YA VARSAYA KARŞI ÖNE SÜRÜLEN YA YOKSA İDDASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

YA VARSAYA KARŞI ÖNE SÜRÜLEN YA YOKSA İDDASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Bütün insanlığın kardeş olması bütün insanların itirazsız kabul ettiği insanlık adına bir özlemdir. Tarih bize hep insanoğlunun birbirinin kanını döktüğü savaşlar ya da bireysel durumları haber verir. Hal böyle olunca savaşsız, kin ve nefretin olmadığı bir dünya hayali ütopik bir durum gibi algılanmaktadır.
İnsanların bencilliği, menfaati, cehaleti, nefreti öylesine güçlüdür ki aynı milletler içinde hatta aynı aile ya sülale içinde bile bu ayrışmalar hep olagelmiştir. İnsanlık şüphesiz günümüzde maddi ve manevi büyük bilgi birikimine ulaşmıştır. Yönetim adına ulaşılan demokrasi kavramı da yüksek bir mefkuredir. Bunun önemli özellikleri arasında düşünce özgürlüğü ve hoşgörü kavramları önde gelir. Ancak bunların uygulaması hep sorunlu olmuştur. Düşünce özgürlüğü de böyledir. Aynı toplumda bile din adına olsun, siyaset adına olsun, spor adına olsun farklı düşünenlerin rahatça konuşmaları pek az rastlanan bir durumdur.

Özellikle işin içine din veya dünya görüşü girince bu hoşgörü daha da zorlaşmakta ve aslında karşı görüşlere saygı duymak yerine onları düşman gibi görüp yok etmeye çalışma eğilimi hep güçlü olmuş, bu yüzden toplumsal birliktelik sağlamak bile zorlaşmıştır. Şüphesiz bunda emperyal büyük güçlerin toplumları bölme faaliyetlerinin de etkisi vardır. Mesela inançlı bir kişi ile inanmayan bir kişinin bir ortamda bulunması, konuşması pek nadir bir durumdur. Ancak bazen insanı sosyallikten kopardığı söylenen internet gibi teknolojiler bu durumda işe yaramaktadır. Her kesim kendi görüşlerini ifade eden siteler kurmakta, bu sitelere her kesimden insan ulaşmakta, hatta yüz yüze yapamadıkları tartışmaları buralarda yapmaktadırlar.

Bu yazımızda, bu şekilde ortaya çıkan bir iddia üzerinde duracağız.
İnançlı bir insan ile inanmayan bir insanın tartışmasında bu böyledir, şu şöyledir, o zaman bu da böyledir, ama bunu da dikkate almak lazım şeklinde devam edip giden bir tartışmada çoğunlukla her iddia sahibi kendince delillerini ortaya koyar ama karşı tarafı ikna edemez, her iki taraf da kendi bildiğinde ısrar eder. Kendi bakış açılarına ve mantıklarına göre haklıdırlar. Objektif olarak dışarıdan bakan bir kişi için tarafların birbirlerini ikna edemedikleri ortada olan bir durum söz konusudur.

Böyle bir durumda inançlı taraf en son şu tezi savunur. Madem birbirimizi ikna edemedik. Ortada olan bir durum var. Peki bir an varsayım olarak iki iddianın da tek tek doğruluğunu düşünerek durum değerlendirmesi yapalım. Bu durumda inançlı kişi haklı olarak diyecek ki senin iddian doğru ise ki doğruluğunu hiç öğrenemeyeceğiz, çünkü ölüm gelince yok olup gideceğiz, o zaman ben veya biz(inananlar) bir şey kaybetmeyeceğiz. Ama eğer bizim iddiamız doğru ise yani ya bir yaratıcı varsa, peygamberlerin iddiaları doğru ise siz sonsuz bir hayatı, güzellikleri, mutluluğu, cenneti kaybedecek ve aynı zamanda cehennem gibi bir kötü sona maruz kalacaksınız.

Yani muhtemel durum şu olmaktadır. İnançlı tarafın kazanma ihtimali var, kaybetme ihtimali yok. İnanmayan tarafın ise kazanma ihtimali yok, kaybetme ihtimali var. Bu durumda inanmayanın iddiasının peşinden gitmek çok mantıksız olmaktadır. Çünkü bu öyle bir yol ki kazanma ihtimali yok, kaybetme ihtimali var. Bunun karşındakinin ise kaybetme ihtimali yok ama belki kazanabilir de.
Bu mantık yürütme basit bir örnekle şöyle ifade edilmiştir. Birileri bize evimizde henüz yeni yangın başladığını haber verse ve biz bu durumu doğru kabul edip gereğini yapsak haber yanlış bile olsa bir şey kaybetmeyiz. Evimize kadar boşuna gitmiş oluruz. Ancak doğruysa çok büyük kazancımız olacaktır. Evimizi, ailemizi kurtarmış olacağız. Halbuki haberin yalan olduğunu düşünüp boş versek eve gitme zahmetinden kurtulmakla beraber haberin doğru olma durumunda çok büyük şeyler kaybetme ihtimali vardır. Bu kadar büyük kazanç veya kaybetme ihtimali varken boş ver, yalandır demek pek mantıklı değildir.

Ya varsa, iddiasına karşı sürülen iddiada analojinin yanlış yapıldığı yani birisinin bize evimizin yandığını haber vermesi olayında haber doğru olmasa bile bizim eve gidip kontrol etmemizin bize bir şey kaybettirmeyeceği, üstelik kazanma ihtimalinin olduğu benzetmesindeki anolojinin farklı yapılması yani verilen haberin hiç bilmediğimiz, tecrübe etmediğimiz ve doğruluğunu deneyemeyeceğimiz bir örnek olması gerektiği, mesela uzaydan uzaylıların gelip evimizi istila ettiği gibi bir örnek olması gerektiği söylenmektedir. Üstelik bu örneği bir adım daha ileri götürerek yüzlerce farklı kişi tarafından yüzlerce farklı ihbar yapıldığı şeklinde yani birinin uzaylılardan bahsettiği, birinin ejderhalardan, birinin devlerden, birinin yangından, birinin depremden bahsetmesi vs. düşünerek ya doğruysa önermesine yaklaşılması gerektiği fikri öne sürülmektedir.

Halbuki verilen önermede birisinin evinde yangın çıktığı haberi gerçekte olabilecek bir durumdur. Ancak Allah'ın varlığı veya ahiret hayatı önermesine uygun olduğu gayet açıktır. Çünkü olaya bilgiyi tecrübe edip etmeme noktasından değil de bilginin aklen ve mantıken doğru olabilir mi noktasından yaklaşılmıştır.

Verilen karşı iddia aslında tam mantıksızlık, tutarsızlık örneğidir. Çünkü verilen ön bilgilerin tecrübe edilmemiş olma sıfatına bakılmış ancak esas olan doğru ve akla uygun olma özelliği göz ardı eedilmiştir. Aslında yanlışlığı herkesin kabul ettiği bir bilgi, önerme olarak öne sürülüp sonra buna inanma ile ahirete inanma aynı kefeye konmuştur. Yani birbiriyle ilgili olmayan şeyler benzer gibi kıyaslanmıştır. Sonuçta birinci önerme mantıksız olunca ikincisi de mantıksız denmektedir. Ancak kıyas yanlış noktadan yapıldığı için bu önerme tutarlı değildir. Çünkü tartışılan konu(ahiret) herkesin üstünde aynı kanıya vardığı bir konu değildir. Halbuki kıyasta verilen uzaylı bilgisi herkesçe aynı kabul edilebilecek, yani saçma denebilecek bir konudur. İkisi kıyaslanamaz.

Ayrıca karşı iddianın devamında ev sahibine verilen bilgilerin yüzlerce farklı kişi tarafından farklı şekilde verilmesi haberin yanlışlığını gerektirir mantıksal çıkarımında bulunulmuştur. Halbuki bu duruma iki açıdan bakılabilir. Birincisi, ortadaki haberler farklı da olsa ortak bir nokta vardır. Yani evle ilgili bir durum olduğu konusunda bir fikir birliği olmuştur.

İkincisi, haberin bize ulaşmasındaki aracıların zaman, nitelik vs. dikkate alınarak az çok değişmiş olabileceğine hükmetmek de akla daha uygundur. Çünkü özellikle daha güvenilir ve muteber diyebileceğimiz kişiler birbirine çok yakın bilgiler vererek aslında haberin doğruluk ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Yani pek çok farklı din olsa da birçok dinde benzer, ortak bilgiler vardır. Bir yaratıcının olması, ahiret hayatının olması, cennet ve cehennemin olması gibi pek çok genel itibarıyla aynı bilgiler vardır. Hatta bazı büyük dinlerde bu ortaklıklar neredeyse aynı denebilecek niteliktedir.
Dolayısıyla bu önerme aslında ahiret hayatının olma ihtimalini destekler niteliktedir.

Ayrıca ya varsa önermesine karşı ya yoksa tezi geliştirilerek bu sefer de tersten siz düşünün ya yoksa bütün ömrünüz boyunca kıldığınız namazlar, tuttuğunuz oruçlar, hayatınızda dikkat ettiğiniz haramlar vs. hepsi boşu gidecek, boşu boşuna hayatınızı kendinize zorlaştıracak, zehir etmiş olacaksınız, önermesi iddia edilmektedir.

Ancak bu iddia da bütün insanlar için ortak kabul edilebilecek bir nitelikte değildir. Çünkü zorluk kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar için namaz vazgeçilmez, hatta zevkle yapılan, hayatın sıkıntılarından nefes alındığı bir durum gibidir. Oruç, bir anlamda sağlık getiren bir perhiz gibidir. Manevi bir huzur verir. Allah'a ve ahirete inanmak, hayatın zorluklarına katlanmada, haksızlıkların hesabının sorulacağı bir günün geleceği, katlanılan zorlukların ahirette sevap olacağı, ölümün yok oluş olmadığı bilgisinin sağladığı psikolojik rahatlama gibi pek çok faydalarından bahsedilebilir. Halbuki ya varsadaki sonuç olan acı çekme, kaybetme herkes için ortaktır. Aksi iddiada insanın kazanacağı bir şey yoktur. Çünkü inanma dünya nimetlerinden mahrum olmayı gerektirmez. Sadece verilen sınırlar içinde istifade edilir. Zaten dinen olmasa bile toplumsal kurallar insanları belli çerçevede sınırlamaktadır. Sınırsız özgürlüğün olduğu toplum yoktur. Üstelik sürekli ölüm ve yok oluş düşüncesinin ağırlığı ve verdiği acı, şuuraltında bile olsa insanın hayatını kabusa çeviren bir durumdur.

Bütün bu tartışmalarda dikkati çeken bir nokta da şudur: Tarihte o kadar peygamber denen kişiler gelmiş(bir rivayette 124 bin) ve hepsi bir yaratıcının varlığından bahsetmiş, insanları yaratmasının sebebini, insanların uymaları gereken kuralları, emirleri bildirmişlerdir. Eğer bütün bu kişilerin ortaya koyduğu şeyler yalan, uydurma ise bu kadar insan ne diye böyle şeyleri uydurmuş olabilir? Eğer bir yaratıcının emirlerini bildirmiyorlarsa bu kendi uydurmalarını ya maddi ya manevi menfaat sağlamak için yapmış olsa gerektirler. Yakın dönem hariç ki peygamberlerin de büyük kısmı bu gruba girer, peygamberlerin bu iddialarının sonucunda maddi veya manevi faydalar sağladıklarını ifade etmek pek mümkün değildir. Hatta yakın dönemde hayatları hakkında bilgi sahibi olunan Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi peygamberler ortaya koydukları iddialar yüzünden bin bir türlü işkenceye, zorluğa maruz kalmışlardır. Hz. İsa'nın öldürüldüğü veya Allah tarafından ölümden korunarak göğe kaldırıldığı, Hz. Muhammed'in ise ömründe hep mücadele ettiği, ilk yıllarının tamamen mahrumiyet olduğu, ömrünün tebliğ döneminin savaşlarda geçtiği, asla rahat ve zenginlik içinde yaşamadığı, hatta başlangıçta dönemin en büyük reislerinin iddiasından vazgeçmesi karşılığında kendisine para, mevki vs. teklif ettiği de tarihçe sabittir. Bütün bunlardan hareketle bunların iddialarının uydurma olma ihtimalinin de pek mümkün olamayacağı mantıken aşikardır.

Reklam