İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar

İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar

Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?

Bu sorudaki mantık hatası aslında yaratılmış olanla Yaradan'ı aynı özelliklere sahip düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzeh ve keyfiyeti, yapısı insana meçhuldür. O, kendisini zatıyla değil isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Uzayın sonsuz oluşu ispatlanabilir bir vaka değildir. Sadece tahmin ve zandır. Çünkü teknik imkanların ulaşabildiği noktalar sınırlıdır. Fakat ulaşılabilen uzaklıklar trilyon kere trilyon da fazla olsa sonsuzluğu gerçek de olsa bu durum Allah'ın haşa olmadığına delalet etmez.
Çünkü O'nun varlığı bu kainata bağlı değildir.

Bunu şöyle düşünebiliriz. Bilgisayardan biraz anlayan birisi bilir ki sanal olarak yapılan oyunların içinde bir anlamda bir evren var edilir. Canlılar, insanlar hareket ettirilir. Hayatın sanal bir kopyasıdır. Orada, insan görüntüleri için basit bir döngüyle bir anlamda sonsuzluk oluşturulabilir. Yani oradaki karakter ne kadar gitse, uçsa da bir son bulamayacaktır. Bir noktadan sonra döngüyle benzer görüntüler oluşturulur. Böylece sanal sonsuzluk oluşturulur. Veya oyunda bir noktadan sonra yazılım bittiği için karakter o noktadan daha ileri gidemez. O noktadan sonra ne vardır denemez. Bir şey yoktur. Çünkü o görüntüler bir komuttur. Yani bir elektrik sinyalidir. Bilgisayarın mekanik aksamı olan, disk ve ramda meydana gelen bir sinyaller bütünüdür. Bunun böyle olması, bu oyunu yazan, programlayan bir insanın olmadığına delalet etmez. Çünkü bilgisayar ile insan birbirinden farklıdır. Buna boyut veya yapı farkı denebilir. Fark etmez. Uzayın sonsuz olup olmaması ile Allah'ın varlığı da buna benzetilebilir.
Allah'ı zatı ile kavrayamayız. O yüzden, canlılar gibi oturması, kalkması, dinlenmesi, hareket etmesi gibi fiilleri yaptığı hayal edilemez. Bunlar, yaratılmış mahlukun fiileridir. Allah, her an, her varlığı ve her hareketi yaratmaktadır.

Çocuk Yapma Araba Al…

Şu sıralarda televizyon reklâm kuşaklarında yer alan bir Fransız otomobiline ait kampanyanın tanıtımı, insanın haddini aşınca nasıl şeytanlaşacağına yönelik çarpıcı bir örnektir. Yirmi saniyelik bu reklâm, bizi önce korkutmayı sonra kampanya koşullarıyla rahatlatmayı amaçlanmış. Eğer bu reklâmı seyredip tepki vermiyorsanız bu sizin de 'vücut'tan koparak 'mevcut' ile ilgilendiğinizi gösterir. Böylece siz de fiyat endeksli düşünmeyi normal karşılayan su katılmamış bir modernsiniz, demektir.

Reklâm kısa zamanda bizi ciddi bir söyleme adapte etmeye çalışıyor. Bunun için konu daima doğruyu söyleyen bir doktorun(!) muayenehanesinde geçiyor. Yaşlı biri olarak seçilen doktor, tıbbın yanı sıra hayata ait gerçeklere de hâkim bir bilge görüntüsünde servis ediliyor. Bu bilge konumunda konuşturulan jinekolog, acemi ve toy hallerinden ilk çocuklarını bekledikleri belli olan anne babaya müjdeli(!) haberi veriyor; Tebrikler bir oğlunuz oluyor…

Anne baba adayları biribirine sevinçle bakıyorlarken kamera yakın çekime geçiyor. O da ne! Doktorun eli klavyenin sağ yanındaki tuşlar üzerinde gezinmeye başlıyor. Böylece bilgisayar kullanan bu bilge jinekologun aynı zamanda teknolojik gelişmelere de hâkim olduğu zihnimizin arka planına kazınıyor. Ve çocuğun yirmi yılına ait veriler bilgisayara giriliyor ve gerçek rakamlar açıklanıyor. Zira bilgisayar sonuçlar daima doğrudur(!)

Şimdi yedi bin çocuk bezi desek…

Buna özel okul masraflarını eklesek…

Sonra marka giymek isteyecek...

Ve tabi ki cep telefonu bilgisayarı, bisikleti, tatilleri… Falan filan…

Yani yirmi yıl için aşağı yukarı yedi yüz bin lira diyorum…

EKONOMİDE ALTIN KURAL

Ekonomi İşleyişinin Altın Kuralı:

Modern ekonomilerin bağlı olduğu TEMEL UNSUR DÖVİZ KURU veya başka bir deyişle yerel para biriminin yabancı ülke paraları karşısındaki değeridir.

EKONOMİDE HER ŞEY BUNA BAĞLIDIR.
Faiz, gelir dağılımı adaletsizliği, ekonomik krizler, gelişme...

İster Amerika, Almanya Japonya gibi süper gelişmiş ülkeler olsun, ister gelişmemiş ülkeler olsun, ister de Türkiye gibi gelişme yolunda olan ülkeler olsun yerel paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin doğru olması, ekonomilerin sağlıklı işlemesinin tek sebebidir. Bu veri yanlış olursa ülkelerin ekonomik faaliyetlerinin farlılığına bağlı olarak farklı süreler olsa da mutlaka her ekonomi bu yanlışlığın bedelini ekonomik kriz olarak ödemektedir.

Kapitalist ekonomi anlayışı, serbest piyasa anlayışı üzerine kurulu olup gelişmiş ülkeler, bütün dünyayı bu anlayışın prensipleri sayesinde sömürmektedir. Fakat zaman zaman kendileri de bu sebepten(döviz kuru) ekonomik krizler yaşamaktadırlar.

Son yaşanan 2008 krizi aslında insanların borçla(krediyle) yani hakkı olmadığı halde daha fazla mala sahip olma hırsından kaynaklanmış gibi görünse de bunun da temeli faize, faiz de aslında yine döviz kuru meselesine dayanır:

Kapitalist ekonominin olmazsa olmazı bankalar. Bankalar faizle para toplayıp üzerine kar koyarak isteyene satmaktadırlar. Ekonomilerinin bu şekilde yürüdüğü varsayılır.

Gelişmiş ülkeler de dahil bütün ekonomiler döviz değişkeninin doğru seviyede olmamasının bedelini er ya da geç krizle öder.

Peki bu nasıl olur?

Efendim! (Peygamberi Sevmek ) Mustafa İslamoğlu

Yokluğunda seni özledik.

Sana değen rüzgarı, seni örten bu­lutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ah­lakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, fe­raseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özle­dik. .

İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hür­meti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

DÜNYA GÜCÜ LİDER ÜLKE TÜRKİYE HEDEFİ

DÜNYA GÜCÜ LİDER ÜLKE TÜRKİYE HEDEFİNE NASIL ULAŞILABİLİR?

Ekonomi insan topluluklarının maddi ve hizmet anlamında üretim ve tüketim ilişkilerini belirler. Bütün ekonomi sistemlerinin temel amacı maddi ve hizmet anlamında üretim arttırıp bunu(yani refahı) toplumun genelinin hizmetine adaletli sunmaktır.

AMAÇ, HEDEF TESPİTİ

Her ülke güçlü ekonomiyi de beraberinde getirecek stratejik üretim alanlarında kendi üretim teknolojilerine sahip olmalıdır. Çünkü güçlü ekonomi ve güçlü ülke esasen ülkelerin teknolojik üretim kabiliyetleriyle ilgilidir.
Motor(araba ve uçak) üretme kabiliyeti, mikroçip üretimi, makine üretimi, kimya(özellikle ilaç) üretimi ve NÜKLEER enerji bilgisi hem ekonomik güç hem de stratejik güç olma anlamında yerli üretim kabiliyetine sahip olunması gereken alanlardır. Diğer bütün üretimlerin esası bunlara dayanır. Yoksa alt sınıf üretimlerle dünyada söz sahibi güçlü ekonomi yakalanamaz. Bunlar bir ülkenin bekası ve dünya devleti olması için elzemdir. Ayrıca ekonomik güç sadece para değildir. Mesela hiçbir üretim gücü olmayıp sırf yeraltı kaynaklarıyla para gücü olan bir ülke aslında her bakımdan dışa bağımlı demektir. Sadece ambargonun iması bile bu ülkeleri dize getirir. Onun için yerli stratejik üretim kabiliyetimizin ortaya çıkarılması çok gereklidir. Bu konuda yerli özel sektör, kamuya ürün alımları şeklinde veya kredi, vergi muafiyeti gibi imkanlarla desteklenmeli, özel sektörün yapamaması durumunda devlet eliyle bunlar geliştirilmelidir. Bunlar daha sonra yerli sermayeye özelleştirilerek kamudan çıkarılabilir.

Müslümanlar ve Anayasa

Yeni Anayasa Süreci - Metin YILMAZ

Anayasalar toplumların kurucu metinleridir. İktidarı sınırlama, yöneten yönetilen ilişkisine denge getirme arayışlarının bir neticesi olarak ortaya çıkmışlar ve beşer hayatındaki gelişmelere paralel olarak “birlikte yaşamanın” teminine doğru evirilmişlerdir. Toplumlar artık farklı etnik, siyasi, dini, mezhebi kimlik sahiplerini bünyelerinde barındırmaktadır. Üstelik insanlık farklılıklara tahammülsüzlükten, farklı olanı ötekileştiren ve ikinci sınıflaştıran yaklaşımlardan, farklılıkları kabullenme ve farklılıklara rağmen birlikte yaşama fikri olgunluğuna ulaşmış bulunmaktadır. Dün çoğunluk olanın azınlık olana kendini dayatması gayet doğal kabul edilirken, bugün azınlıkların hak ve özgürlüklerinin durumu daha çok dikkat çeker hale gelmiştir. Bireyin hak ve özgürlük sahibi oluşu, dini, dili, rengi, milleti ne olursa olsun eşitliği evrensel bir değer olarak beşerin zihin kodları arasındaki yerini almıştır.

Birlikte Yaşamak Epistemolojik mi, Siyasi Bir Sorun Mu?

Ebuzer Demirci: Toplumların farklı açılardan barındırdığı renklilikler gittikçe artıyor. Dünya görüşünden, doğal özelliklere, çıkar ilişkilerine kadar çeşitlilik gösteren bu farklılıklar öyle veya böyle çatışmalara neden oluyor. Tarih çoğunlukla bu sorunun çözümü için “tek tipleştirme”nin bir yöntem olarak kullanıldığı çözümler içeriyor. Yakın zamanlarda ise “bir arada yaşamak” gibi bir fikir ortaya çıktı ve birlikte yaşamanın felsefi temelleri (dinsel çoğulculuk) oluşturulmaya çalışılıyor.

Yasin Aktay: Evet, sizin de işaret ettiğiniz gibi toplumların farklı açılardan barındırdığı renklilikler gittikçe artıyor. Aslında bir açıdan artıyor, bir açıdan da yok oluyor. Dünyada kültürel farklılıkların giderek yok olduğuna dair bir tez de var. Çünkü ortak tüketim kalıpları, dünyada gelişen yeni teknolojinin ortaya koyduğu ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği kaynaşma, dünyanın bir köye dönüşmüş olması dolayısıyla her tarafında aynı kültürün giderek daha fazla teneffüs ediliyor olduğuna/yaşanıyor olduğuna dair bir gözlem, bir tecrübe de var. Bu tecrübe bizi, kültüre ancak teknolojiyi ve maddi dünyayı merkeze alan bir yaklaşım sergilemeye sevk ediyor. Kültür burada maddi dünyanın etkisi altında şekillendiği ölçüde, birbiriyle aynılaştığı söylenebilecek bir şeydir. Müslüman’ı da gayrimüslimi de aynı yemeği yiyor/tüketiyor, aynı davranış tarzıyla tüketim yapıyor. Yaşam kalıpları aynı, mimari aynı, insanların bindikleri/ulaşım için kullandıkları araçlar birbirinin aynısı.

Çanakkale Ruhu ve Milli Eğitim

Çanakkale Ruhu ve Milli Eğitim

Çanakkale savaşları, tarihin gördüğü en büyük, en önemli savaşlardan biridir. Bu savaş, emperyalist haçlı ordusunun İslam'ı esir edip yok edemeyeceğinin son kanıtı olan bir destandır.

Bu savaş, emperyalist güçlerin İslam'ı esir etmenin, yok etmenin silah gücüyle yapılamayacağını anlayıp başka yollar aramalarına sebep olan eşine az rastlanır bir kahramanlık abidesidir.

Madem öyledir o halde İslam'ı ve insanlığın günümüzde emperyalist güçlerin yeni yöntemlerle kurdukları hakimiyetinden kurtulmasını sağlayacak ruh da bu savaşta mevcuttur. Bu ruhu anlamayan, özümsemeyen, kalbinde hissetmeyen insanların da emperyalist güçlere karşı başarı kazanması beklenemez.

Madem hal böyledir o halde bu ruhu nesillerimize nakşetmenin yolları, yöntemleri aranmalıdır.

Bu yolda şimdiye kadar elbette yapılan işler olmuştur. Yapanların, emeği geçenlerin ruhları şad olsun. Fakat bizim anlatmak istediğimiz, bu işin münferit ve sınırlı olmaması; büyük bir ülkenin örgün eğitim sistemi içinde planlı bir şekilde bütün öğrencileri kapsayacak şekilde bir uygulamaya ihtiyaç olduğudur.

Bu ülkenin her bir ferdinin 8-10 veya 12 senelik bir temel ve örgün eğitimden sonra mutlaka bu ruhu tam olarak kazanmasıdır. Tespitimiz şudur ki şu ana kadar eğitimini tamamlayanlar içinde istenilen seviyede yetişen öğrenci oranı çok düşüktür. Büyük çoğunlukta bu ruhun ancak uzak bir izi, zayıf bir aksi görülebilir.

Bu tespitler ışığında başta milli eğitim yetkilileri olmak üzere eğitimciler bu işin sistemli, programlı olarak nasıl yapılacağını araştırıp tespit etmeli, en kısa zamanda uygulamaya geçirmelidir.

KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU

KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU Emperyalizm Türkiye İslam

Çağdaş sömürü artık evrensel diye nitelenen ve şu kavramlarla özetlenebilecek hayat tarzının ihracıyla, insanlığa benimsetilmesiyle gerçekleşmektedir: Demokrasi, bireysel özgürlük, liberalizm, çağdaş yaşam veya modernizm, hümanizm, konforizm.
Hızlı ve güdümlü kültür değişimi batı teknolojisinin ürünü olan her malı kolaylıkla tüketebilmeye yatkın ve üstelik istekli standart insan yığınları oluşturmayı hedeflemektedir. Batının amacı, bütün dünyayı bir pazar haline getirebilmektir.

Bireysel özgürlük ve konforizm dünyevi nimetlerden zevk ve lezzet alma esasına dayalı bir yaşama tarzını ifade etmektedir. Dünyayı amaç edinen, hep daha iyisini ve fazlasını tüketme hevesi olan, mutluluğun ölçüsünü sahip olunan maddiyat miktarına ve tüketim miktarına göre belirleyen bir hayat tarzı. Bu hayat tarzının en belirleyici sonucu olarak önce ve sadece kendini düşünen menfaatine göre hareket eden insanların yetişmesidir. Bu da toplumlardaki birlik ve beraberliğin yıkılışı, geri gelmez şekilde kayboluşu demektir.
Bu sonuç tam sömürgecilerin isteği şey. Böyle insanlardan oluşan toplumlar batılı ürünlerin sürekli ve hevesli müşterileri. Çünkü bir defa alınıp bozuluncaya, bitinceye, eskiyinceye kadar kullanmak yerine zevk ve hevesinin peşinde, pazara sürekli sürülen ürünlerin daha iyisini, güzelini, prestijlisini almak, sürekli satın almak, yani sürekli üreticilere kazandırmak, lüzumsuz yere günler, aylar süren emeklerin batılıların hizmetine sunulması, birikimlerin ve kaynakların batıya aktarılması, yani modern sömürü.

DİL ve EMPERYALİZM

DİL ve EMPERYALİZM

Dil, bir milleti millet yapan temel değerdir. Türk milleti demek aynı dili konuşan insanları ifade eder. Yani Türkçe konuşan insanlar demektir. Türk olduğu halde Türkçe konuşamayan yabancı ülkelerdeki Türkler, kendilerini Türk olarak tanımlasalar da bu da aslında yine Türkçe konuşan insanların bulunmasından, bu insanların belli bir vatanı bulunmasından kaynaklanır. Aksi halde Türkçe konuşmadığı halde kendini Türk olarak tanımlayan bir insan birkaç nesil sonra Türklükten bahsetmeyecektir. Şimdi karşı bir düşünce olarak Türkçe konuştuğu halde kendini Türk değil Rum, Ermeni olarak tanımlayanlardan bahsedilebilir fakat onlar için de aynı şey söz konusudur. Rumca’nın, Ermenice’nin konuşulduğu ve bu dili konuşan insanların yaşadığı bir ülke olması onları korumaktadır. Burada din faktörü de vardır ama belirleyici olan dildir.

Dil, kültürün temel bir unsuru ve aynı zamanda taşıyıcısıdır. Yani, tarih, gelenek ve görenekler, dünya görüşü gibi kültür unsurları dil sayesinde yeni nesillere taşınır. Bu yüzden emperyalist batılı ülkeler sömürgeleştirdikleri ülkelerde yaptıkları ilk iş yerel dil yerine kendi dillerinin konuşulmasını sağlamak faaliyeti olmuştur. Çünkü dil, değiştirilirse milletlerin tarihleriyle olan bağları kesilecek, kimlikleri, tarihi hafızaları da unutturulmuş olacaktır. Bu yüzden gelişmiş ülkeler milli dillerini korumaya ve geliştirmeye çok önem verirler.

Dilin bu kuvvetli milli yönü, dillerdeki yabancı kelime kullanımının da sorgulanmasına yol açmıştır. Acaba bir dilde yabancı kelimeler kullanılmalı mı? Kullanılacaksa hangi sınırlar içinde olmalı? Yabancı kelime kullanımı bir dilin milli olma özelliğini ortadan kaldırır mı? Yoksa hiç yabancı kelime kullanılmamalı mıdır?

Dillerde yabancı kelime kullanımının belli başlı sebepleri şunlardır:
1. Aşağılık psikolojisi, özenti veya moda
2. Bilgili görünme isteği, yenilik veya ilerilik yapma düşüncesi
3. Türkçe'yi bilmeme veya umursamama

Reklam

İçeriği paylaş