Çanakkale Ruhu ve Milli Eğitim

Çanakkale Ruhu ve Milli Eğitim

Çanakkale savaşları, tarihin gördüğü en büyük, en önemli savaşlardan biridir. Bu savaş, emperyalist haçlı ordusunun İslam'ı esir edip yok edemeyeceğinin son kanıtı olan bir destandır.

Bu savaş, emperyalist güçlerin İslam'ı esir etmenin, yok etmenin silah gücüyle yapılamayacağını anlayıp başka yollar aramalarına sebep olan eşine az rastlanır bir kahramanlık abidesidir.

Madem öyledir o halde İslam'ı ve insanlığın günümüzde emperyalist güçlerin yeni yöntemlerle kurdukları hakimiyetinden kurtulmasını sağlayacak ruh da bu savaşta mevcuttur. Bu ruhu anlamayan, özümsemeyen, kalbinde hissetmeyen insanların da emperyalist güçlere karşı başarı kazanması beklenemez.

Madem hal böyledir o halde bu ruhu nesillerimize nakşetmenin yolları, yöntemleri aranmalıdır.

Bu yolda şimdiye kadar elbette yapılan işler olmuştur. Yapanların, emeği geçenlerin ruhları şad olsun. Fakat bizim anlatmak istediğimiz, bu işin münferit ve sınırlı olmaması; büyük bir ülkenin örgün eğitim sistemi içinde planlı bir şekilde bütün öğrencileri kapsayacak şekilde bir uygulamaya ihtiyaç olduğudur.

Bu ülkenin her bir ferdinin 8-10 veya 12 senelik bir temel ve örgün eğitimden sonra mutlaka bu ruhu tam olarak kazanmasıdır. Tespitimiz şudur ki şu ana kadar eğitimini tamamlayanlar içinde istenilen seviyede yetişen öğrenci oranı çok düşüktür. Büyük çoğunlukta bu ruhun ancak uzak bir izi, zayıf bir aksi görülebilir.

Bu tespitler ışığında başta milli eğitim yetkilileri olmak üzere eğitimciler bu işin sistemli, programlı olarak nasıl yapılacağını araştırıp tespit etmeli, en kısa zamanda uygulamaya geçirmelidir.

KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU

KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE VE İSLAM’IN DURUMU Emperyalizm Türkiye İslam

Çağdaş sömürü artık evrensel diye nitelenen ve şu kavramlarla özetlenebilecek hayat tarzının ihracıyla, insanlığa benimsetilmesiyle gerçekleşmektedir: Demokrasi, bireysel özgürlük, liberalizm, çağdaş yaşam veya modernizm, hümanizm, konforizm.
Hızlı ve güdümlü kültür değişimi batı teknolojisinin ürünü olan her malı kolaylıkla tüketebilmeye yatkın ve üstelik istekli standart insan yığınları oluşturmayı hedeflemektedir. Batının amacı, bütün dünyayı bir pazar haline getirebilmektir.

Bireysel özgürlük ve konforizm dünyevi nimetlerden zevk ve lezzet alma esasına dayalı bir yaşama tarzını ifade etmektedir. Dünyayı amaç edinen, hep daha iyisini ve fazlasını tüketme hevesi olan, mutluluğun ölçüsünü sahip olunan maddiyat miktarına ve tüketim miktarına göre belirleyen bir hayat tarzı. Bu hayat tarzının en belirleyici sonucu olarak önce ve sadece kendini düşünen menfaatine göre hareket eden insanların yetişmesidir. Bu da toplumlardaki birlik ve beraberliğin yıkılışı, geri gelmez şekilde kayboluşu demektir.
Bu sonuç tam sömürgecilerin isteği şey. Böyle insanlardan oluşan toplumlar batılı ürünlerin sürekli ve hevesli müşterileri. Çünkü bir defa alınıp bozuluncaya, bitinceye, eskiyinceye kadar kullanmak yerine zevk ve hevesinin peşinde, pazara sürekli sürülen ürünlerin daha iyisini, güzelini, prestijlisini almak, sürekli satın almak, yani sürekli üreticilere kazandırmak, lüzumsuz yere günler, aylar süren emeklerin batılıların hizmetine sunulması, birikimlerin ve kaynakların batıya aktarılması, yani modern sömürü.

DİL ve EMPERYALİZM

DİL ve EMPERYALİZM

Dil, bir milleti millet yapan temel değerdir. Türk milleti demek aynı dili konuşan insanları ifade eder. Yani Türkçe konuşan insanlar demektir. Türk olduğu halde Türkçe konuşamayan yabancı ülkelerdeki Türkler, kendilerini Türk olarak tanımlasalar da bu da aslında yine Türkçe konuşan insanların bulunmasından, bu insanların belli bir vatanı bulunmasından kaynaklanır. Aksi halde Türkçe konuşmadığı halde kendini Türk olarak tanımlayan bir insan birkaç nesil sonra Türklükten bahsetmeyecektir. Şimdi karşı bir düşünce olarak Türkçe konuştuğu halde kendini Türk değil Rum, Ermeni olarak tanımlayanlardan bahsedilebilir fakat onlar için de aynı şey söz konusudur. Rumca’nın, Ermenice’nin konuşulduğu ve bu dili konuşan insanların yaşadığı bir ülke olması onları korumaktadır. Burada din faktörü de vardır ama belirleyici olan dildir.

Dil, kültürün temel bir unsuru ve aynı zamanda taşıyıcısıdır. Yani, tarih, gelenek ve görenekler, dünya görüşü gibi kültür unsurları dil sayesinde yeni nesillere taşınır. Bu yüzden emperyalist batılı ülkeler sömürgeleştirdikleri ülkelerde yaptıkları ilk iş yerel dil yerine kendi dillerinin konuşulmasını sağlamak faaliyeti olmuştur. Çünkü dil, değiştirilirse milletlerin tarihleriyle olan bağları kesilecek, kimlikleri, tarihi hafızaları da unutturulmuş olacaktır. Bu yüzden gelişmiş ülkeler milli dillerini korumaya ve geliştirmeye çok önem verirler.

Dilin bu kuvvetli milli yönü, dillerdeki yabancı kelime kullanımının da sorgulanmasına yol açmıştır. Acaba bir dilde yabancı kelimeler kullanılmalı mı? Kullanılacaksa hangi sınırlar içinde olmalı? Yabancı kelime kullanımı bir dilin milli olma özelliğini ortadan kaldırır mı? Yoksa hiç yabancı kelime kullanılmamalı mıdır?

Dillerde yabancı kelime kullanımının belli başlı sebepleri şunlardır:
1. Aşağılık psikolojisi, özenti veya moda
2. Bilgili görünme isteği, yenilik veya ilerilik yapma düşüncesi
3. Türkçe'yi bilmeme veya umursamama

Sırları ile öldü

31 Temmuz 1932'de Belçika'da yapılan Dünya Güzellik Yarışması'nda, oylama bile yapılmadan birinci ilan edilen Keriman Halis, 99 yaşında öldü... Keriman Halis'i birinci ilan eden jüri başkanı;

“Bugün Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Çünkü bugün İslamiyet bitmiştir, onu bitiren Avrupa'dır!.. Müslüman kadınların temsilcisi, bugün mayo ile karşımızdadır... Oylamaya gerek yok, onu kraliçe seçeceğiz” demişti.

1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği “güzellik yarışması”nda birinci seçilen, ardından Belçika'da Avrupalı jüri tarafından “dünya güzeli” seçilen Keriman Halis Ece 99 yaşında dünyaya gözlerini yumdu. Keriman Halis'in ölümü, Türkiye'de uzun yıllardır tartışılan tepeden inmeci modernleşme hareketini ve bu süreçte yaşanan acıları, aşağılık komplekslerini bir kez daha gündeme getirdi.

Türkiye'nin ilk dünya güzellik yarışması birincisi Keriman Halis Ece, yıllardır herkesin merak ettiği yüzlerce soru işaretini cevaplandırmadan 99 yaşında dünyadan ayrıldı. Keriman Halis bugün İstanbul'da toprağa verilecek.

SIRLARIYLA GÖÇTÜ

31 Temmuz 1932'de Belçika'nın Spa kentinde düzenlenen, orijinal adı “International Pageant of Pulchritude” olan Uluslararası Güzellik ve Zarafet Yarışması'nda ilk kez jürinin oylama yapmadığı, jüri başkanının oylamaya geçilmesine izin vermeden Keriman Halis'i birinci ilan ettiği ve siyasi mesaj yüklü oldukça tartışmalı bir konuşma yaptığı, dünyada ve Türkiye'de uzun yıllar yazıldı çizildi.

Hatta bu iddialar, Japonya'da bir dönem “Keriman Halis Olayı” adı altında okullarda ders olarak okutuldu.

ELEŞTİRİLER KONUSUNDA KONUŞMADI

Büyük Tehlike: Mezhepçilik !

Avrupa mezhep savaşları yaşadı.Binlece insan telef oldu. İslam dünyasını bekleyen büyük tehlike. Yüzyıl sürecek mezhep savaşları! Batı şimdi bu oyunu sahneye koydu ve oynamaya başladı. Oyunun merkezi Irak'tan başlıyor. Pakistan, Afganistan ve tüm İslam dünyasına yayılıyor. Devletlerin gündemlerini oluşturmaya başladı.

Bizim cahil müslümanlar mezhebi din zannediyor. Başka mezhepten olanları sanki başka bir dinden imiş gibi görüyor.Her ne kadar bunu söylemese de tarafgir tavırlar bunu sergiliyor.

Kuran'a çok saygı duyan ve göbek altından şağıda tutmayan müslümanlar ne zaman şu şuculuk, buculuğu bırakıp da Kuran'nı anlamaya çalışacaklar. Allah'ın ipi Kuran'a sarılmadıkça bu oyuna çok kolay geleceğiz gibi gözüküyor. Allah bize mezhepten sormayacak ama mezhepçilik yapanlar hesap veremeyecekler.

Mezhepli olmamamız doğal ama mezhepçi olmamız olmamız bizi asabiyetçi yapar. Bu da bizi dinin dışına doğru iter. Müslümanların birbirine düşmesine kapı aralamak büyük sorumluk ve vebal yükler.

1618’de Avusturya imp. II. Ferdinand yukarıda bahsettiğimiz Katolikliğin kaybolan itibarını sağlamak üzere başlattığı hareket kısa zamanda büyüyüp gelişmiş ve tarihte meşhur “30 yıl savaşları” (1618-1848) olarak bilinen ve Avrupa’yı kasıp kavuran binlerce kişinin öldüğü kanlı mezhep savaşlarına sahne olmuştur.

Ey Dünya Müslümanları! İslam dünyasının zalim ve zorba idarecilere karşı uyandığı ve ayalanıp kendine geldiği bir dönemde batının bu kirli oyununa gelmeyelim. Bu konuda hassa olalım, mezpçi tavır ve konuşmalara pirim vermeyelim. Bu oyunu bozalım. Müslüman feraset sahibidir, unutmayalım.

NÜKLEER ENERJİ ve GELİŞMİŞLİK

NÜKLEER ENERJİ ve GELİŞMİŞLİK

Enerji, kısaca iş yapma yeteneği olarak tanımlanır. Enerji, hayatımızın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Evlerimizdeki çamaşır ve bulaşık makinelerinden, buzdolabı, bilgisayar, telefon ve aydınlatmaya kadar uçaklardan otomobillere kadar her teknolojik ürün enerji sayesinde hayat bulur ve medeniyetin temeli de budur. Bunların yanında üretim tesislerinin, fabrikaların çalışması da enerjiyle mümkündür.
Fakat enerji elde edilmesi çok kolay ve ucuz değildir. Pratik olarak hayatımızda kullandığımız elektrik enerjisi üç farklı şekilde elde edilir. Bunlar : 1) su gücünden. 2) fosil yakacaklardan 3) nükleer santrallerden

Bir toplumun nüfusunun artması, sanayileşme ve şehirleşme enerji ihtiyacını arttırır. Özellikle sanayi üretiminde büyük miktarlarda enerji kullanılması gerekir.
Türkiyemiz malesef enerjide % 70 dışa bağımlı olup nüfus artışı sanayi üretimi artışıyla bu oran her yıl daha artmaktadır. Petrol, doğalgaz, kömür gibi enerji kaynaklarını Rusya, İran, Irak gibi ülkelerden temin ediyoruz. 2011 Haziran verilerine göre yıllık 50 milyar dolar enerjiye para ödüyoruz. Yıllık ihracatımızın 110 milyar dolar olduğu düşünülürse ihracatla kazandığımızın yarısını enerji bedeli olarak ödüyoruz ve bu yüzden dış ticaret açığı veriyoruz. Dış ticaret açığı demek ihtiyaç duyduğumuz ithal ürünleri ancak borçla almak anlamına geliyor. Bu para bulunamadığında ise döviz fiyatı yükselip ekonomik krizler yaşanıyor. Bir zamanlar 1-2 milyar dolar için IMF’ye yalvardığımız kriz zamanlarını herkes bilir.
İşte enerjideki dışa bağımlılığı azaltmak hem ekonomi hem stratejik olarak çok önemli. Bunun tek yolu ise atom enerjisine sahip olmaktan geçiyor.

Online Kuran-ı Kerim

Bu sayfadan kuranı online dinlyebilir, okuyabilir, melainden anlayarak takip edebilirsiniz.

Cemaat liderleri ve diktatörlük!

Cemaat Diktatörlerinin Psikanalizi / Hamdi TAYFUR

Bu iki ifade bir arada kullanılabilir mi?

Atasoy Müftüoğlu “manevi diktatörler” diyerek ifadeyi çok daha fazla genelleştiriyor; küçük cemaat gruplarından çıkartıp topluma şamil kılıyor.

Manevi baskılarıyla pek çoklarının akıllarına prangalar vuran ve kalplere kurdukları tahtlarda küstahça oturmaktan iflah olmaz derecede zevk alan bu diktatörlerin, kapalı cemaat topluluklarında küçük iktidarlara oynayan cinslerini “cemaat diktatörleri” olarak isimlendirmek çok da yanlış olmasa gerek…

Oysa liderliğin doğru örneği Muhammed Peygamberi, Allah Kur’an’da anlatırken onun davete muhatap insanlar üzerinde bir “Musaytır” (88/22), yani bir baskıcı, diktatör veya elindeki satırı sallayarak insanlara zorla daveti veya kendi isteklerini kabul ettiren bir zorba olmadığını/olmaması gerektiğini söylemektedir.

İşte bu yazıda -önce grup ve cemaatlerin ortaya çıkma sebeplerini kısaca ortaya koyduktan sonra- kapalı grup ve cemaatlerde boy veren bu tip liderlerin psikolojik alt yapılarını birazcık deşmeye ve cemaat bireylerinin zihin yapılarında ve nefislerinde oluşturdukları inanılmaz ifsadı irdelemeye çalışacağız. Bu yazının devamında -bir sonraki sayıda- cemaat ve kapalı grupların genel niteliklerini yapısal özellikler olarak tespit edip, bunların bireylerin zihinsel ve manevi dünyalarında oluşturduğu menfi tesirleri tahlil edeceğiz.

Kendileri de aslında geniş katılımlı birer grup olan toplumların içindeki cemaatler ve grupların varlığı, çok eski tarihlere uzanan sosyolojik bir vakıadır. Sosyoloji; toplumu, toplumların oluşumu ve değişimini inceleyen ve nesnel yasalarını saptamaya çalışan bir bilim dalıdır. Genel anlamda toplumların oluşumu, değişimi ve bu değişimde esas olan prensiplerle, toplumların yapısının ürettiği problemlerin insan aklı üzerindeki etkileri önemli bir husustur.

Sohbet - Sohbet Etmek - Muhabbet

Asya Dernegi - Mustafa İslamoğlu

İnsanlar artkk birbirlerini anlamaz hale geldiler. Hep görmek istiyor, hep hareket istiyor. Şu anda internet ve chat yaygınlaştı.

İnsan sohbet sırasında sadece sesi algılamaz, ses tonları, tebessümler, jest ve mimikler, yüzler, gözler, gonüller konuşur. Frekanslar uyum sağlarsa bambaşka bir ortam olur.

Gürültüye alıştık, sessizligi unuttuk.

Sohbet yureğin kulaktan daha fazla duyduğu bir ortamdır.

Seslerin rengi vardir. Sesleri tonlarindan taniriz. Sohbet ayni zamanda boyadir. Sohbet seslerin boyası.

Arapçada aynı şeyi paylaşmak demektir. Aynı seye üzülerek veya gülerek bir paylaşma ortamı oluşmaktadir.

Birbirimizi iyiye ya da kötüye boyuyoruz.

Kürt Meselesi Ve İslam

KÜRT MESELESİ VE İSLAM

Yıllardır üzerine fikir yürütülen bir mesele olarak yazılan, söylenen şeylerin sayısı o kadar artmıştır ki bu fikirler meseleyi çözmekten çok işin içinden çıkılamaz, karışık hale getirmiş izlenimi uyandırmaktadır. Meselenin temel dinamiklerinin kısa açık ifadelerle tespiti durumun anlaşılmasını ve nihai çözüm fikirlerine ulaşılmasını kolaylaştıracaktır.

1. Tespit : Sorun var mı?

Bir yanda onlarca yıldır şehit olan yüzlerce gencecik insan, geride yetim kalan gözleri yaşlı çocuklar, dul eşler, bağrı yanık analar; öbür yanda, yoksulluk ve şiddetin içinde çaresiz ve umutsuzca ömürleri tükenen insanlar…

Bir yanda batı karşısında geri kalmış İslam aleminin lider olma potansiyeline sahip Türkiye’yi dünyanın sayılı ekonomik güçleri, müreffeh toplumları arasına sokabilecek yüzlerce milyar dolarlık ekonomik kayıplar, diğer yanda yalnız ekonomisiyle değil yaşayış biçimiyle de İslam’ı dünyaya örnek olarak tanıtacak bir toplumun her gün şiddet, anarşi, saldırı, baskın, gösteri, ölüm haberleriyle tahammül sınırlarının tükenmesi ve hayata bakışının karamsarlaşması…

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali ortada sorun olduğu aşikar. Toplumun maddi, manevi imkanlarını kurutan, kangren olma noktasına gelen, gelişmeye ayak bağı olan bu sorunun daha fazla zaman kaybetmeden çözülmesi gerektiği ortadadır.

2. Tespit : Hastalığın sebeplerinin teşhisi.

Yapılan konuşma ve uygulamalara bakılarak terör yapanların nihai hedefi milliyet esasına dayanan özerk veya bağımsız bir devlet kurulması olduğu görülür.

Reklam

İçeriği paylaş