Harizmî, cebir ve geometri teorilerini astronomiye tatbik ederek birçok ast-ronomi tablosu hazırladı. Batı dünyasının Alfraganus dedikleri Ferganî Kitâb fi'l-Hareketi'l-Semâvîye adlı eseri başta olmak üzere birçok eseriyle, sadece İslâm âlemini değil, bütün dünyayı etkiledi ve kitapları yıllarca okullarda ders kitabı olarak okutuldu.
Batlamyus'un felsefe, dünya görüşü ve astronomi fikirlerini çürütüp yeni bir fikir ortaya atan Zerkalî olmasına rağmen Kopernik ve Kepler'e mal edilmiş, maalesef Zerkalî ise unutturularak insanımızın tanıması engellenmiştir.
14. asırda ilerleme zirveye ulaşmış, yeni yetişen âlimler bu ilme değişik ve geniş bir bakış açısı kazandırmışlardır. Bunların başında Kutbuddîn Şîrâzî ve İbnü'ş-Şâtır yanında rasathanenin kurucusu ve mucidi Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Gıyaseddin Kâşânî ve Kadızâde Rûmî sayılabi¬lir. Uluğ Bey yaptığı rasatları ve tabloları Zic-i Uluğ Bey adlı eserinde geniş olarak yazmıştır. Ali Kuşçu'nun Arap¬ça olarak yazdığı Hallü'l-Eşkali'l-Kamer ve Farsça yazdı¬ğı Risale fî'l-Hey'e adlı astronomi kitapları meşhurdur.
İslâm'da astronomiye dair bilgilerin başta Hint ve Batlamyusçu doktrinlerden etkilenmesi Kindi nin eserinde bariz bir şekilde görülür. Fakat bu umumi olmayıp sade başlangıçta belli bir dönem için geçerlidir. Astronomi konusunda Batlamyus'un çoğu fikirleri, ilmî gelişmelere yol açacak ve üzerinde fikir üretilecek hususiyetlere sahip değildi. Çünkü Batlamyus ve İlk Çağ bilginleri, uzaydaki ci¬simlerin akıl dışı ruhî cisimler olduğunu ve bu muammanın akılla açıklanamayacağını, bu düzensiz cisimlerin hayalden ve nurdan ibaret olduklarını ileri sürüyorlardı. Ferganî ise aksine feza cisimlerinin hareketlerinin aklî, kendi-lerinin de maddî cisimler olduğunu, holosentrik (eş merkezli) daireler şeklinde harekete sahip olduklarını ispatladı ve İşbiliye'li John tarafından Lâtinceye çevrilen Kitab fi'l Hareket adlı eserinde Batlamyus'u tenkit ederek iddialarını çürüttü.
Robert Grosseteste, Roger Bacon, Albertus Magnus, Galileo, Kopernik, Regiomontanus (1436-1476), Tycho Brahe (1546-1601) hatta Kepler'in eserleri, Bitrûcî ve diğer Müslüman âlimlerin fikirlerinin üzerine kurulmuş veya eserlerinden oldukça fazla iktibas yapılmıştır. Kopernik De Reuolutionibus Orbium Coelestium adlı eserinin dördüncü kitabında Battânî ve Zerkâlî'nin görüşlerine yer vermektedir. Anti-Batlamyusçu, yani dünya merkezli görüşü reddedenler, batıda yanlış olarak sanki dinsiz gibi görülmüş ve bunlara düşmanca davranılmıştır. Halbuki güneş merkezli dünya görüşünün İslâm inançlarına ters düşen hiçbir tarafı yoktu.
Me'mun'un halifeliği devrinde Habeş el-Hasîb (?- 835) eskilerin tariflerine riayet etmeksizin kendi deneyle gök cisimlerinin hareketlerini üç astronomik cetvel halinde düzenlediği gibi, 829 yılındaki güneş tutulmasını da tahmin etmiş ve ayrıca zamanın enlemle belirlenmesine önem veren ilk kişi olmuştur.
Beytü'l-Hikme isimli kültür merkezinin kütüphanesinde Harizmî, Sidhanta'nın icmalini yazdı, Batlamyus'un astronomi cetvellerini düzenledi ve Rönesansa kadar esas kitap olarak kalan Hesab el-Cebr ve'l-Mukabele adlı eserini yazdı.
Ömer Hayyam, eski takvimi değiştirmek için 1074'de Sultan Melikşah tarafından Rey'deki yeni rasat-haneye çağrıldı. Moritz Cantor, Hayyam'ın hazırladığı Tarih el-Celâli adlı takvimin kendinden önce veya sonra teklif edilen bütün takvimlerden çok daha doğru olduğu Timur'un torunu Uluğ Bey 1420'de Semerkant'ta en iyi şekilde teçhiz edilmiş bir rasathane kurdu. Burada yapılan çalışmalarla Uluğ Bey Cetvelleri denilen oldukça mükemmel astronomik cetveller hazırladı. 1437'de yazılan bu kitapta ilk bölüm, astronominin genel prensipleri, daha sonraki bölüm ay ve güneş tutulmaları hesaplarının pratik yönlerini, cetvellerin hazırlanışını ve kullanımlarını, yıldızların listesini, güneş, ay ve gezegenlerin hareketleri ve dünyanın büyük şehirlerinin paralel ve meridyen tespitleri bulunmaktadır.
Uzay geometrisi ve trigonometri ile uğraşan Bîrûnî, Bitrûcî ve İbnü'ş-Şatır gibi ilim adamları gezegenlerin hareketlerini kısa zaman aralıklarına bölerek, modelleme yoluyla yörüngesini ve dönüş hızlarını hesaplamış, kâinat¬taki bütün gezegenlerin içinde oldukları ahenk ve intizamı keşfetmişlerdir. Kopernik'e tesir eden bir başka astronom İbnü'ş-Şatır'dır. Bu âlimin astronomisi üzerine araştırma yapan batılılar, küçük birkaç nokta hariç, İbnü'ş-Şatır'ın güneş ve ay teorilerinin Kopernik teorilerinin aynısı olduğunu
söylerler. Bilhassa Kopernik'in güneş teorisi İbnü'ş-Şatır'ın kopyası niteliğindedir.
İhvânu's-Safâ, güneş yılını 365 1/4 gün olarak ölçer¬ken Ebu Hanife (öl.768), İbn-i Hurdâzbîh (825-912), Mesudî (910-957), Bîrûnî, İbn-i Hazm, Gazâlî, İbn-i Rüşd ve Ebû'1-Fida gibi islâm alimleri de dünyanın yuvarlaklığı¬nı ve döndüğünü oldukça mantıkî delillerle ortaya koyuyorlardı.
Hristiyanlığın engizisyona götürdüğü konulara İslâmiyet sahip çıkmış, bu konuları işlemeyi dini bir vecibe olarak kabul etmiştir. Ayetler ilim adamlarını astronomik araştırmalar yapmaya ve düşünmeye sevkediyordu. Diğer deyişle kilise baskısında kalmış Hristiyanlık ilme karşı bir tavır takınırken, İslâmiyet teşvik edici bir tutum içinde bulunmuştur. Osmanlı döneminde astronomi sahasında sayabileceğimiz ilk isim olan Kadızâde Rûmî (1337-1412), Uluğ Bey zamanında Semerkand'daki rasathanede çalışmış, Zîc-i Uluğ Bey adıyla anılan astronomi cetvellerinin yazılışına katılmıştır. Birçok matematik eseri de yazan Kadızâde bir derecelik yayın sinüsünü hesaplamıştır. Türkistan ve Horasan'da tahsilini tamamlayan Kadızâde'nin yetiştirdiği Fethullah Şirvani ve Ali Kuşçu isimli talebeleri Türkiye'ye gelerek matematik ve astronomi ilmini yaymışlardır.
Uluğ Bey'in ve Kadızâde'nin yanında yetişen ve Fatih devrinde Osmanlı ülkesine gelen Ali Kuşçu (7-1474), ayın şekillerinden bahseden Risaletün Hallü'l-Eşkâlü'l-Kamer isimli eserini Uluğ Bey'e takdim etmiştir.
Pusula:
Bulunuşu ve kullanılışı hakkında çeşitli görüşler olan pusulanın, Müslüman âlimler tarafından keşfedildiği ve Çinliler, Hintliler ve Avrupalıların pusulayı Müslümanlardan öğrendiği ortaya çıkarılmıştır.
Baylakü'l-Kabâcâkî'nin 1282'de Kitabü'l-Kenz it-Ticâr fî Ma'rifeti'l-Ahcâr adlı eserinde pusulanın bulunuşu, kullanılışı ve yapılışı hakkında bilgi verilmektedir.
Coğrafya
12. asırdan Rönesansa kadar Müslümanlar coğrafyayi sistemleştirip geliştirdiler. Bu dönemde Nuhbetü'd-Dehr fi Acaibi'l-Ber ve'l-Bahr" adlı eseriyle Dımeşkî(öl.1327), Acaibü'l-Büldân (Ülkelerin ilginç Yönleri) eseriyle Kazvinî, en meşhurlar arasında gelir. Aynca Ebul Fida, İdrîsî, Yakut ve İbn-i Batuta coğrafyada kutup âlimler arasında yer alıyorlardı. İdrîsî'nin (1100-1166) Paler-mo'da Norman Kralı II. Roger'ın sarayında yaşarken yazdığı Kitabü'l-Rucari (Roger'in kitabı) veya diğer ismi ile Nüzheti'l-Müştak fi İhtirâkı'1-Âfâk adındaki eseri dünya coğrafyası hakkında yazılmış Orta Çağ'ın en meşhur eseridir. Çok sayıda haritanın bulunduğu bu kitap yerkürenin genel ve sistematik coğrafyası hakkındaki en geniş çalışmalarından biridir.
Fakat bu dönemin coğrafyasına yapılan en önemli katkı, Piri Reis'in 16. asırda çizdiği ve hâlâ günümüz ilim adamlarını hayrette bırakan dünya haritasıdır.
Müslümanların Kristof Kolomb'dan Önce Amerika'yı Keşifleri
İmam-ı Ebu Hanife(699-767) yeryüzünün yuvarlak olduğunu belirtmiştir. Müslümanların coğrafyaya dair Yunanca'dan yaptıkları tercümelerde bulunan, yeryüzünün düz olduğuna dair izahatın tesiri altında kalmadıkları görülür.
Amerika kıtasında koca bir devlet olan Brezilya aslında Birzala veya Brazil, Müslüman bir berberi aşiretin adıdır.
Neden Kolomb Amerika kâşifi ilân ediliyor? Neden kitaplar dünyayı dolaşan ilk kişinin Macellan olduğunu yazarlar? Halbuki dünyanın yuvarlak olduğunu, hatta bir noktadan sürekli aynı yöne gidildiğinde dünyayı dolaşıp tekrar aynı noktaya zaman farkını da belirterek varılabileceğini Müslümanlar ispat etmişlerdir. Bîrûnî yaptığı seyahatten dönüşünde dünyada iki nokta üzerinde altı ay müddetle güneşin doğmadığını söylemişti. Ayrıca Macellan'ın Filipinlerde geldiğinde iki islâm devleti ile karşılaştığını ve bütün mücadelesinin bunlarla olduğu gerçeğini pek az kimse bilmektedir. 1519'da İspanya'dan yola çıkan Macellan, 1520'de geçtiği boğaza Macellan adını verdikten sonra, Filipinler'de Müslümanlarla yaptığı savaş sırasında öldürüldü. Dünya turu ise yardımcılarından biri tarafından tamamlandı.
Avrupa'dan önce keşif kolları yola çıkıyor, bunu rahipler, askerler ve hazine avcıları izliyordu. Aztek-Maya ve İnka uygarlıkları da bu şekilde yok edildiler. Buradan elde edilen paralar, Avrupalıların müslümanlarla yaptıkları savaşlarda kullanılıyordu. Yeni kaynaklar bulmak için yeni seferler düzenleniyor ve neticede sömürgeler hızla artıyordu. Daha sonra batılı yazarlar bu cinayetleri örtmek için katliamı ve yağmayı, coğrafî keşifler gibi ilmî (!) bir temele oturttular. Oysa keşif bir aldatmacadan ibaret idi. Müslümanlar çok önceden orayı keşfetmiş, üstelik devlet kurmuş ve bunu yaparken halkın ne malına ne de canına kast etmişlerdi.
İslâmiyet'in doğusuyla birlikte, ilimde ve sanatta dün-yayı daha gerçekçi bir şekilde tanıma yolunda büyük bir adım atılmış ve yeni dinin gerçeklerini anlatmak isteyen insanlar bütün dünyaya yayılmıştı. Maceracı, sömürgeci gelenekleri bir kenara bırakarak insanları aynı babanın çocukları olarak kabul eden, ayırım gözetmeyen yeni bir ahlakı savunuyorlardı. Müslümanlar Amerika'ya ulaştıklarında, Henri'nin kurduğu okula mensup olan batılı ilim adamları ve gezginler "sis denizi" ve "kaynayan dalgalar" denizinin efsanesi ile meşguldüler. Gerçekte Henri, İslâm denizci ve gezginlerinin birikimlerini kendi devleti için bir malzeme olarak kullanmak istiyordu.
Jeoloji
Minerallerin sınıflandırmasını da yapan İbn-i Sina, depremlerin esas sebebinin mağma tabakası olduğunu da ilim dünyasına ilk sunan âlimdir. Depremler hususunda Dımeşkî (1256-1325) Nuhbet ed-Dehr adlı eserindeki sebep ve neticeleri geniş olarak ele alan Kitâbü'z-Zelâzil isimli bölümü meydana getirmiştir.
Orta Çağ jeolojisiyle uğraşan bilginlerin başında batılıların, "Müslümanların Plinusu" dedikleri Zekeriya Kazvinî (1203-1283) gelmektedir. Acâibul-Buldan adlı jeoloji kitabının Berlin'de ve Paris'de birer nüshası bulun¬maktadır. Kitapta dünyanın küre şeklinde olduğundan de¬taylı olarak bahsedilmekte, dağ, dere, ada, deniz ve nehirlerin oluşumları hakkında bilgiler verilmektedir.
Seydi Ali Reis'in 16. asırda yazdığı Kitabü'l-Muhit ve Ali Sipahizade'nin Evzahül Mesâile adlı eserleri jeoloji hususunda oldukça parlak fikirler ihtiva etmektedirler .
Fizik
Fizik düşünce okulları ana çizgileriyle ikiye ayrılır. Birincisi Kindî, İbn-i Sînâ, Farâbî gibi filozoflar tarafından temsil edilen Aristocu fizik akımı; ikincisi, Nazzâm, İmam Eş'ari ve Fahreddin Râzî, Bîrûnî, İbn-i Heysem, Hâzini, Ebu'1-Feth, Cezerî, Benû Musa, Ebu'l-Berakât, Bağdadî, Sabit bin Kurra gibi kişiler tarafından temsil edilen akımdır. Bu ikinci grup fizikçiler, birincilerden genel olarak daha ileri olup icat ve teorilerinin çoğu, orijinallik gösterir.
Sıvıların özgül ağırlıklarını hesaplayan, çekim ve düşme ile alakalı deneyler yapan Kindi, Einstein'e mal edilen Rölativite Teorisi"ni bin yıl önce ortaya koyan bilgindir. Kindî'ye göre bütün varlıklar ve varlığın fiziki hadiseleri izafîdir. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, hepsi birbirine bağlı ve izafîdir.
Benû Musa kardeşlerin, Kitabü'l-Hiyel'i fizik hakkın¬da mühim bilgiler verirken, ölçü ve tartı aletleri hakkında Bîrûnî'nin Kitâbü'1-Cevahir, Hâzînî'nin Mizanü'l-Hikme'si ve saat teknolojisi konusunda Fahreddin Rıd¬van bin Muhammad es-Saatî'nin eserleri oldukça seviyelidir.
Osmanlılar zamanında yaşamış olan Gelenbevî İs-mail Efendi (1730-1791)'de esasen matematikçi olmakla beraber aynı zamanda fizik âlimi idi. Hezarfen Ahmed Çelebi IV. Murat devrinin en önemli mekanikçilerindendir. Daha önce İbn-i Fimâs ve Cevherî gibi o da âdeta bugünkü planörlerin ilk tiplerini teşkil edebilecek kanatlar takarak 1636 yılında Galata Kulesi'nden Üsküdar'a başarılı bir şekilde uçmuştur.
Kimyaya Getirilen Yenilikler
İslâm öncesi yıllarda revaçta olan kimya ilminin baş langıcı, Hazreti Nuh'a dayanmaktadır. Modern kimya Cabir ibn-i Hayyan (722-815) ile başlar, İngiliz tarihçisi Gustom: "Müslümanlar tecrübi kimyayı, modern orga-nik kimyanın keşifleri için lüzumlu bulunan seviyeye yükselttiler." demektedir. Hayyan'ı, Zünnûn el-Mısrî İhvânü's-Sâfâ ve Ravdad el-Hakaik ve Riyad el-Hakaik adlı eseriyle Mesleme el-Mecritî takip eder.
Cabir, kimyayı tecrübî bir ilim olarak görmüş onun için laboratuvarlar kurmuş ve deneyler yapmıştır.
Kimyevi maddelerin sınıflandırmasını yapan Cabir, nitrik asidi keşfetmiştir. Holmyard bunu kimya bilimine yapılan faydalı bir katkı olarak değerlendirir. Modern kimyada hâlâ kullanılan asit-baz teorisinin temelini teşkil edecek olan civa-kükürt teorisini de ortaya koyan Cabir, civa sülfürün nasıl elde edileceğini detaylı bir şekilde tarif etti.
Kimyayı şuurlu bir şekilde tıbbın hizmetine ilk defa Ebubekir Razi sunarken, Batı'da ise bu ancak Paracelsus(1493-1541)'da görülmeye başlandı.
Hayvanlar üzerinde tecrübe ederek anestezi için afyon ve haşhaş farmakolojisini geliştiren Râzî'nin ilaçlarından birisi Fransa'da "Blanc Rhasis" ismini aldı.
Modern kimyanın kurucuları arasında sayılan ve kim¬yada kantitatif (sayısal) metodu ilk kullanan olarak bilinen Lavoisier'den tam 700 sene önce İslâm kimyacısı Ebu'l-Kasım el-Kâşî, bu metodu ilk defa kimyevî bileşiklerin analizinde kullanmış, kimyevî bileşiklerde ve kimyevi maddelerin elde edilişinde bileşiğe giren maddelerin kütle birim ve ağırlıklarının önemli olduğunu Ayn es-San'ah ve Avnü's-San'ah adlı eserinde ortaya koymuştur.
Matematik İlminde Öncü Müslümanlar
Rakamlar
Arap rakamlarının Avrupa'ya girişinden önce batı dünyası rakam sisteminden yoksundu. Bunun tek sebebi Greko-Romen denilen Eski Yunan-Lâtin kültüründe rakamların bulunmayışı idi.
Roma medeniyetinde sayılar rakamla değil, harfle ifa¬de edilirdi. Bugün ayları, yüzyılları ifadede, bazı bölüm ve sayfa sayılarını belirtmede kullandığımız bu harflere Ro¬ma rakamı denilmekteydi. Bu sistemle hesap yapmak, matematik ilimlerini tesis edebilmek imkânsızdı. Buna bir kolaylık getirmeyi düşünen Müslüman ilim adamları hem sıfırı hem de diğer rakamları kullanmaya başladılar. Sıfır olmasaydı sayıları temsil için kullandığımız şekilleri, birler, onlar, yüzler, binler gibi sütunlardan meydana gelen bir tablo halinde düzenlemek zorunda kalacaktık. Sıfırı ilk defa Harizmi kullanmıştır.
Cebir
Matematiği, Yunanlıların soktuğu tamamen geometrik bir kılıf içinde devralan Müslümanlar, bu kılıfı atarak matematiğe cebir ve hesap elbisesini giydirdiler. Bir Yunanın tamamen geometrik olarak işleyeceği mevzuları, Müslümanlar, cebir eşitlikleri kalıbına döktüler, sonra da bunları hesap yolu ile çözdüler.
İlk defa bir hiperbol ile bir parabolü birleştirerek dokuz kenarlı poligonu icad eden, Ebu'1-Leys adlı Müslüman matematikçidir. Genel uzay üçgeni için sinüs teoremini ilk defa ispatlayan Ebu'l-Vefa el-Bûzcânî (940-998), sinüs tablolarını oluşturmak için yeni bir teknik geliştirmiş, çeşitli trigonometrik bağıntılar kurmuştur. Sekant'ın bulucusu olarak Kopernik bilinir. Halbuki Alman matematikçi Moritz Cantor (1829-1920) ve Fransız İslâmî Bilimler uzmanı Carra de Vaux (1867-1953)'un da be¬lirttikleri gibi sekantı ilk bulan, en meşhur eserlerinden bi¬risi "Kitabı fi ma Yehtacu ileyhi's-Sani mine'I-Amâlü'l-Hendese" olan Ebu'l-Vefa'dır.
Cebire ait ondalık kesirleri keşfederek "pi" sayısının bugün kullandığımız en doğru değerini bulan Kaşani'dir.
İlim adamlarımızdan Kindi ve Farâbi, matematiği musikiye uygulayan en önemli şahsiyetlerdir. Kânun âletinin mucidi Farâbi'dir. Müslüman matematikçileri matematik bilimlerini sadece eşyanın ve fikirlerin sayı ifadeleri için kullanmadılar. Aynı zamanda derûnî ve ilâhî güzellikleri ifade etmek için matematik ve geometriyi güzel sanatla¬rın her koluna uyguladılar. Bilhassa geometrinin hat sanatına uygulanmasıyla İslâm hat sanatı zengin geometrik şekillere bürünüp fizikî ve zihnî şekilleri ifade etmekten çıkarak ruhî ve ilahî coşkulan terennüm eder hâle gelmiştir.
Felsefî Çalışmalar
Fârâbî (870-950)
Maveraünnehir bölgesinde bulunan Farab'da doğan Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan, yaşadığı asrın en meşhur İslâm filozoflarından biridir. Aristo'nun bütün kitaplarını sabır ve hırsla defalarca okuyarak bu konuya vakıf tek uzman haline gelir. Aristo'ya ait bulunan bir kitapta Fârâbî kendi hattıyla "Bu kitabı yüz defa okudum", yine Aristo'nun es-Sema Tabiî (Physica) kitabı için, "Bunu kırk sefer okudum, yine okuyacağım" ibarelerini yazar. Fârabi Feylesofil Müslimin (Müslümanların filozofu) ünvanına layık görülmüştür.
Gazâlî (1058-1111)
İran'ın önemli merkezlerinden olan Tus şehrinde doğan Gazâlî, sonsuz bir ilim aşkı ve heyecanı ile Nişabur'a giderek İmamü'l-Harameyn Cüveyni'den ders almaya başladı.
Yaşadığı her ânı mükemmel olarak değerlendiren Gazali, dinî ilimler, felsefe, tasavvuf ve tarih dallarında 228 eser bırakmıştır. Bunlar içinde en önemlileri Makasidu'l-Felâsife ve Tehafüt'l-Felâsifedır. Gazali bu eserleriyle felsefede yeni bir çığır açarak taklitçi felsefenin bü¬tün cereyanlarını kırıyor, tarihte eşine az rastlanır hak, adalet, kadirşinaslık, fedakârlık gösterip, ifrat ve tefritten uzak bir düşünce tarzı getiriyordu. Kendi ifadesi ile "On¬ların doğruyu bırakıp serabın parlaklığına aldandıklarını, ilmin özünü bırakıp kabuğu ile uğraştıklarını or¬taya koyacağım." demiş ve bunu yapmıştır. Bu fikirler gerek doğuda gerekse batıda oldukça etkili olmuş, en kı¬sa zamanda (12. asırda) Tuleytula Hristiyanları tarafından Batı dillerine çevrilen eserleri yıllarca kâlb ve kafalara geniş ufuklar açmıştır:
Çok sonraları ise, Gazâlî'yi okuduğu anlaşılan Descartes, onun metodik şüphesini almış ve kilisenin toplum ve düşünce hayatına acımasızca dayattığı, tahrif edilmiş dinin dogmalarını çürütmek için kullanmıştır.
İlimleri çeşitli perspektiflerden sınıflandıran Gazâlî, mantığı İslâm düşünce dünyasına esaslı şekilde yerleştiren ve onu maharetle kullananların başında sayılabilir. Diğer ilimleri de matematik, geometri, siyaset ve ahlâk, tabiat bilimleri şeklinde sınıflandırarak bu sahalarda nasıl çalışılacağını, bunlardan doğru hükümler elde etmenin yollarını ve bu ilimlerden elde edilen neticelerin dini nasıl güçlendireceğini anlatırken şu ifadeleri günümüz için de çok çarpıcıdır: "Tabiat ilimlerinden elde edilen bilgileri din adına tenkit etmeyi vazife sayan kişi aslında dine karşı suç işlemiş ve dine zarar vermiştir. Dinsizleri en çok sevindiren şey, fen ilimlerine din adına karşı çıkılması ve bu konuların dine aykırı olduğunun söylenmesidir, zira dini çürütmenin en kolay yolu budur."
İbn-i BACE (?-1138)
Hayatının ilk dönemleri hakkında çok az bilgi bulunan İbn-i Bace yetiştiği ve eserlerinin çoğunu yazdığı Saragossa şehrinde 11. asrın sonlarına doğru doğdu.
İlhamı ve sezgiyi bilgi kaynağı kabul etmeyen İbn-i Bacce'ye göre bilgi duygu ve kıyaslarla elde edilir, ama aklın sağlıklı tenkit süzgecinden geçmeyen hiçbir bilgi kesinlik derecesine ulaşamaz. Bilgi için üstün akla (akl-ı kemâl) ihtiyaç vardır.
İbn-i Tufeyl (?-1185)
Bir yandan tecrübenin akılla uyumu (Kant), diğer yandan aklın sezgiyle uyumu (Bergson ve M. İkbal) İbn-i Tufeyl'in bilgi teorisinin özünü teşkil eder.
Bacon, Hume ve Kant'm öncüsü olan İbn-i Tufeyl, modem bilimin tümevarım metodunu hazırlamış, teorik aklın, âlemin ezelî veya zamanında yaratılmış olduğu bil-mecesini çözemeyeceğini kavramış, tümevarım mantığının sebep-netice arasında mecburî bir bağ kuramayacağı¬nı anlamış ve nihayet Gazâlî ile birlikte sebeplilik bağının Allah'ın bir terkip fiili olduğunu ileri sürerek şüphecilik bulutlarını dağıtmıştır.
"Bir"den ancak birin sâdır olduğu prensibini kabul ederek birlikten çokluğun tezahür edişini, ilâhî nurdan art arda sâdır olan varlık mertebeleri şeklinde monoton bir Yeni Eflatuncu tavırla açıklar.
İbn-i Rüşd (1126-1198)
İbn-i Rüşd Kurtuba'da ilim ve edebiyata düşkün soylu bir ailede dünyaya gözlerini açtı. İbn-i Rüşd de, İbn-i Tufeyl gibi Muvahhidler devletinde tahsil ve araştırma imkânı buldu. Hatta O'nu devlet başkanı Emir Ebu Yakup ile görüştüren İbn-i Tufeyl olmuştur. Kabiliyetini gören Emir, onu himayesine aldı ve ilk olarak Aristo'yu şerh etmekle vazifelendirdi. Bu vazifeyi mükemmel bir şekilde yapan İbn-i Rüşd, aynı zamanda fakih ve tabipti. 1169'da İşbiliye kadılığına, 1128'de emirin özel hekimliğine getirilmiştir. Daha sonra doğduğu yerde dedesi ve babasının yürütmüş olduğu kadılık görevini ifa etti.
İbn-i Rüşd, hayatını Aristo'yu araştırmaya vakfederek eserlerinden ve eserlerinin şerhlerinden ele geçirebildiklerini mukayeseli olarak derin bir şekilde etüd etti. Bugün tamamen veya kısmen kaybolmuş olan Yunanca kitaplar, İbn-i Rüşd'ün şerhleri sayesinde bilinmektedir. Şerhlerinde tahlil ve tenkide dayanan sistematik bir metodla çalışan İbn-i Rüşd, Aristo felsefesini şerh ederken bazen kısa özetler yapar, bazen de çok geniş açıklamalarda bulunur. Dante, İlahi Komedya'sında İbn-i Rüşd'e "Şarih" unvanını vermiş sonraki filozoflar da bunu gelenek haline getirmişlerdir.
Fârâbî ve İbn-i Sînâ'yı tenkit konusunda oldukça şiddetli davranan İbn-i Rüşd, Aristo'yu göklere çıkarır.
Gazâlî'nin filozofların tutarsızlıklarını gösterdiği Tehâfütü'l-Felâsife isimli meşhur eserine karşı Tehâfütü't-Tehâfüt el-Felâsife adlı kitabında, görüşlerini temel olarak hakikatin bir olduğu, felsefe ve dinin aynı hakikatin memesinden süt emen iki kardeş olduğuna dayandırır.
Muhyiddin İbn-i Arabî (1165-1240)
İspanya'nın güneydoğusunda Mürsia şehrinde doğan İbn-i Arabî, Endülüs'ün en meşhur filozof ve mutasavvıflarındandır. Mısır, Hicaz, Bağdat, Musul gibi birçok ilim merkezini dolaşarak bu merkezlerdeki meşhur dâhilerden dersler alan ve Anadolu'ya gelerek bir müddet burada kalan İbn-i Arabî, daha sonra Şam'a giderek ömrünü orada tamamladı.
Muhyiddin İbn-i Arabî, hemen hemen bütün bilgi alanlarından istifade eden, onları yeniden mânâlandırarak kullanan bir terkipçidir. Düşünce kaynaklarının başında ilk İslâm mutasavvıfları Hallac-ı Mansur, Tirmizî, Bayezid-i Bestâmi ve Gazâlî gelir. Muhyiddin İbn-i Arabi'nin tasavvuf sisteminin temelini, vahdet-i vücud anlayışı oluşturur.
Müslümanların Bilime Katkıları Mumsema Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesine ulaşmasında en büyük paylardan biri bilime aittir. Bilimin tarihi gelişimi incelendiğinde, tarih boyunca keşifler yapmış, bilimsel gelişmenin öncüsü olmuş bilim adamlarının büyük çoğunluğunun güçlü bir Allah inancına sahip olan Müslüman bilim adamları olduğu dikkat çekmektedir. İslam ahlakının yaşandığı bir ortamda yetişmiş, tüm yaşamlarını ve bilime dair çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslüman bilim adamları, dünyanın bugün sahip olduğu yüksek medeniyete çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Bilim, Allahın sanatını ve yaratışındaki ihtişamı görebilmenin en hikmetli araçlarından biridir. Yüce Allah Kuranda insanlara; göklerin, yerin, dağların, tohumların, hayvanların, gece ile gündüzün meydana gelişinin, insanın kendi doğumunun ve varlığının, yaratılmış daha birçok varlığın üzerinde düşünmelerini bildirmiştir. Bunların detaylarını genellikle bilim yoluyla inceleyebilen insan ise tüm varlıklarda Allahın sonsuz sanatını görecek, böylece kendisini ve tüm evreni yoktan yaratan Rabbimiz'i daha iyi tanıyabilecektir.

Tarihte Müslümanlar arasında bilime öncülük eden birçok bilim adamı varolmuştur. İslam ahlakının yayılmasıyla da, sayıları artan Müslüman bilim adamları modern bilimin oluşumuna temel oluşturacak keşifler yapmışlardır. Nitekim İslam Tarihine bakıldığında, Kuran ahlakıyla birlikte Ortadoğu coğrafyasına bilimin de girdiği görülmektedir.
Müslüman bilim adamları öncelikle, Batıda Roma ve Doğuda başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imani ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki bu çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla pek çok alanda bilimin gelişmesine katkıda bulunan Müslümanlar, böylelikle kendilerinden sonra gelen bilim adamlarına yol göstermişlerdir.
Kuranın ışığında bilime yönelerek günümüze kadar yansımış başarılar elde eden Müslüman bilim adamlarından bazıları şöyledir:

Harizmi (780 850)
9. yüzyılda Hârizmide dünyaya geldiği için Hârizmi adıyla anılan ünlü bilim adamı, matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında araştırma yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematiğin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Hârizminin cebirle ilgili yapıtı, 12. yüzyılda Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiştir. Bu eserlerin en dikkat çeken yönü, açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren birtakım tablolar içermesidir. Bunların dışında, yön bulmada kullanılan usturlabın (yıldızların dünyaya göre yüksekliklerini ölçme aleti) yapımının ve kullanımının anlatıldığı iki eseri daha bulunmaktadır. Hârizmi, Batlamyusun Coğrafya adlı yapıtını, Kitâbu Suretil-Ard (Yerin Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya Arapçaya çevirerek, matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerin İslam dünyasına girmesinde önemli bir rol üstlenmiştir.
Hârizmi, aynı zamanda Kitabu-Suret-il-Arz adlı enlem ve boylam kitabında, Nil Nehrinin kaynağını açıkladı. Malvanın merkezi olan ve Hindistan’ın Gwalyar eyaletinin Ujjain şehrinden geçen boylam dairesini başlangıç meridyeni olarak kabul etmiş ve Batlamyusun astronomik cetvellerini tashih etmiştir.
Hârizminin hazırladığı astronomi tabloları asırlarca ilim dünyasında kaynak olarak kullanılmıştır. Astronomi için gerekli trigonometri bilgisi ve trigonometri cetvelleri de bulunmaktadır.

Fergani
Dokuzuncu yüzyılda yaşamış, ekliptik eğimi ve Güneşin de kendine göre hareketli olduğunu keşfeden büyük astronomi ve matematik alimidir. Türkistan’ın Fergana bölgesinden olan Fergani, astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarında deneye dayanan araştırmalar yaptı. Ancak astronomiye daha çok ağırlık verdi. Gök cisimlerinin hareketlerini inceledi ve Batlamyusun astronomi biliminde kabul gören iddiaları hakkında yankı uyandıran yorumlar yazdı.

Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirleri arasındaki mesafeleri araştırdı. Araştırmaları sonucu yaptığı saptamalar, Batı astronomisinde Kopernike kadar değişmez ölçüler olarak kabul edilerek yüzlerce yıl kullanıldı.
Ferganinin araştırmaları sonucu ilk kez Güneşin de bir yörüngesi bulunduğu ve kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğü ortaya konmuştur. Ayrıca 41 yıl boyunca devam eden astronomi araştırmaları sonucunda enlemler arasındaki mesafeyi de saptamıştır.
Ferganinin en dikkat çeken çalışmalarından biri ise, Güneş tutulmasını önceden belirlemek için keşfettiği yöntemdir. 842 yılında bu yöntemle Güneş tutulmasını önceden saptamıştır.

Astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarındaki çalışmaları bu ilim dallarının gelişmesine ve temellerinin güçlenmesine vesile olmuştur. O devirdeki tüm Türkistanlı alimler ve Avrupalı bilginler üzerinde Ferganinin etkisi görülmektedir. Latinceye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu.
Ferganinin astronomi ile ilgili eserlerinden yalnızca altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu ilm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyyedir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxford, Paris, Kahire ve Amerika’da Princeton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Farabi (870- 950)
Matematik, botanik, tıp, musiki, felsefe ve mantık alanında eserler yazmış büyük İslam alimidir. Farabi, ilimlerin sınıflandırılması ve mantık alanında kendine özgü yöntemler kullandı. İlimleri sırasıyla; dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik, medeni ilimler şeklinde beş ana başlık altında sınıflandırdı. Farabinin yaptığı bu sınıflandırma, Aristo ile Kindinin yaptığı sınıflandırmalardan önemli farklılıklar göstermektedir.
Fizik alanında da önemli çalışmalar yapan Farabi, sesin fiziki açıklamasını yapan ilk alimdir. Yaptığı deneyler sonucunda titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını tespit etti.

Tıp alanında yaptığı çalışmalarda sağlıklı bir bedene sahip olmak için neler yapılması gerektiğini araştırarak bu doğrultuda tıp ilmi için yedi esası saptadı. Özellikle insan bedenindeki tüm organların tanınması, hastalıkların çeşitlerinin bilinmesi, ilaçlarla ilgili detaylı bilgilere sahip olunması konularına öncelik verdi.
Yazdığı eserler ders kitabı olarak uzun süre okutulan Farabi, yalnızca İslam alimlerini değil, kendisinden sonra gelen birçok Batılı bilim adamını da etkiledi.

İbni Sina (980-1037)
Dünyadaki bütün ilim çevreleri tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en değerli alimlerinden biri olarak kabul edilen İbni Sina'nın, henüz 18 yaşındayken çağının bütün ilimlerini öğrendiği bilinmektedir.

Ünlü eseri el-Kânûn fit-Tıb (Tıp Kanunu), beş ciltlik ve yaklaşık bir milyon kelimelik büyük bir tıp ansiklopedisidir. Bu eser gerek içeriği gerekse hazırlanış tarzı bakımından, asırlarca dünya tıp literatürüne yol göstermiştir. On üçüncü yüzyıldan itibaren Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulurken, çağın Fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinin de temel kitabı olmuştur. Kendisinden sonra, yeni tıbbın doğuşuna kadar Türkçe, Arapça, Farsça ve çeşitli Batı dillerinde yazılmış eserlere kaynaklık etmiştir. El-Kanunda söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

İbni Sina tıp dünyasında ilk defa tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak ayırmıştır. Ayrıca cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülmesi için anatominin önemini vurgulamış ve hayati tehlikenin çok yüksek olmasından dolayı tercih edilmeyen cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vererek ameliyatlarda kullanılmak üzere aletler tavsiye etmiştir.
İbni Sina, felsefe alanında da gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkilemiştir. Yapıtları 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve bunun ardından da tüm dünyaya yayılmıştır.

Biruni (973- 1051)
Onuncu ve on birinci yüzyıllarda İslam dünyasında yetişmiş olan büyük fen ve din alimi Biruninin, eserlerindeki yüksek fen bilgileri kendisinden sekiz asır sonra yaşamış olan fen alimlerini dahi şaşırtmıştır. Astronomi alanındaki çalışmalarına 995 yılında Güneşin ve gezegenlerin eğimini saptayarak başlamıştır.
Yaşadığı asra Biruni asrı denmesine neden olan ve yaşadığı dönemden asırlar sonra dahi eserlerinden yararlanılan Biruni yalnızca İslam aleminde değil, tüm dünyada etki uyandırmıştır. Aslen Türk olan Biruni, Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri neticesinde bu medeniyetin çok geniş sahalara yayılmış olmasından dolayı insanlığın, özellikle ilmi alanda büyük kazançlar elde ettiğini belirtmiştir.

Günümüzde özellikle Batı bilim dünyasında yer çekimi kanununun İngiliz bilim adamı Newton tarafından keşfedildiği kabul edilse de bu konuda ilk defa fikir ortaya atıp incelemelerde bulunan Birunidir. Ayrıca çağımızda henüz sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirmiştir. İçinde bulunduğu çağda Ümit Burnunun varlığından ilk bahseden alim olan Biruni, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan da detaylı bilgiler vermiş, ayrıca Kristof Kolombdan beş asır önce Amerika kıtasından ve Japonya’dan söz etmiştir.
Kitab-üt- Tefhim fi Evaili Sanaat-it-Tencim, Kitab-ül-Cevahir fi Marifet-il-Cevahir adlı eserinde kıymetli taşlar ve madenlerden bahsetmektedir. Biruni, izafi (rölati, nisbi) yoğunlukları, mahruti alet dediği ve en eski piknometre (yoğunluk ölçme aleti) denilebilecek bir alet vasıtasıyla belirlemiştir.

Biruni, cebir, geometri ve coğrafya konularında o konuyla ilgili bir ayet zikretmiş, ayette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, ilim öğrenmekteki amacının Allah’ı tanımak ve hakikati bulmak olduğunu dile getirmiştir. Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır.

Zehravi (936 - 1013)
Endülüsün Zehrâ şehrinde doğan Zehravi, İslam dünyasında ve Batı dünyasında cerrahiyi konu edinen son bölümüyle tanınan el-Tasrif adıyla bir eser hazırlamıştır. Dönemin cerrahi ile ilgili bilgilerini özetlemiş, tecrübe edinmek için canlı hayvanlar üzerinde ameliyatlar yapılması gibi yeni görüş ve yöntemleri tıp dünyasına kazandırmıştır. Bu nedenle el-Tasrifin cerrahi ile ilgili son bölümü, Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiş ve 1497de Venedik’te, 1541de Baselde ve 1778de ise Oxford’da basılarak çoğaltılmıştır.

Hazini
On ikinci yüzyılda Türkistan’da yetişen Hazini, yerçekimi ve terazilerle ilgili yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Hazini, Newton’dan 500 yıl önce, her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç olduğunu söylemiştir. Roger Bacondan yüz yıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır. Ayrıca birçok İslam şehrinde kıblenin nasıl bulunabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır.
Hazini, ışığın kırılma prensiplerini de incelemiş ve gökyüzüne temas eden güneş ışınlarının dünyaya doğrudan doğruya dik olarak değil, kırılarak ulaştığını saptamıştır.
Hazini, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya biliminin gelişmesine de vesile olmuştur. İcat ettiği Mizanül-Hikmet (Hikmet Terazisi) adlı hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerle oldukça yakın değerlere sahiptir. Ayrıca astronomi alanında da eserleri vardır.

Kadızade-i Rumi (1337-1421)
Matematik, astronomi ve fıkıh alimi olan Kadızade-i Rumi, Semerkandda Timur Hanın oğlu Şahruhtan büyük saygı görerek, Şahruhun büyük oğlu Uluğ Beyin hocalığını yapmıştır. Uluğ Bey de hocası Kadızadeye büyük önem verip, onun için bir medrese ve rasathane yaptırdı. Kadızade-i Rumi, bu rasathanede yaptığı gözlemler neticesinde eski Yunan bilginlerinin elde ettiği birçok bilginin hatalı olduğunu saptadı. Astronomik cetvel ve tabloların tekrar düzenlenmesiyle yakından ilgilendi. Kadızade-i Ruminin en dikkat çekici çalışmalarından biri sinüs 1i hesaplamasıdır.

Ali Kuşçu
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle büyük bir üne sahip Ali Kuşçu, astronominin önde gelen bilginlerinden olarak kabul edilir. Özellikle bu iki alanda çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunmuştur.
Fatih Külliyesinde bir güneş saati yapan Ali Kuşçu, İstanbul un enlem ve boylam derecesini belirlemiştir. Ayın ilk haritasını çıkaran Ali Kuşçunun adı bugün Ayın bir bölgesine verilmiştir.
Ali Kuşçunun astronomi ile ilgili en büyük eserlerinden biri Risale-i fil Heye (Astronomi Risalesi)dir. Matematik alanındaki büyük eseri Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)dir. Risaletül-Fethiye adlı eseri ise 19. yüzyılda, İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yerkürenin eksenindeki eğikliği 23o3017 olarak belirlemiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine (23o27) oldukça yakın bir değerdir.

Akşemseddin (1389-1459)
Ünlü Türk bilgini ve hekimi olan Akşemseddin, genç yaşta çeşitli ilimler konusunda başarılar elde etmiş ve iyi bir tıp tahsili yapmıştır. Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer diyerek önemli bir konuyu vurgulamıştır.
Sultan II. Murat ve II. Mehmet’e yakınlığıyla tanınan Akşemseddin'in, yaptığı ilaçlarla saray ve çevresinde birçok hastayı iyileştirdiği bilinmektedir. Akşemseddin'in son derece büyük önemi olan iki büyük tıbbi eseri halen tıp literatüründe önemlerini korumaktadır.

Uluğ Bey (1393-1449)
Özellikle astronomi ve matematik ilimlerinde çalışmalar yapan Uluğ Bey, genç yaşına rağmen yaşadığı dönemde ilmi çalışmalara öncelik vermiş ve 1417 yılında astronomi alanında çalışmaları genişletmek için medrese yaptırmıştır. El Kaşi ve Kadızade-i Rumi gibi döneminin en ünlü bilim adamlarını bu medresede toplayan Uluğ Bey, sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosinüs tabloları ve küresel trigonometri formülleri konusunda çalışmalar yapmıştır.

Medresenin ardından 1428 yılında Semerkantta yaptırılan gözlemevinde özellikle Batlamyusun yaptığı çalışmadan beri ilk kapsamlı yıldız cetveli olan Uluğ Beyin Yıldızlar Cetveli önem taşımaktadır. Bu yıldız kataloğu 17. yüzyıla kadar astronomi çalışmalarına kaynaklık etmiştir. Ayrıca bu gözlemevindeki gözlemler, o zamana kadar kesin doğru olarak kabul edilen Batlamyusun hesaplamalarındaki birtakım yanlışları da ortaya çıkarmıştır.

Gözlemevindeki gözlemler sonucu elde edilen veriler, Uluğ Beyin oldukça doğru bir saptamayla bir yılın uzunluğunu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Uluğ Beyin ilim dünyasına diğer katkıları ise Güneşe, Aya ve gezegenlere ilişkin elde ettiği verilerdir.

Sonuç
Yazı boyunca bilimsel alanda yaptıkları birbirinden değerli çalışmaları ele aldığımız Müslüman bilim adamlarının ortak noktası, Yüce Allahın sonsuz ilminin delillerini inceleyip Onun kudretini daha da iyi kavrayabilmeye verdikleri önemdir. Bu bilim adamları yalnızca bilimsel çalışma yapmakla kalmamış, evrendeki detayları gördükçe Allah korkularını artırmak ve insanlara Allahın mutlak varlığını tanıtmak için çalışmalarını büyük bir şevkle devam ettirmişlerdir. İlmin öncüleri, Yüce Rabbimizin yarattığı muhteşem mekanizmaları gözler önüne sererken, aynı zamanda tabiatı ilahlaştıran (Allah’ı tenzih ederiz) batıl dinleri de yok etme amacını gütmüşlerdir. Kuran ayetlerinde yer alan bilgileri incelemiş, bunların sırlarını keşfetmek amacıyla bilimi doğru bir şekilde kullanmışlardır. Kuranın bilime yol göstermesini örnek alıp, bu araştırmalardan ortaya çıkan bilimsel bulguları tüm insanların hizmetine sunmuşlardır. Müslüman bilim adamlarının bu öncülüğü, günümüzde tüm Müslümanlar tarafından da örnek alınmalıdır. Böylelikle, Rabbimiz'in yaratış delillerini tüm insanlar yaygın şekilde bilecek ve Allahın izniyle din ahlakının yaygınlaşmasında olumlu gelişmelerin yaşanmasına vesile olacaktır.

MÜSLÜMANLARIN MEDENİYETE VE SANATA KATKISI
Medeniyet ve kültürün ilerlemesi suya atılan bir taşın oluşturduğu bir dalganın giderek daha büyük bir dalga haline gelmesine benzetilerek daha iyi anlaşılabilir. Dünyada ortaya çıkan bütün medeniyetler, kendilerinden önce gelenlerin yaptıklarını miras almış ve bunlara medeniyetlerinin ilerlemesi doğrultusunda kendi katkılarını da eklemişlerdir.

Mısır, Babil, Asur, Çin, Hind, Yunan, Roma, Meksika ve Peru medeniyetleri eski çağın bilinen medeniyetleridir. Mısırda parlak bir medeniyet hüküm sürmüştür. Onların medeniyete katkısı büyük âbidevî yapıları ve diğer eski eserleridir. Mısır medeniyeti daha sonra diğer bazı medeniyetleri etkisi altına alacak olan Eski Yunanlılara oldukça tesir etmişdir. Yunanlılar ayrıca Fenikelilerden denizcilik teknikleri ve alfabeyi alarak yeni bir medeniyet meydana getirmişlerdir.
Müslüman bilim adamları da, dünyanın bugün sahip olduğu yüksek medeniyete çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Bunun en önemli kaynağı ise Kur’an’ı Kerimdir.

Kur'ân ilk olarak kelime-i tevhidin ma'nâsını ve önemini açıklar ve onun sınırsız sahasını belirler. O, insanları sürekli olarak, akıl ve idraklerini kullanıp, insanlığa hizmet yolunda eşya ve hadiselerin sırrını keşfetmesi için, teşvik eder. Aynı zamanda Kur'ân, insanı, ilahî kudretin eseri olan muazzam tabiat olaylarını araştırmak için idrak ve tefekküre çağırır. O, insan duygularının ve aklın fakültelerinin Önce insanın kendisine, sonra etrafındaki varlıklara çevrilmesini ısrarla tavsiye eder .

Nitekim İslam Tarihine bakıldığında, Kuran ahlakıyla birlikte Ortadoğu coğrafyasına bilimin de girdiği görülmektedir. İslam öncesindeki Araplar, türlü batıl inanışa ve hurafeye inanan, evren ve doğa hakkında hiçbir gözlem yapmayan bir toplumdur. Ancak İlim Çin’de de olsa gidip alınız hadisi şerifi uyarınca bilimin evrensel olduğu ilkesini benimseyen Müslüman bilginler Batı’da Roma ve Doğu’da Çin olmak üzere diğer devletlerdeki teknoloji eserlerini tercüme ederek bilgileri yorumlamışlar ve geliştirerek deney ve gözleme dayalı bilimlere özgün katkılarda bulunmuşlardır.

Teknik Bilimler, Tıp, astronomi cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilginler kendilerinden sonra gelen bilim adamlarına yol göstermişlerdir. Bunların hepsini saymak yazımızın kapasitesini aşacağından birkaç örnek vermekle yetineceğiz. İlme hizmet eden bilginlerden;

Akşemseddin: Pasteurden 400 sene önce mikroptan söz eden bilgindir.
Cezeri: Sibernetiğin kurucusudur. Otomatik sistemin öncülerindendir.
Harizmi: İlk cebir kitabını yazan ve “sıfır (0)” rakamını kullanan, Batıya cebiri öğreten matematik bilginidir.
İbni Heysem: Optik ilminin kurucusu olan büyük bir fizik âlimidir.
Ömer Hayyam: Binom açılımını bulmuştur, şair matematikçi ve astronomdur.
İbn Sina: Batıda Avicenna olarak tanınan Tıp dahisinin el-Kanun Fi’t-Tıp adlı eseri yüzyıllarca batıda tıp tahsilinde okutulmuştur.
Sabit bin Kurra, astronomi alanındaki ilk büyük yeniliği gerçekleştirmiş Diferansiyel hesabı, Newton’dan önce belirlemiş, Geometriyi aritmetiğe ilk uygulayan kişi olmuştur.
Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, Dünya'nın eksenindeki ekliptik eğimi 23° 27' ilk defa en doğru şekilde hesaplamıştır.
İbnu'n-Nefis, 1200'lü yıllarda, Avrupalılardan 300 sene önceden küçük kan dolaşımını keşfetmiştir..

Tıp, astronomi,botanik, cebir gibi birçok bilim dalı yanında İslamiyetin sanat dallarına da etkisi çok olmuştur. Müslümanlar İslam inancını sanat eserlerinde somutlaştırmış, sanatla İslam’ı kaynaştırmışlardır. İslam sanatları arasında Mimari, tezyinat, minyatür, tezhip,Hüsnü hat, gibi alanları sayabiliriz. Müslümanlar bu sanat dallarında ünlü sanatçılar ve ölmez sanat eserleri bırakmışlardır.
Mimari alanında cami, medrese, çeşme, saray, köprü gibi her türlü yapıda ihtiyaç ile sanat zevki ve güzellik duygusu ön planda tutulmuş, bu eserlerde tezyinat sanatına da önem verilerek çok güzel eserler ortaya koymuşlardır. Konya ince minareli medrese, Erzurum’daki Yakutiye ve çifte minareli medreseler, Selimiye ve Süleymaniye camileri vb daha nice eserler İslamın ve Müslümanların mimariye katkılarındandır.

Minyatür, müslümanlara has bir sanattır.. Eski el yazması kitaplara boya ve yaldızla gayet dikkatli ve ince olarak eski usulde yapılan küçük ebattaki resimlere ve ayrıntıları renkli olarak gösterilen küçük boy portrelere minyatür denir. Minyatür, hikaye, şiir ve tarihin canlı bir türemesidir. Minyatür denilince resim sanatında olduğu gibi aklımıza portre, manzara vs. kavramlar gelmektedir. Minyatürün en önemli özelliği perspektifin olmamasıdır. Minyatür ustası, ön planda tutmak istediği figürü daha büyük bir şekilde ve daha detaylı olarak boyayabilir. İslamiyette resim ve heykelin yasaklanması ile perspektifi ve orantısızlığı esas alan bu sanat dalı Müslümanlar arasında yayılmıştır.
Hüsnü hat, bir çizgi sanatıdır. Müslümanların kutsal kitapları olan Kur’an’ı Kerimi en güzel şekilde yazma isteklerinden ortaya çıkmıştır. Hüsn-i hattın, kufi, sülüs, nesih gibi çeşitleri vardır Mushaflarda, yazma eserlerde, mimaride, kitabelerde, mezar taşlarında, tahta ve metal işlerinde, kumaş, çini ve dekorasyonlarda en deruni hislerle yazılmış ve işlenmiş olan Hüsn-i hat Tenasüp, zerafet, ihtişam, yücelik gibi özellikleriyle güzel sanatlar arasında yerini almıştır Hat sanatı, Tevhid’ten yani Allah inancından ilham alarak şekillenir. Nitekim, İslamiyet’e göre “Allah, zaman ve mekanla sınırlı değildir. O zamanın zamanı, mekanın mekanıdır. Ve O, doğmamıştır doğurmamıştır.” İşte bu inanç ve anlayış İslam sanatının temelini oluşturmuştur. Bu nedenle doğu kültüründe tezhip, hat ve minyatür gibi sanatlarla farklı bir boyut oluşturularak; duygular, sonsuzluk ifade eden grift çizgiler ve şekillerle anlatılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla bu tarz, sanatı da sonsuz bir aleme açılan bir pencere mesabesine taşımıştır.
Tezhip Tezhip, uzun ve köklü bir geçmişe sahip kitap sanatlarımızdandır. Hüsn–i hat ve cilt sanatlarını tamamlayan, onlara ahenk kazandıran, bu sanatlarla birlikte kitaba nakış ve renk armonisi katan muhteşem bir güzelliktir. Tezhibe kısaca estetiğin ve güzelliğin sanatı demek doğru olacaktır.

Yüce kitabını hüsn-i hat ile yazan Müslümanlar, onun en güzel süslemelere sahip olması gerektiğini düşünmüşler, boya, altın tozu vb malzemelerle, çiçek ve nakışlarla onu süslemişlerdir.Tezhib sanatı Mushafların süslenmesi yanında mimaride de bir tezyinat unsuru olarak kullanılmıştır. Tezhib İslamiyetin sanat dünyasına bir armağanıdır.

KAYNAKLAR
İLMİ MERCEK Dergisi 11. sayı (Mayıs 2005)
Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din - İrfan YILMAZ
İnternet

Reklam