Dünyadaki Misyonumuz - Malik B. Nebi

Öğrenci kardeşlerim!
Bu ziyarette konuşma yapma fırsatım olacağını düşünmüyordum. Fakat beni sizlere takdim eden şu genç, tatlı diliyle beni öyle bir yakaladı ki, konuşma yapmamak gibi bir seçeneğim kalmadı. Konuşma için belli bir hazırlık yapmamış, hatta zihnimde özel bir konu belirlememiş olsam da, aklına gelen meseleyle ilgili görüş açısını arkadaşlarıyla paylaşan bir genç veya önüne çıkan fırsatı çocuklarına faydası olur ümidiyle öğüt vermek için kullanan bir baba gibi konuşmaya çalışacağım. Doğrusu öğüt ancak yaşanan gerçekliğin ruhundan doğduğu zaman fayda verir. Peki, bugün yaşadığımız gerçeklik nedir?
Bu sorunun cevabını taşıyan sesin gönüllerinizden, hepimizin gönüllerinden yükseldiğini duyar gibiyim: Bugünkü gerçekliğimiz, birinci derecede Cezayir halkının özgürlük ve bağımsızlık uğrunda verdiği mücadeledir. Bu ziyaretimde hakkında konuşabileceğimiz en cazip konu bu gibi görünüyor. Çünkü konuştukça ruhlarımız titriyor, akıllarımız ve kalplerimiz bu şanlı mücadele önünde saygıyla eğiliyor. Fakat böylesine yakından izlenen bir başlık hakkında yapacağım konuşma, bildiklerinize yeni bir şey eklemeyecek gibi görünüyor. Bu düşünce de beni, konuşmak için başka bir gerçekliğe itiyor. Yapacağım konuşma, ilk konuyu da kayıtlara geçirecek bir konuşma olacak. Çünkü insanlığı bekleyen geleceğe dair konuşacağım.
İnsanlık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir çağa girmiştir. Bu yeniçağda her halk, diğerleri arasındaki yerini görebilmek için sahip oldu imkânları seferber etmek zorunda olacaktır. Bu da bizi, önümüze çıkan bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: Bu yeni dünyada İslam toplumları olarak bizim kısmetimiz nedir?
Kaldığınız bu yurda geldiğim anda belki radyo dinliyor, Kahire, Londra, Washington veya Moskova gibi merkezlerden gelen haberlere kulak veriyordunuz. Belki de o an başımızın üzerinden dünya çevresini günde on kez turlayan uydulardan biri geçiyordu.

Zekatla İlgili Mühim Bir Soru

Satın alınan ev için zekat gerekmediği halde ev almak için biriktirilen para zekata tabi midir? Eğer zekata tabi ise hikmeti nedir?

Bu konudaki yaygın görüş şudur: Sayısı ve niteliği ne olursa olsun, ticaret yapma amacı taşımamak şartıyla ev, zekata tabi değildir. Fakat ev almak için biriktirilen paranın ise nisap miktarına ulaşmışsa zekatının verilmesi gerekir.
Bunun yanında daha az olmakla beraber ikinci olarak, ev almak için biriktirilen paraya zekat düşmez, görüşünde olanlar da vardır. Bu görüşe göre beş tane evi olan birisi, bunlar için zekat vermediği gibi ev almak için zorlukla para biriktiren biri de biriktirdiği paranın zekatını vermez. Böylece para biriktirip de henüz ev alamayan biri adaletsizliğe uğramamış olur.

Zekatla ilgili bu ikinci görüş nefsin de devreye girmesiyle suistimale açık gibi görünmektedir. Her ne kadar, adaletsiz gibi görünen, birçok evi olan birisinin zekat vermemesine karşılık ev için biriktirilen paraya zekat düşmesi durumunu ortadan kaldırıyor gibi görünse de bu görüş doğru kabul edilirse, birikim yapılan bütün paralar için aynı şey düşünülüp hiç kimse birikiminden zekat vermez. Çünkü her birikimin ev almak için yapıldığı yorumuna ulaşılır. Eğer hüküm sadece ilk ev için geçerlidir, dense o zaman üç beş tane evi olana zekat düşmemesi durumu yine izahsız kalır.

Bu konudaki ilk görüş, İslam alimleri arasında yaygın olarak kabul görmüştür. Yani kaç tane olursa olsun eve zekat düşmezken ev almak için de olsa birikim yapılan paraya zekat düşer. Bu görüş, zenginlik penceresinden bakılarak adaletsiz bir uygulama gibi görülebilir. Hem sayısı olarak çok, hem nitelik olarak lüks olan evlerin para değeri çok olmasına rağmen bunlara zekat düşmemesi, ama belki bunlara kıyasla on kat, yüz kat daha az olan birikmiş paraya zekat düşmesinin hikmeti olarak paranın yastık altında biriktirilip ekonomiden çıkarılmasını önlemek olduğu belirtilmektedir.

Risale-i Nurla İlgili Sorular

Bu yazıda Risale-i Nur eseriyle ilgili çokça sorulan sorulardan aşağıdaki soruların cevapları verilmiştir. Bu soruları; bazen iyi niyetle risale-i nura yapılan eleştiriler, bazen artniyetli risale-i nura yapılan itirazlar ve bazen de karalama amaçlı risale-i nura atılan iftiralar şeklinde görmek mümkündür. Risale-i nura yöneltilen bu soruların bazen de doğrudan müellifine çevrildiği görülmektedir.

1. Risale-i Nur nasıl bir kitaptır?
2. Risale-i Nur niçin yazılmıştır?

3. Said Nursi, Risaleleri siyasi, ekonomik veya başka herhangi bir şahsi menfaat elde etmek için mi yazmıştır?

4. Said Nursi, bir Kürt olarak Kürt isyanını desteklemiş midir?
5. Risalelerin dili çok ağır olduğu için özel eğitimli olmayan insanlar anlayamıyor. Sadeleştirilerek basılsa olmaz mı?
6. Risalelerde geçen, “Bana yazdırıldı.”, “Kalbime ihtar edildi ki” gibi ifadeler acaba bu eserlerin vahiy olduğunu mu ifade etmektedir?
7. İslamın dört temel kaynağı olan Kuran, sünnet, icma ve kıyas varken hatta bu zamana kadar yazılmış bunca dini eser varken risalelere ne gerek var?
8. Risaleler geçen asırda yazılmış olup 21. yüzyılda yeni bir açılım yeni bir oluşum yeni bir müceddid olması gerekmiyor mu?
9. Risalelere, Kuran-ı Kerim gibi hadis-i şerifler gibi kutsallık atfedildiği, risale okumanın Kuran-ı Kerim okumak gibi ibadet sayıldığı, hatta bunların önüne geçirildiği, daha üstün tutulduğu doğru mudur?

10. Risale okuyanın başka kitap okumadığı hatta ayet ve hadis okumasına bile gerek kalmadığı veya en çok okunan kitabın Kuran ve hadisler değil de risaleler olduğu doğru mudur?

1. Risale-i Nur nasıl bir kitaptır?

Abdestsiz Kurana Dokunmak - Kuran'a Abdestsiz El Sürmek

Vakıa Suresi 79. "Ona, ancak tertemizler dokunabilir. " ayeti ne anlatmak sitemektedir.

Bu ayetin mushafa( Kurana) abdestli dokunmanın hükmüyle her hangi bir alakası yoktur. Çünkü:
1. Bu ayet indiğinde henüz elde “Kitap” denilebilecek bir “ Mushaf bulunmamaktaydı.
2. O dönemde henüz abdesti farz kılan Maide Suresi 6.ayet inmemişti.
3. Ayetin hitap bağlamı mü’minler değil kafirlerdir.
4. Ayetin konusu insanlar değil, cin ve melek gibi görünmeyen varlıklardır.
5. Ayetteki temizlik de maddi değil Sure 3.55, 8.11, 9.103. ayetlerdeki gibi bir çok ayette kullanıldığı üzere manevi temizliktir ki, vahyin sayfalarında “ temiz sayfalar olarak anılır. ( 98.2)
6. İnşaa değil haber cümlesidir. Yani;” Dokunmasın” değil, istese de “ dokunamaz” denilmektedir.
7. Ayet ahkam ayeti değildir. Çünkü Mekkî ayettir.
8. Meknûn kitap, yani “korunmuş / saklanmış kitap” elle tutulup gözle görülemez.

Abdestsiz Kuran'a el sürülmez mi?

Vakıa Suresi

75, 76. Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
77. O, elbette değerli bir Kur'an'dır.
78. Korunmuş bir kitaptadır.
79. Ona, ancak tertemizler dokunabilir.
80. Âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.

Yani:” O Kuran’ı kaynağında tahrif etmek için hiçbir şeytan ona el uzatamaz.”
Bu ayet Şu’ara’ 211 ( “Bu, onların yapacağı iş değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez!”) – 212 ( “Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle menedilmişlerdir.” Ayetleri işığında anlaşılmalıdır.
Bu ayetin mushafa( Kurana) abdestli dokunmanın hükmüyle her hangi bir alakası yoktur. Çünkü:

Günümüz insanı neden idare edemiyor

Günümüz insanı neden idare edemiyor

İdare etmek “aptallık” gibi görünüyor artık. “İdare edemem” diye bağırıyor reklamlarda kadın, eskiyen eşyaları için. Peki, neden idare edemiyor günümüz insanı...

İstikbal İslam'ındır - Seyyid KUTUB

“Bu makale yazarın ‘İstikbal İslam’ındır’ isimli kitabından derlenmiştir.”
Beyaz Adamın Devri Sona Erdi
Asrımız, İngiliz filozoflarından Bertrand Russel diyor ki: “Beyaz insanın efendilik devri sona ermiştir. Beyaz insanın sonsuza dek efendi kalması da zaten tabii kanunun değişmez bir kuralı değildi.

Neden İslami Etik? Halid ZAHİR

Bu makale, iş ve işle alakalı araştırmalara odaklanan bir akademik programda, İslami etik üzerine bir araştırma düşüncesini benimsemeyenlerin sorularına cevap vermek için kaleme alınmış bir makaledir. Pek çok önemli meseleyi gündeme getirdiği için bu konu burada yeniden ele alınıyor.
Bu makale beş bölüme ayrıldı. Birinci bölüm, neden etiğin incelenmesi gerektiğini anlatıyor. İkinci bölüm, bilhassa İslam etiğinin incelenmesinin ana prensiplerini irdeliyor. Üçüncü bölüm, iş dünyasında etik olarak davranmanın seküler ve İslami bakış açısından ana prensiplerini; dördüncü bölüm, etik olanla olmayanı belirlemek için benimsenen metodolojinin nasıl olması gerektiğini ve son bölüm, peygamberliğin, etik meselelerde en güvenilir mercii olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor.
1. Neden Etik Bilimi İncelenmelidir?
Neden etik bilimi çalışmaları, “İş İdaresi” programlarının parçası olmalıdır? Bu meselenin hem bireysel hem de toplumsal bakış açısıyla ilişkisi vardır. Bu bölümde, mesele toplumsal bakış açısından ele alınacaktır. Üçüncü bölümde ise konu, bireysel bakış açısından ele alınacaktır. Meselenin ardındaki endişe anlaşılabilir bir endişedir. Bir iş etkinliğine, öncelikli olarak kazanmak ve çoğu durumlarda kârı artırmak için girişilir ve buna karşılık etik davranış, bu hedefin takibinde sınırlamalar koyma eğilimine girer. Bu yüzden etik meseleler hakkında endişelenmek, iş etkinliğinin ruhuna aykırı görünür. Ticari işletmeler çoğu durumlarda, aynı sebeplerle bir ülkenin kanununu takip etmekten bile kaçınırlar. Bununla birlikte kanun, devlet mekanizmasının kuvvet kolları tarafından desteklendiğinden dolayı, çoğu durumlarda gönülsüz de olsa iş dünyasında pratik bir kabul görmektedir. Etik kuralların, devletin gücü tarafından desteklenmezse, pratikte pek de başarılı olması muhtemel değildir.

Şahsiyet, Sorumluluk ve Görev Bilinci

Günümüzde genellikle şahsiyetli insan yetiştirememeden şikayet edilir.
Bunun muhakkak çok farklı sebepleri sayılabilir. Bunlarda önemli gördüğüm
"mihenk olma" veya "ölçü alma" diye tabir edilen hususu ele alacağım. İnsan statik,
durgun toplumlarda daima kendim, ölçü alabileceği bir değere, temele veya
skalaya göre oluşturmak durumundaydı. Bu değerler bu yolla aileye, okula, sokağa
ve nihayet topluma rengini, şeklini veren belirlenmişlik hali nerdeyse kalmamıştır.
İnsan amorf bir toplumla karşı karşıyadır. O hep bu yığına atılmak, onda erimek
üzere hazırdır. Yığın, ruhu nerdeyse boşaltılmış, yok eden bir güruh haline
gelmiştir. Fertlere olma yolunda bir biçimlilik, kalıplılık bir örneklik
sunamamaktadır. Aksine onun çocukluğundan beri getirdiklerini silmekte,
yok etmektedir. ' Toplum tek tek fertlere bir çerçeve sunamadığı gibi, onları bir
durumdan (situation) diğerine, bir halden ötekine dengeli bir şekilde
kurtaramamaktadır. İnsanın durum alışlan netlik, belirlenmişlik ifade etmemekte,
tam tersine çözülmüşlük, bulanıklık ve karşıtsızlık göstermektedir. Dahası insan
böyle bir yığında somnanbuldur ve kayıplarının, içinden düşenlerin de farkında
değildir. O, böylece özünü handiyse yitirir, cevherini örter. İçi boşalır. Yığm bu
boş kabuğu, bu dirençsiz, hayır diyemeyen yapılanımı, daha doğrusu kabuğu
daima fizikteki merkezcil kuvvetler gibi kendine çeker ve ona hükmeder. Bu, tam
anlamıyla şahsiyetin yitirilişi, direnmenin teslimiyete dönüşüdür. Karşı koyamama
halidir. Düşüncenin ve aydınlık bir şuur halinin de kaybıdır. Bu zamanda ve
mekânda konumlanıştan, haberdar olamamadır. Tarih dişiliktir. Fertler, ne
hazindir ki, böyle bir konumda olunduklarının farkında da değillerdir. Kitlenin
cazibesi, tahriki, sunî göz alıcı çekiciliği şuuru, ruhu sürekli kamçılar,
bonbardıman eder. Böyle fertlerden olma durumları ortadan kaldırılır. İnsan bu

şartlarda kendini bulamaz. Sürekli tehdit ve istila karşısında kendi olarak

Ekonomi Kolay mı?

İnsan topluluğunun ekonomik faaliyetlerinin temel dayanak noktaları halkın lisanıyla kolay anlaşılacak şekilde nasıl anlatılır?

1. Esas : İnsan gücünün ekonomik faaliyetlerdeki doğru dağılımı refah artışının temel unsurlarından biridir.
Milyonlarla ifade edilen bir toplumun ekonomik işleyişini kavramak geniş bir zihin faaliyeti gerektirir. Büyük rakamlarla düşünmek konunun anlaşılmasını zorlaştırır. Biz konuyu basite indirgeyerek bir hayal kuralım: 10 kişilik bir aile düşünelim. 10 kişiden 2 kişi biri çocuk, biri yaşlı ve hasta olduğu için ailenin ekonomik faaliyetlerine katılamıyor. Böylece ailenin geçim faaliyetlerine 8 kişi katılmış oluyor.

Bu sekiz kişiden üç kişi, biri tarlada sebze, meyve üreterek, biri hayvan yetiştirerek, biri de her türlü zanaati bilip kıyafet, ayakkabı vs. üretiyor, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerle ilgileniyor..
Geriye kalan beş kişi ise biri yemek yapıyor, biri ütü yapıyor, biri temizlik yapıyor, biri çamaşır, bulaşık işleriyle uğraşıyor, biri de çocuk ve hasta yaşlının bakımıyla ilgileniyor.

Bu aile bizim toplumsal yapımızın küçültülmüş bir örneği olsun. Şimdi bu aile bireylerinin her biri diyelim ki ekonomik olarak yetersiz olduklarını düşünüyorlar. Aynı sayıda başka bir ailenin kullandıkları alet edevat teknolojisi aynı olmasına rağmen kendilerinden iki üç kat fazla üretim yaptıklarını düşünelim. Kafa kafaya verip acaba ihtiyaç duyduğumuz şeylere daha fazla miktarda nasıl sahip olabiliriz, diye düşünüyorlar. Yani genel anlamda bir ülke bir toplum nasıl daha müreffeh, daha zengin hale gelebilir, sorusunun cevabı aranıyor.

Reklam

İçeriği paylaş