TEBLİĞ, CİHAD VE TERÖR

TEBLİĞ, CİHAD VE TERÖR

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Âl-i İmrân, 3/104) “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkeri yasaklar ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110)
Bu gibi ayet-i kerimeler, tebliğ veya irşad denen genel anlamıyla İslam'ı anlatma faaliyetinin farz olduğunu gösteriyor. Ancak islam alimleri, bu emirleri genellikle farz-ı kifaye olarak kabul etmişlerdir. Yani bir grubun, bir kurumun bu işi yapması yeterli görülmüştür. Yapan kimsenin olmaması durumunda farz-ı ayn olur. Yani herkes yapmakla mükellef olur.

İslam'ın yayılışı da bu şekilde olmuş ve sahabe-i kiram ömrünü bu kutsi dava yolunda harcamıştır. Bu fedakarlıklar ve gayretler neticesinde İslam nuru, Allah'ın lütfu ile milyonlarca insana ulaşmıştır. Fakat bu iş, müminlerin sayısı yüz binlere, milyonlara ulaştı diye terk edilemez. Allah nazarında her bir insanın özel yeri ve değeri vardır. Tebliğ işinde tek bir insan dahi istisna tutulamaz. İmkanlar ölçüsünde herkese İslam hakikati duyurulmalıdır. Kabul veya red ayrı bir meseledir.

İslam'ın yanlış anlatılan bir kavramı olan cihad kavramının esasında bu tebliğ emri vardır. Yani cihad, aslında toprak kazanmak, ganimet elde etmek, kafir öldürmek için yapılan bir savaş değildir. Tebliğ önündeki engelleri kaldırmak için yapılan bir faaliyettir.

Eskiden, tebliğin önündeki engeller, devlet yapılanmaları olduğu için bir devletin sınırları içindeki insanları bu kutsal davetten haberdar etmek için bu devletlerle savaşılmıştır. Günümüzde ise, iletişim, yayın imkanları sınırları ortadan kaldırdığı için bu türden bir cihadın hükmü kalmamıştır, denebilir. Fakat modern zamanlarda İslami hakikatleri anlatmanın önünde farklı ve belki de eski devirlerdekinden aşılması daha zor engeller ortaya çıkmıştır. Şimdi müminlere daha farklı bir savaş düşmektedir.
Çünkü bilim ve tekniğin çok ilerlediği günümüzde müslümanlar çeşitli iç ve dış sebeplerden dolayı bu gelişmeleri takip edemeyerek malesef gelişmiş ülkeler nazarında zavallı, aciz insanlar olarak kalmış ve dahası bu ülkeler İslamın, kendilerinin yeryüzü hakimiyetlerine ters düşen prensipleri olmasından dolayı İslamı bir düşman olarak karşılarına alıp yayılmasını önleme ve dejenere etmek için bütün teknolojik modern imkanları kullanmaktadırlar.
Bu amaç doğrultusunda, özellikle son bir asırda İslam, dünyadaki insanların gözünde çok yanlış bir imajla tanıtılmış ve insanlarda İslama karşı bir önyargı oluşturulmuştur. Hatta o kadar ki bu kara propaganda müslüman toplumlarda bile uygulanmış ve belli ölçülerde insanlar dinden uzaklaştırılmışlardır.
Bu amaç doğrultusunda, içeriğine bakılmadan, hikmetleri bilinmeden recm, el kesme cezaları, kölelik, çok eşle evlilik ve örtünme konuları kasıtlı olarak yanlış anlatılmış, cihad kavramı, müslüman olmayan herkesin öldürülmesi emri diye gösterilmiş, islam diktatörlüğü öneriyormuş gibi yansıtılmış, müslümanlar terörist, barbar, bilim düşmanı, merhametsiz, insan düşmanı yobaz cahiller ve vampirler güruhu vahşiler olarak tanıtılmış ve medya vasıtasıyla müslüman deyince insanların zihninde kara çarşaflı kadınlar, çember sakallı, çatık kara kaşlı erkekler imajının canlanması sağlanmıştır.
Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan zordur, sözü meşhurdur. İşte günümüzde tebliğ ve irşadın önünde engel olarak bu şekildeki önyargılar bulunmakta olup, müslüman toplumlarda bile insanlara dini anlatmak çok zor bir hale gelmiştir.
İşte eskilerin kılıçla yaptıkları savaş günümüzde bu engellerin kaldırılması şeklindeki bir niteliğe bürünmek zorundadır. Evet, önyargıları kırmak, bu kara tabloyu değiştirmek hiç de kolay değildir. Çünkü karşı tarafın imkanları daha fazla olup bilinçli bir hareketle islamın karalanması işi yürütülmektedir.
Günümüzde bu işin nasıl yapılacağı detaylı şekilde planlanabilir. Fakat genel çerçevesinin şu şekilde olacağı öngörülebilir. Her şeyden önce İslamın doğru anlaşılması gerekir. Evet, müslümanlar cehaletten, kulaktan dolma bilgilerden uzaklaşmalıdır. Bundan sonra, islamın yaşanarak, canlı olarak gösterilmesi gerekir. Yoksa kağıt üzerinde her şey çok güzel de söylenenlere kimse uymuyor, eleştirisine meydan verilmemelidir. Fert planından müslüman ülkeler, toplumlar planına kadar islamın evrensel mesajının yaşandığı ve günümüze de hitap ettiğinin somut örneklerinin olması gerekir.

Bilim ve teknoloji üreten, kullanan ekonomik olarak gelişmiş bir islam toplumunun var olması, islam ahlakının, İslamın sevgi, hoşgörü, merhamet yüzünün görüldüğü, yaşandığı bir ülkenin varlığı yukarıdaki kötü imajı silmede çok faydalı olurdu. Malesef, şu anda Türkiye de dahil bu seviyede bir islam ülkesi yoktur. Bu eksiklik karşı tarafça kullanılmaktadır. Her ne kadar İslamın bilime karşı olmadığı, hatta gelişmeyi, ilmi teşvik ettiği, emrettiği anlatılsa, Kuran'dan mucize türünden bilimsel ayetler gösterilse de karşı tarafın sadece, o halde müslümanlar neden geri kalmış toplumlardır, iddiası veya İslamın sevgi, merhamet, hoşgörü yönü işlense de eli silahlı terörist görüntüleri kolayca birçok kişiye, anlatılan onca şeyi bir anda unutturabilmektedir.
Demek ki artık tebliğ işinde teorik bilgiler geniş halk kitleleri nezdinde fazla itibar görmemektedir. İnsanlar, lafa değil yaşayışa bakıyorlar. Bu yüzden günümüzde tebliğ işinin İslami güzelliklerin yaşanarak anlatılması şeklinde yapılması zaruri hale gelmiştir. Düşünün ki en mükemmel bir film sadece senaryosu, en güzel bir yiyeceğin tadı, lezzeti veya bir elmasın, mücevherin güzelliği okunarak mı yoksa en mükemmel şekilde canlandırılmış film seyredilerek, yiyecek tadılarak, mücevher görülerek mi daha iyi anlaşılır? Elbette açıklamaların, bilginin okumanın faydası vardır. Ancak esas olan İslamın mükemmelliğinin yaşanması ve yaşanarak gösterilmesidir.

Asr-ı saadette yapılan işin bir benzerinin günümüzde de yapılması gerekmektedir. Yani, islamı özümsemiş insanların yaşayışlarıyla islamı temsil ederek müslüman olmayanlara islamı tanıtma faaliyeti hatta bizzat o insanlarla aynı çevrede yaşayarak yapılmalıdır. Müslüman olmayanlardan öcü gibi korkulmamalıdır. Çünkü biz onları muhatap almazsak onlar da bizi muhatap olarak görmeyip dinlemezler. Düşmanlık, kin, nefret, öfke önyargıların kırılmasını, konuşmayı, iletişimi dolayısıyla da tebliği engeller.

Bu faaliyeti sadece müslüman olmayanlara yönelik olarak da düşünmemelidir. Çünkü İslamın içindeki farklı yönelimleri de doğru çizgiye çekip müslümanlar arasındaki husumeti ortadan kaldırıp birliği ve dayanışmayı sağlamak ancak birbirlerini muhatap alıp konuşmaya ve kardeşlik ortamının varlığına bağlıdır. Belki bu yüzdendir ki ehl-i sünnet çizgisinin dışında olan şiilik ve alevilik, caferilik gibi onun farklı yorumları ile fazla temas kurulmamış, iletişim olmadığı için de bu gruplar ehl-i sünneti neredeyse düşman gibi algılamaktadırlar.
Halbuki kardeşlik duygusu ve iletişim ortamı olsaydı belki mesela kendilerine Alevi diyen insanlar, ehl-i sünnet anlayışında Hz. Ali'nin en az kendileri kadar sevildiğini, evliyanın önderi kabul edildiğini görecek, Hacı Bektaş-ı Veli gibi mübareklerin şimdiki Alevilik düşüncesi yerine ehl-i sünnet itikadında olduğunu görüp kendi itikad ve dindarlık anlayışlarını sorgulayacaklar, aynı şekilde şiiler de ehl-i sünnetin, ehl-i beyti baş tacı yaptığını idrak edecek, ehl-i sünnetin değil belki kendilerinin aşırı (Hz.Ali, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ve onların günümüze kadar devamı olduğuna inanılan imamlara peygamberlik veya uluhiyet atfedilmesi, üç büyük halifeye ve sahabelere hakaret ve düşmanlık, Hz. Aişe'ye yapılan zina iftirası, Kur'an'ın eksik olduğu görüşü gibi) uç düşünceleri olduğunu görecek ve belki itikad noktasında aşırılıkları törpüleyerek ehl-i sünnete daha fazla yaklaşıp islam dünyasının daha sıkı dayanışma içinde olması mümkün olacaktı. Böylece, İslamı bölmek ve aciz bırakmak isteyenlerin kullandığı bu mezhep ayrılıkları ve düşmanlıkları ortadan kalkacaktı.

Reklam