kuran

warning: Creating default object from empty value in /home/islamisi/public_html/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

Sünnet ve hadisi Kur’an’la yarıştırmaktan özel bir haz duymak

Hadis ideolojisi mensupları, Sünnet ve hadisi
Kur’an’la yarıştırmaktan özel bir haz duyarlar.
Şu soruyu hep sormuşumdur: Okuyan insanı
hayrete düşüren ve Kur’an hakkında şaibe
uyandıran rivayetler nasıl sahih addedildi,
nasıl en muteber hadis kitaplarına girebildi?
Hadis araştırmalarım ilerlediğinde, buna
kendi içimde şu cevabı verdim: Bu hadis ideolojisi
mensuplarının klasik numaralarından
biri. Onlar hadisi vahiy ilan ederek Kur’an’ın
ortağı yapmak istiyorlar. Bunun için hiçbir
fedakârlıktan (!) çekinmiyorlar. Fakat “Hadis
neden korunmadı, neden hadise şaibe karıştı?”
sorularına cevap veremiyorlar. Kur’an’a şaibe
bulaştıran bu rivayetleri nakletmekle, zımnen,
“Bakın hadis için söyledikleriniz
Kur’an için de geçerli,
onun için ağzınızı açmayın”
demeye getiriyorlar. Belli ki
bununla Kur’an’ı zayıflatmayı
değil, hadisi güçlendirmeyi
hedefliyorlar. Fakat yaptıkları
iş tam tersi bir sonuç
veriyor. Ehl-i hadisten Yahya b. Ebi
Kesir’in şu sözüne bakar
mısınız: “Sünnet Kur’an’ın
yargıcıdır, fakat Kur’an
sünnetin yargıcı değildir (es-sunnetu kâdıyetun ‘ale’l-
Kur’an ve leyse’l-Kur’an bi
kâdın ‘ale’s-sunne) (Darimi,
Muk., 49) İktidar adına muhalif alimlere ölüm
fetvası vermesiyle ünlü Evzai bunu nakleder.
Bu ne cür’et! Bunu söylemenin cüretkarlık olduğunu,
Ahmed b. Hanbel de fark etmiş olmalıdır
ki, şöyle söyler: “Ben bunu söylemeye
cesaret edemem, fakat sünnet kitabı tefsir eder
derim” (İbn Abdilberr, Cami, II, 1194) Evzai
bu sınarda da durmaz, bu cüretkar söze bir cüretkar
söz de kendisi ekler: “Sünnetin Kur’an’a
ihtiyacından daha çok Kur’an’ın sünnete ihtiyacı
vardır.” (Age, II, 1193-94) Esasen bu
söz Mekhul’ün sözüdür ve muhtemelen Hz.
Ali’nin İbn Abbas’ı Haricilere gönderirken söylediği
bağlama benzer bir bağlamda kullanılmıştır.
Kendi bağlamı içinde anlamlı olabilir.
Evzai bu sözü Mekhul’e atıf yapmadan kullandığı
için, kendisine mal edilmiştir.

Kuran Halkalari

Kuran Halkalari
Kuran Halkalari Toplantisi Uludagda yapildi. Toplantiya yurt ici ve dışından cok sayida katılımcı vardı. Kuran Hallkalari genel ilkeleri ve hedefleri hakkkinda bilgi verildi. Tum Turkiye il ve ilce bazli bir yapilanma ve uyelik sistemi uzerine kurulmus web sitesi tanitildi.Her il, ilce, mahallede bir Kuran Halkalari olusturma hedefleri bulunmakta.
Model olarak Peygamberimizin Darul Erkam Kuran Halkalari model alinmis.
Her halkanin bir sorumlusu bulunmakta. Bir halkaya dahil olmak isteyen veya bir Kuran Halkalari kurmak isteyenler www.kuranhalkalari.org sitesinden basvurbilirler.

Gençlik ve Kur'an

“Kalk ve uyar!”

Son Nebi’ye gelen bu ilahi emrin açılımı şudur: Kalk ve kaldır. Aktif ol ve aktifleştir. Harekete geç ve harekete geçir.
Bu emir, dünyanın en iddiasız insanını, dünyanın en iddialı insanı yaptı. Bu emrin muhatabı eliyle başlayan hareket, yeryüzünün gördüğü en kapsamlı iman hamlesi oldu. Bu hamlenin rehberi, bu emri aldıktan sonra, bir daha hiç pasif olmadı.
İyiler yatarsa, iyilik de yatar. İyiliğin yatıp kötülüğün kalktığı bir dünyanın iyi olmasını beklemek nafiledir. Böyle bir dünya iyilere zindan, kötülere saraydır. Dünyanın bu hale gelmesine seyirci kalmak, insana verilen “hilafet” görevine ihanet etmektir.

Aktif iyi Pasif iyi ve Kuran - Mustafa İslamoğlu

PASİF İYİ İLE AKTİF İYİ KUR’AN’DA NEYE TEKABÜL EDER?

Pasif iyiler, kendine iyi olanlardır. Aktif iyiler hem kendilerine hem başkalarına iyi olanlardır. Pasif iyilerin iyilikleri kendilerine dönüktür. Aktif iyilerin iyilikleri, hem kendilerine hem de başkalarına dönüktür.
Kur’an’da iki kavram yer alır: “Hasenat” ve “salih amel”. Yani hasenât ve sâlihât. Bu ikisi arasında muazzam fark vardır. Nedir hasenat ile salihat arasındaki o fark?
Hasenât, “iyilikler” demektir. Hasenât’ın tekili hasene’dir. Hasen, “güzel ve iyi olmak” manasına gelir. Onun da türetildiği husn, “güzellik, hoşluk, iyilik” demektir. Kur’an’da geçen husnâ, “güzel ve iyi son” demektir. Hasenât’ın zıttı seyyiât’tır. Seyyiât “kötülükler” demektir.
Sâlihât, “sâlih ameller”, “ıslah edici iyilikler” demektir. Kur’anî bir kavramdır ve Kur’an’da tek başına sâlihât olarak da geçer. Sâlihât’ın türetildiği sulh kökü, “birden fazla taraf arasında barışı sağlamak” anlamına gelir. Yani, üçüncü şahıslara yönelik bir iyiliği ifade eder. Islâh, “düzeltmek, iyileştirmek” demektir. Bu da üçüncü şahısları ilgilendiren bir durumdur. Sâlih amel (el-‘amelu’s-sâlihât) Kur’an’da 6 kez tek başına, 56 kez ise iman ile birlikte gelir.
Hasenât ile sâlihât arasındaki fark açıktır: İlki sonuçları kişinin kendisine dönük olan iyilik, ikincisi sonuçları başkalarına dönük olan iyiliktir.
Hasenat, insanın sırf kendisi için yaptığı iyiliklerdir. Bu iyiliklerden bir başkası yararlanmaz. Sadece kişinin kendisi yararlanır. Mesela namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi ibadetler hasenattır. Bakara 277. ayette Rablerinden ödül alacakları müjdelenen kimselerin 4 özelliği sayılır:
1. İman.
2. Sâlihât.
3. Namaz.
4. Zekât.
Eğer “namaz” ve “zekât” salihât’tan addedilseydi, ayrıca zikredilmezlerdi.
Buna şöyle itiraz edilebilir:

n/a

Şeytanın Sistemi

Kuran ahlakından uzak olan insanlar hayatlarını cahiliye toplumunun kurallarına göre yaşarlar. Bu yaşam tarzına öylesine kapılırlar ki, içinde bulundukları şeytani sistemin verdiği zararın farkına bile varamazlar.
Bu tür insanlar çocukluklarından itibaren kendilerine empoze edilen ortak bir karaktere bürünürler. Olaylara bakış açıları, verdikleri tepkiler, konuşma tarzları, espiri anlayışları hemen hemen birbirinin aynıdır. Toplumda kabul gören fikirlere, siyasi görüşlere ya da akımlara, sırf kabul edilebilmek adına kolaylıkla kapılıp, aslında ne olduğunu bilmediği fikirleri savunur hale gelirler. Çoğunluğa uyma psikolojisiyle hareket eden bu insanlar farkında olmadan şeytanın tuzağına düşerler. Çoğunluğun kabul ettiği herşeyin doğru olduğuna inanarak, düşünmeye ve akletmeye gerek duymazlar ve kolaylıkla istenilen yere çekilebilir hale gelirler. Böylece şeytan amacına ulaşır ve sistemi çok daha rahat işler. Allah Kuran'da çoğunluğa uyanlarla ilgili olarak şöyle bildirmiştir: '' Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.'' (En'am Suresi, 116)

Şeytanın Varlığının Fakında mısınız?

İblisin Cennetten Kovulması:
Allah, ilk insanı topraktan yarattı ve meleklere, O’na secde etmelerini emretti. İblis hariç melekler, Âdem’ e secde etti. İblis ise büyüklendi. Allah Dedi ki: "Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?" (Hicr Suresi, 32)

İblis Dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim." (Hicr Suresi, 33)

Allah’a karşı gelen iblis böylece cennetten kovuldu ve lanetlendi. Bunun üzerine iblis Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım." "Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna." (Hicr Suresi, 39-40)

Böylece şeytan yeryüzündeki görevine başladı ve insanları Allah’ın yolundan saptırmak için elinden geleni yaptı. Çabaları kıyamet gününe kadar devam edecek olan iblis, yani şeytan, bugüne kadar yanına pek çok yandaş topladı, halen de toplamaya devam ediyor.
Peki, bizler onun yandaşları arasında mıyız? Şeytanın sinsi yöntemlerinin farkına varabiliyor muyuz?

Şeytanın Sinsi Yöntemleri:

Şeytan, inananları Allah yolundan saptırmak için sinsi planlar ve tuzaklar kurarak nefislerinin hoşlarına giden şeyleri kullanır ve onları günaha sürüklemeye çalışır. Günah ve kötülükleri zararsız ve meşru göstererek onları aldatmayı amaçlar. İman edenlerin dosdoğru yoluna kurulup onlara sağ ve sol yanlarından, önlerinden ve arkalarından sokulur. Allah’ın adını kullanarak insanın temelde iyi bir şey yaptığını düşündüren bir sistem kurar.

Kuran'da insanlar, şeytanın Allah'ın adını kullanarak aldatmasına karşı şöyle uyarılırlar:

Seçimimizi Bir An Önce Yapalım

Zamanın hızla ilerlediğini farkedebilmek için şöyle geriye dönüp bakalım. Uzun yıllar geçmesine rağmen herşey sanki dün yaşanmış gibi gelir insana. Çocukluk yılları, okul heyecanı, evlilik ya da hayatımızın dönüm noktası olan diğer olaylar.. Hepsinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen herşey yeni gibidir hafızamızda..

‘Nasıl geçti bunca yıl anlamadım’ dediğimiz olmuştur mutlaka. Peki bu kadar çabuk geçen bir ömrü nasıl değerlendiriyoruz? Allah’ın rızasını gözeterek mi, nefsimizi doyurmaya çalışarak mı?

Hayatın sadece bu dünyayla sınırlı olduğunu düşünen insan ‘anı yaşayıp’ hayatın tadını sonuna kadar çıkarmak ister. Amaç sadece kendini mutlu etmektir. Allah’ın rızası ya da yasakları nefsinin kölesi olmuş bir insan için önemli değildir. Kuran’da ‘..nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir..’ (Yusuf Suresi-53) buyrulmaktadır. Nefis insanı Allah’tan uzaklaştıran, dünyevi zevklerle oyalayan, ancak bir türlü insanı tatmin etmeyen, hep daha fazlasını isteyen, insana acı veren bir virüs gibidir. Bu virüs insanı ömür boyu bırakmaz. Her an onu yeni hastalıklara ve huzursuzluklara sürükler. Bu hastalığın ilacı ise vicdandır. Sadece vicdan sahibi bir insan nefsinin kışkırtmalarına karşı Allah'a sığınarak kendini korur. Hem bu dünyada hem ahirette huzuru ve mutluluğu yaşayacak olanlar vicdanına uyanlardır. Hayatı boyunca nefsini doyurup Allah'ı unutanlar ise sonu gelmeyen bir azaba sürüklenirler. İki dünyaları da ızdırapla geçer.
Bu noktada hayatın bizler için ne ifade ettiğini düşünmelim.

Dünya boş bir amaç için mi yaratıldı? Biz neden varız ve nereye gidiyoruz? Hayat ve ölüm nedir? Zaman bu kadar çabuk geçiyorsa yaşadığımız anın anlamı ne? Allah’ın varlığına gereği gibi iman ediyor muyuz? O’nun emirlerine uyuyor muyuz? Bu soruları kendimize soralım ve cevaplarını vicdanımızda sorgulayalım. Şeytanın varlığını unutmadan, bizi Allah’ın yolundan saptırmasına izin vermeden…

n/a

Gerçek İnanç

Allah’a inanmak O’na kul olmayı yani ibadet etmeyi gerektirir.
Bir anne düşünün. Bebeğini kucağına aldığı ilk andan itibaren annelik görevi başlar. İyi bir anne her zaman ve her koşulda bebeğini korur, onun bütün ihtiyaçlarını titizlikle karşılar ve annelik görevini asla ihmal etmez. Aynı şekilde bir doktor, mesleğinin gereği olarak hastasıyla ilgilenmek, sağlığına kavuşması için her türlü tedaviyi uygulamak zorundadır. Her ikisi de keyfi sebeplerle görevlerini yerine getirmedikleri taktirde ne iyi bir doktordan ne de iyi bir anneden bahsedebiliriz.
Allah’a kul olmakta aynı şekilde bazı görevleri yerine getirmeyi gerektirir. Sadece ‘anneyim’ demekle anne olunmadığı gibi ‘Allah’a inanıyorum’ demekle de iyi bir kul olunmayacağı çok açık bir gerçektir.
Allah’ın, Kuran’ı Kerim’de bizlere bildirdiği emir ve yasakları bilmek ve bunları titizlikle uygulamak inancın gerekleridir. Bu gerekleri yerine getirmek yerine, kendi istek ve arzuları doğrultusunda hayat süren bir insan, Allah’a kul olmak yerine nefsine köle olmuş demektir. İnsan, içini rahatlatmak için ibadetlerini bir robot gibi ruhsuz ve mekanik bir şekilde değil, samimiyetle ve aşkla yapması gerekir. Samimiyetin olmadığı ibadetler fayda sağlamayabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Allah’ı gerçekten sevmek, O’na iman etmek ve O’nun için yaşamak sadece nefsinin esiri olmayan, yaşamını, ölümünü Allah’a adayan mümin kulların yapabileceği şeylerdir. Anne olmaktan, başarılı bir doktor olmaktan çok daha önemli bir vasıftır Allah’a kul olabilmek… De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (En'am Suresi, 162)
Sınav için yaratıldığını unutmadan, dünyanın süsüne, rengine kapılmadan ahireti için çalışmak, tamamiyle Allah’a yönelmektir gerçek anlamda inançlı olmak…
"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun Suresi, 115)

Altuğ Öztürk

Reklam

İçeriği paylaş